Yazmaya Otururken Geçen Yıl 🎊

Geçen yıldan yazıya ilişenler
Yazmaya Otururken Geçen Yıl 🎊

Yılı kapattığımız bugünlerde ben de şöyle bir dönüp geçen yıla bakmak ve aklımda müzikli ne kaldıysa buraya iliştirmek istedim.

2022, Hollanda’da bıktıran kapanmaların ve yılın başında gerçekleştirdiğim herkesin Covid olduğu eksik bir İstanbul ziyaretinin ertesinde, davetsiz misafir Covid’in bir bar masasında beni de bulmasıyla başladı. Ezcümle, 2022 hem İstanbul’da hem Hollanda’da hem de benim kendi bedenimde kaçırdığım konser ve etkinliklerle geldi. Kaçırdıklarım bir kenara, aklımda kalanlara, Aposto’ya taşıyamadıklarıma dönelim. 

“Eeee bu işler böyle!”

İlk aklıma gelen 2022’nin Mart ayında koşarak gidip kederden sarhoş ayrıldığım, benden okumaya çok alıştığınız konser mekânı Eindhoven Muziekgebouw’da gerçekleşen Moğollar ve Altın Gün konseri… Kederimin ilk nedeni kimsenin yadırgamadığı, müzik endüstrisinin böyle işlediğinin altını rahatlıkla çizebildiği ve olması gerekenin de bu olduğunu söylemekten çekinmediği bir hâl. Moğollor, Altın Gün’ün alt grubu…

Çok duygusal bir yerden, bu işlere yeni yeni bulaşmaya çalışan biri olarak bu işler böyle olmak zorunda değil, diyorum ben de. Dinleyici; dinleme kültürü ve alışkanlıkları bakımından yönlendirilebilir, değiştirilebilir. Hollandalı senin kadar bilmiyor, sana soruyor, getirdiğin işe sen ne dersen inanıp ona göre ajanda yapıyor; neyi kim dinler, kimin değeri nedir… Fazla naif bulanınız olacaktır, ama değişim çeperlerde de mümkündür. Buna inanan bir yerden bu tür şeyleri anlamamayı tercih ediyorum.

Senelerin “Moğollar’ı” Eindhoven’da, göçmen profilin handikapları düşünülmüş bile olsa, Altın Gün popülarizmiyle yan yana gelmeseydi keşke. Neyse, bu kederin yanına en son lise ve üniversite yıllarımın festivallerinden kim bilir hangisinde dinlediğim, canlısına hasret kaldığım Moğollar’a burada kavuşmuş olmakla avundum elbette. Kederin diğer yanı, Altın Gün’ün performansı, özensizliği ve Moğollar’ın kendilerine sahneden çaktığı selama verdikleri tutuk karşılık…

Dünyasını sesle kuranların salondan çıktığı, dinleyicinin “göçmen ya” göbek atsın yeter, diye bir performansa fit edildiği, maalesef dinleyiciyle iletişimin de pek az olduğu bir performans. Yeniden üretimleri seven ben, Altın Gün’e ölüp biten güruha rağmen bu performans akşamından tatsız ayrıldım. Belki bir iki konserlerini daha görmek gerekir... Moğollar -hikâyelerini ve müzikal kısmını söylemiyorum bile- muazzam dinleyici iletişimi ve özlediğimiz şarkılarıyla bizlere çok güzel dakikalar yaşattı. Biraz da o farkı görünce, birkaç ışık mı sahnedekini şova dönüştürdü o akşam diye düşünmeden edemedim. Neyse! “Onlar Moğollar!” diyerek kendime başka, size başka şey hatırlatmak istiyorum.

Murat Meriç geçtiğimiz günlerde bir yazı yazmıştı. Yaşananların ardından öfkesinin sesini kısıp başına oturulmuş bu yazı, okurda da hem öfke hem hayranlık hem de gurur gibi duyguları harekete geçiriyor. “Biz Moğollar’ız!” demiş ya Cahit Berkay… Orada neler olup bittiğini buraya tıklayarak bir okuyun, biraz düşünelim, hatırlayalım isterim. 

Ve artık dünyanın neresinde olursak olalım “Eee bu işler böyle!” demeyi bırakalım…

Prognosis ’22! 

Nisan ayında gerçekleşen Prognosis ’22 tam anlamıyla savaşın ve Covid’in gölgesinde kaldı. Biz dinleyicisine açtığı fiziksel ve sessel mekânla soluk olurken müzisyenlerin de türlü ruh hâllerini paylaşıp içlerinde barınamayan enerjiyi akıttıkları bir performanslar dizisi oldu. Öyle ki, Focus ile 50. yıllarını kutladık; grubunun (Haken) Covid tedirginliği ile yalnız bıraktığı Ross Jennings’in inanılmaz samimi tek kişilik performansına ortak olduk ve kendisinin ikinci grubu Novena’yı keşfettik. Öte yandan Leprous’un billur sesli vokali Einar Solberg'in sevgilisinin ailesini savaş bölgesinden kurtarmak için saatlerce direksiyon sallamış yorgunluğuna, öfkesine ve o rahatlama hissine ortak olduk. Anlayacağınız, 2022 Prognosis Fest birçok açıdan özeldi… 2023 ajandalarını da daha festival bitmeden bir de İngiltere ayağı koyacaklarının müjdesiyle açıkladılar ki daha ne olsun! İmkânı olan aman kaçırmasın, cayır cayır gruplar var listede yine! Buraya tıklayarak program(lar)ı görebilirsiniz. 

Yaza doğru, Mayıs ayı gibi ben Fonema’yı kurup amatör ve profesyonel dünyada neler olduğunu anlamak için şehirde fırsat buldukça dolandım durdum. Bir yandan başka yeni bir oluşumda gönüllülük, bir yandan göçmen ve  yerli ekipler ne yapıyor diye bakınmalar… 

Bir anı: Amerika’dan Eindhoven’a kadar gelen blues-funk grubun konserinde, yanımda tatlı eşim Barış, şehrin tanımadığım yüzleriyle tanıştık. Telefon numarası al ver yapmalı, kapı önü sohbetli, grup elemanları ile bakışmalı bar sohbetlerinde alkolün yeni tanışlara verdiği yetkiyle biz expatların, ekonomik ve emlak piyasası gibi durumlarla, lokallerce nasıl da sevilmediğini (nefret kelimesini işitmek hoş olmadı) bir de dolaylı yoldan öğrendik. Eh tanıdık gelmiştir, hayatın her anı ve alanında denk geldiğimiz yabancının yabancı kalmasını istediğimiz asıl “yabancılık”… 

O dolaylarda ya da ertesinde şehre Alan Parsons Project gelecek; ben de bilet bulamamışım diye kelimenin tam anlamıyla ağlarken, sağlık sebepleriyle konserin ertelenmek zorunda kalışı karmakarışık duygular ekti içime... Araya bir Fazıl Say konseri sıkıştırıp Amsterdam’ın meşhur konser salonu, Het Concertgebouw’a aşık olup Türkiye’ye doğru yola çıkmak; orada özlenen barlarla, müzikli mesaisi olan arkadaşlarla buluşmak, Barış Dai’nin konseri dolayısıyla eski ‘scene’le buluşmak ve birkaç hafta sonra Eindhoven’a dönüş… O sırada Fonema için planlar, tasarılar, ufak tefek eğitimler ve yaz boyu Alan Parsons Project ile gelgitli bir ilişki.

Eylül ayı Aposto sayılarımıza yansıdığı gibi geçti. Boban Marković, Sertap Erener ile Merhaba Eindhoven ve tanışmalar… O sayıları da belki yeniden buradan okumak istersiniz.

Komşu beldenin sundukları

Ekim ayında Vola ve Voyager konseri… Eindhovenlı biri olarak buranın konser ajandasını fena bulmasam da yarım saat mesafede Tilburg’un inanılmaz bir konser ajandası olduğunu söylemeliyim. Lokal barlarına ya da ‘scene’ine dalmak tipik lokal muhafazakârlığı ile kolay olmayan şehirde, uluslararası isimler dinleyicisine şöyle bir selam çakıp geçiyor. Vola konseri de bunlardan bir tanesiydi. Vola ile ilişkimiz enteresan bir yerden geçmiş. -miş diyorum çünkü ben de yeni ayıyorum duruma :) Birkaç yıl evvel Belçika’da Agent Fresco’yu da keşfettiğim Katatonia konserinde alt gruplardan biriymiş. Bahsettiğim konserde dinlediğimi bir sebepten hatırlamadığım bu grubu yıl içinde hem evde hem de arkadaş tavsiyeleriyle yeniden dinlemeye başlayınca 'ilk kez duymuş ve hastası olmuş hâlde' konserde yerimi aldım :) Tilburg konseri tek kelimeyle harikaydı. Sesinden, sahnesine, ışıklarına… Bu konserle artık tam bir Vola dinleyicisiyim! Neyse, Vola performansını beklerken başka bir karşılaşma da elbette yaşandı. Voyager… Avustralyalı grup son dönemin prog kültürüne kendi üslubunu katıyor. Poptan elektroniğe, disco öğelerden djent bezemelere, çok dilli, lezzetli vokal armonileriyle ördükleri bir üslup… Kalabalık kadrolarına rağmen dinamik sahne performanslarıyla da bu kültüre yine çok şey kattıklarını, katacaklarını düşünüyorum.

Yılı kapatırken Fonema’ya ağırlık vermek ve olası projeler üzerine düşünmek, okumalar yapmak… Burada da dile getireyim de hiçbir işi ertelemeye yüzüm olmasın. Zira müzik endüstrisi, grup ve mekân görüşmeleri, işin mutfağı gibi kısımlarda öğrenmek istediğim tonla şey var. Şimdiye kadarki gözlemim: bulunduğumuz memleketler sanatsal üretimlerin yolunu tıkadıkça sınırlar iyice yumuşasın istiyoruz. Öte yandan bu ekonomik iklimde, göçmenin yeniden bir kriz konusu edildiği günlerde bakış açıları ve yaklaşımlar da aynı hızda değişiyor. Mesele bir söylemi, sanatsal ürünü ya da belki bazı oluşumlar açısından ‘anı’ paylaşmanın gerisinde kalıyor. Pazarlanan ürünler ve isimler bir tekrar butonunda, bir zümrenin popülerleşmesi gerçekleşirken diğer tarafta başka yollar arayan müzik insanları aynı potaya iliştirilmeye çalışılıyor sanki… Bunlar olumlu olumsuz, işin kuralı gibi yerlerden yargılar içerebilir elbette, benimki yalnızca hissedip gözlediğim ve gittikçe koyulduğunu düşündüğüm şeyler.

Peki ya kavramlar? 

QR sistemleri ve HES kodlarını neyse ki ilk çeyreğinde son kez kullandığımız 2022, benim açımdan kavramsal olarak da durakları olan bir yıldı. 

Öncelikle, artık sesli olarak da dile getirebilecek kadar kendimi anladığım, kabul ettiğim mesele “bağlam”ın kendisi oldu. Bilginin önemine ve gücüne elbette saygıyla; bilginin çoğunluk iktidar alanı olarak kullanıldığı, bir çeşit “bilmeler” dünyasında yarışır gibi yaşanırken ben bunun aksine bir kabuldeyim. Bilginin hap olanıyla yolum epeydir ayrı ve bunu sahiplenebilmek 2022'nin hediyesi niteliğinde diyebilirim. Dünyayı, müziği, edebiyatı, izlediğim, okuduğum, dinlediğim şeyleri “bağlamsal” olarak sindirip algıladığım ve bir yanıyla da duygusal bir sosyallikle yaklaşmamın altını çizebilmek… Herkesin hap bilgi yarışından kendini gönül rahatlığıyla sıyırabilmek... 

Öğrenme biçimi ve algısı farklı çalışan herkesin muhakkak bir kendine göreliği vardır. Ben kendi adıma benimkinin bu olduğunu artık söylemekten çekinmiyorum. Bilmem kaç senesindeki bir konser kaydını ya da albümü, şarkıyı hatırlayamam belki ama onun yarattığı etkiyi, anlam dünyasını, örtüşmeleri ve zıtlıkları, niyetleri, o üretime dair yorumları, belki yazıları, oradan çıkmış başka üretimler ve soruları, satır araları bende daha fazla yer ediyor. Belki de bundandır “disiplinlerarasılık” diye tutturmalarım… 

Diğer yandan bu yıl duygular tarihi, duygular sosyolojisi ve müzik ile bedeni aynı yerde düşünmekle geçti. Sesin ve sözün, hatta bazen sessiz sözün biriktirdiği hafıza üzerine daha çok düşündüğüm bir yıl oldu. Naçizane bir tavsiye ile belki giriş anlamında Barbara H. Rosenwein, Riccardo Cristiani’nin “Duygular Tarihi Nedir?” kitabını dillendirebilirim burada. Her disiplinden araştırmacının duygular üzerine nasıl yollar izlediğini, farklı bakış açılarını giriş niteliğinde toplayan kitap, müzik üzerine de birçok düşünme kapısı araladı bana. Bu yüzden belki müzik-psikolojisi / psiko-müzikoloji gibi alanların konusu olan ya da olacak, “Nasıl Dinliyoruz? Neden Dinliyoruz? Nasıl ve Ne İçin Seçiyoruz?” soruları masamın üzerinde bana bakıyor.  

Son olarak

Müziğin, seslerin an ile ilişkisinden başka, bir de sessizlik meselesi var. Dışsal ve içsel bir sürü sesle başa çıkmaya çalıştığımız, farkına varmadan bu seslerle yorulduğumuz bir dünyada sessizliğin sinir sistemimiz için ne kadar yararlı olduğu çokça konuşuluyor. Seslerin çoğunun zihin ve sinir sistemleri için tehdit unsuru gibi çalışabileceği, dolayısıyla kendi sesimiz de dahil kendimizi içine dahil ettiğimiz tüm seslerden arındığımız bir sessizlikle günde 10-15 dakikanın bizleri daha sağlıklı yapacağı, mindfulness eğitimlerinin en önemli söylemlerinden biri. Düşüncelerin sessizliği ise, akışına müdahale etmemekle mümkün. Müdahale etmemek, yargılamamak bir sessizlik ve dinginlik sunuyor… Aslında bir iletişim sunuyor. Önce kendinle sonra dışarıyla ve dışarıdan gelen her neyse onunla… 

Peki kaç türlü sessizlik mümkün? Ya da en başta sessizlik nedir? Her şeyin kapama tuşuna bastığımızda dahi bizi bir ortam sesi, belki de gürültü çevreliyorken ortaklığını kuracağımız sessizliğin huyu, dili nedir? Sessizlik kelimesi acaba yeniden mi düşünülmeli? “Ses” kavramı üzerine kurulu müziğin de sessizi mümkün kılınmaya çalışılırken… 

Eh, 2022’yi ben bu sorularla kapatıyorum. Buraları merak edip öğrenmeye bakacağım. 

2023’ten temennim de sessizlikle daha çoğumuz bağ kursun, korkmayalım kendisinden. Ve kendi adıma tabii daha çok üretimle ve üretenle yakın temas diliyorum 🙏 … 

Hepimize, dünyada ne olursa olsun, olabilecek en iyi seneyi diliyorum…

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Müzikli MevzularMüzikli Mevzular

BÜLTEN SAYISI

YAZARLAR

Tuğçe Hakarar

Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular

Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!

İLGİLİ OKUMALAR