Yeni Zelanda’da bile işler yolunda değil

Yeni Zelanda'ya baktığımızda örnek alınabilecek bir sürü şey görebilsek de eşitlik anlamında hâlâ kat edilmesi gereken önemli mesafeler olduğu bir gerçek. Yasa önünde Avrupa kökenli Kiwi’ler ile Māori’ler eşit ancak toplumda önemli eşitsizlikler görüyoruz. Yükselen popülist sağ siyaset de bu durumun kötüleşebileceği endişesini yaratıyor.
Yeni Zelanda’da bile işler yolunda değil

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Yaklaşık bir yıldır Yeni Zelanda’dayım. Auckland Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Public Policy Institute’te davetli araştırmacı olarak iklim değişikliği ile demokrasi arasındaki ilişki üzerine araştırma yapıyorum. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, çok güzel bir ülke. İnanılmaz bir doğası var. Her yer yemyeşil, ormanlar yanı başınızda ve her birinde bakımlı ve muhteşem manzaralar sunan yürüyüş rotaları bulunuyor. Özellikle endemik kuş türlerinin tükenmemesi için büyük çaba sarf ediyorlar. Şehirlerde de adım başı park ve herkesin kullanımına açık sahiller var. İnsanlar son derece sıcakkanlı, sakin ve huzurlu. Geçen bir yılda sokakta kavga eden kimseyi görmedim. Duyduğunuz sesler genelde sohbet ve kahkaha. İnsanlar hayattan zevk alıyor. 

Henüz hiç trafik kazası da görmedim. Herkes kurallara uyarak araba kullanıyor, kimse kornaya basmıyor veya kaldırıma park etmiyor. İnsanların iyi niyetli, saygılı, dürüst olduğu, kurallara uyulan toplumların nasıl da güzel işlediğini ve bunun da vatandaşlara huzur ve mutluluk olarak geri döndüğünü gözlemlemek Türkiye’den gelen biri için hem şaşırtıcı hem umut verici.

Yeni Zelanda da dikensiz gül bahçesi değil

Ancak bu, burada da sorunlar olduğu gerçeğini görmezden gelmeyi gerektirmiyor. Örneğin, 2018 yılında kurulan ve raporunu geçen aylarda yayımlayan resmî bir komisyon, 1950-1999 yılları arasında binlerce çocuk, genç ve yaşlının devletin bakım evlerinde işkenceye varan kötü muameleye maruz kaldığını ortaya çıkardı. Ülkede büyük bir şok etkisi yaratan raporun ardından Başbakan Christopher Luxon, olması gerektiği gibi, Parlamento’da (burada kullanılan adıyla Beehive, yani Arı Kovanı) yaptığı bir konuşmada tüm mağdurlardan özür diledi ve benzer bir durumun tekrar yaşanmaması için aldıkları önlemleri açıkladı.

Bunun gibi büyük skandallar çok ender görülüyor. Haberlerde, genelde, çıkan bir yangın, Coldplay konseri nedeniyle havaalanında yaşanan yoğunluk veya değişen kira fiyatları oluyor (“artan” demiyorum çünkü düştüğüne dair de haber gördüm). Bununla birlikte, burası da dünyadaki genel gidişattan etkilenmeye başladı. Ortaya çıkan bir sağ popülist parti burada da toplumsal barışı sarsmaya çalışıyor. Hem de bunu çok klasik bir şekilde, toplumun kurucu belge ve ilkelerini tartışmaya açarak ve halkları gerçek-ötesi söylemlerle karşı karşıya getirmeye çalışarak yapıyor. Bu yüzden, Türkiye’ye göre dünyanın tam anlamıyla diğer ucunda olsa da burada yaşananlar aynı zamanda bizim hikâyemiz.

Yeni Zelanda’nın kısa kuruluş hikâyesi

Bugün Yeni Zelanda’yı oluşturan adalara ilk önce Māori halkı geliyor. Hawaiki denen Pasifik Okyanusu’ndaki efsanevi bir yerden Aotearoa’ya (ülkenin yerli dilindeki adı) yaklaşık 1000 yıl önce yelkenli gemilerle gelen Māori’ler, küçük kabileler şeklinde Kuzey ve Güney Adası’na yerleşiyor. Modern zamanlarda adayı ilk “keşfedense,” 1642 yılında, sömürülecek yeni topraklar arayan Hollandalı denizci Abel Tasman oluyor (evet, Tazmanya’nın adı da buradan geliyor). Ancak Yeni Zelanda’ya ilk çıkan ve ardından onu kendi topraklarına kattığını ilan eden 1769 yılında ünlü denizci James Cook ve İngilizler.

Bu noktada, İngilizlerin sömürmek amacıyla çıktıkları topraklarda genelde yaşanan katliam ve soykırımlardan farklı bir gelişme yaşanıyor. Māori kabilelerinin çoğu, gemilerle uzaklardan gelen bu yabancılara hayranlıkla karışık bir saygı geliştiriyor ve onları adalarına “buyur ediyor.” Bunun üzerine İngilizler ülkenin zenginliklerini savaşmadan ve hatta çoğunlukla Māori kabilelerinin işbirliği ile sömürmeye başlıyor. James Cook adalara çıktığında Māori nüfusu 100 bin. Bu sayı 19. yüzyılın sonunda bir ara yaklaşık 40 bine kadar düşüyor ancak bunun temel nedeni bağışık olmadıkları hastalıklar ve kendi aralarındaki savaşlar. Sonrasındaysa sayıları, “yabancı” hastalıklara bağışıklık kazanmaları ve yoğun doğurganlığa bağlı olarak artıyor. Bugün yaklaşık 1 milyon Māori var ve toplam nüfusun beşte birini oluşturuyorlar.

Kabileler ve İngiliz Kraliyeti arasında 1840 yılında, Waitangi Anlaşması imzalanıyor. Yeni Zelanda’da İngiliz hukukunu tesis ederken Māori’lerin haklarını da güvence altına alan bu anlaşma, modern ülkenin kuruluşu olarak kabul ediliyor ve bugün de Anayasa’nın bir parçası. Anlaşma’nın imzalandığı yıl, Yeni Zelanda’ya gelen bazı İngilizlerin buraya yerleşerek bir koloni kurmaya karar verdiği ve Māori’lerin de Fransızlara karşı Birleşik Krallık’tan yardım talep ettikleri bir zamana denk geliyor. Dolayısıyla, iki tarafın da bu anlaşmadan çıkarı var. Anlaşmayla birlikte Yeni Zelanda’ya bir İngiliz yönetici atanıyor. Bunun karşılığındaysa Māori’lerin topraklardan, ormanlardan ve diğer doğal kaynaklardan faydalanma hakkı ve İngilizlerle eşit oldukları resmî olarak tanınıyor.

Māori’lerin eşit vatandaşlık mücadelesi

Her ne kadar hukuk önünde eşitlikleri kabul edilse de Māori’lerin yaşamı Waitangi Anlaşması’ndan sonra iyiye gitmiyor. Bunda, özellikle topraklarını kaybetmeleri büyük rol oynuyor. Bazı Māori’ler kendi rızalarıyla topraklarını İngiliz yerleşimcilere satmış olsa da bazı topraklar da mahkemeler yoluyla veya zorla ele geçiriliyor. Yeni Zelanda hükûmetleri anlaşmayı uygulamıyor ve hatta 1877’de bir mahkeme “geçersiz” olduğuna bile kara veriyor. 1950’lerden itibarense işler tersine dönüyor ve Māori’ler anlaşmayı hem yönetime katılmak hem de kaybettikleri topraklarını geri almak için daha yoğun şekilde kullanmaya başlıyor. 1975’te kabul edilen Waitangi Anlaşması Kanunu’nu bir Waitangi Mahkemesi kuruyor ve anlaşma ihlallerine tazminat ödenmesini sağlıyor. Şimdiye kadar Māori kökenli vatandaşlara yaklaşık 1 milyar dolar tazminat ödemesi yapılmış durumda.

1960’lar ve 1970’lerdeki hükûmetlerin Māori’lerin taleplerine daha olumlu yaklaşmasıyla birlikte Waitangi Anlaşması hem toprak anlaşmazlıklarının çözümünde hem de yerli halkın devletle kurduğu ilişkide merkezî bir konuma yükseliyor. Jacinda Ardern liderliğindeki bir önceki İşçi Partisi hükümeti döneminde Māori’lerin yararlandığı bir sağlık sistemi geliştiriliyor ve Māori kültür ve dilinin yaşatılması için önemli girişimlerde bulunuluyor. Ayrıca yerel meclislerde Māori’lerin temsili için bir güvence sistemi bulunuyor. Bunu günlük yaşamda çok rahatlıkla görebiliyorsunuz. Kiwi’ler (Yeni Zelanda vatandaşları kendilerini bu şekilde adlandırıyor) ülkelerine “New Zealand” demektense daha çok Aotearoa demeyi tercih ediyor. Ülkedeki tüm tabelalarda (yol, sokak, üniversite, aklınıza ne gelirse) İngilizce ve Māorice birlikte kullanılıyor. Zaten büyük şehirler dışındaki her yerin yerli adı korunmuş durumda.

Gerçek hayatta eşitlik sözde kalıyor

Bununla birlikte, eşit vatandaşlığın gerçek hayata tam olarak yansıdığını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Buraya geldiğimde gözüme ilk çarpan Māori halkının hayatın içinde olduğu ama çoğunlukla hizmet sektöründe çalıştığı oldu. Café ve restoranlarda görüyorsunuz ama garson olarak. Üniversitelerde de görüyorsunuz ama temizlik görevlisi olarak. Belediyede de çalışıyorlar ama şoför olarak. Ve çoğu obez. Genci de yaşlısı da. (Biliyorsunuz, obezite çoğu zaman bir yoksulluk hastalığı olarak sınıflandırılıyor çünkü çalışan anne-babanın besin değeri yüksek sağlıklı yemek yapma fırsatı veya dışarıda yiyecek durumu olmadığı için genelde ailelerini işlenmiş “çöp gıdayla” ve besin değeri düşük ekmek ve makarna gibi karbonhidratla besliyor ve bu da küçüklükten başlayan bir obezite sorunu yaratıyor.)

Resmî rakamlar da Māori halkının ikinci sınıf vatandaş olduğunu doğruluyor. Örneğin, nüfusun sadece beşte birini oluştursalar da hapishanedekilerin yarısından fazlası Māori. Avrupa kökenli Kiwi’lerde işsizlik oranı %4,5 iken, Māori’lerde bu rakam %9. Önemli bir fark da ortalama yaşam beklentisinde göze çarpıyor. Māori erkek ve kadınları Māori olmayan erkek ve kadınlara göre 7 yıl daha az yaşıyor. Dolayısıyla, Waitangi Anlaşması’nı ve ondan türeyen “hukuk önünde eşitlik” vaatlerinin yaldızlı boyasını biraz kazıyınca altından kapkara bir ırkçılık çıkıyor.

Ateşi harlayan sağ popülizm ve çarpıtılan ilkeler

19 Kasım’da Yeni Zelanda tarihinin en büyük protestolarından biri gerçekleşti. Ülkenin en Kuzey ucundan başlayan ve 9 gün süren Hīkoi’nin (barışçıl gösteri) sonunda yaklaşık 1000 kilometre yürüyerek başkente varan Māori’ler ve destekçileri Parlamento’nun önünde toplandı. 

35 binden fazla kişinin katıldığı bu mitingin nedeni, hükûmet koalisyonunun küçük popülist üyesi Act Partisi’nin Waitangi Anlaşması’ndaki kuralların gözden geçirilmesini öneren, ancak tam olarak ne dediği de tam anlaşılamayan kanun teklifi. Partinin lideri David Seymour’a göre ülkenin kurucu anlaşmasında Māori halkına tanınan haklar birer “ayrıcalık” ve toplumu “bölmekte.” Yıllarca Māori halkını sömürmüş ve yoksul bırakmış bir Avrupa kökenli olarak kendi ırkçılığını kabul etmek yerine, anlaşmayı savunanları ırkçı olmakla suçluyor: 

İnsanlara gidip ‘Kökenin ne? Sen ne tür bir insansın?’ demeye önyargı ve ayrımcılık diyorduk. Şimdi bundan bir erdem gibi bahsediyoruz. Bence bu büyük bir yanlışlık.”

Koalisyonun diğer ortaklarının dahi desteklemediği bu kanun teklifi çok büyük olasılıkla kabul edilmeyecek. Ancak sağcı koalisyon içinde gizli bir iş bölümü olduğu da seziliyor. Zira teklif, göreve gelmesinden bu yana Ardern’in reformlarını birer birer iptal eden hükümet politikalarının bir nevi devamı niteliğinde ve Act Partisi’nin koalisyon üyeliği bu teklife rağmen asla sorgulanmıyor. Bu da hükümetin, uzun yıllardır yerli halklara tanınan haklar açısından dünya liderleri arasında sayılan bu güzel ülkenin kutuplaştırılması için planlı ve koordine bir çaba içerisinde olduğuna işaret ediyor. Sonuç olarak, okyanusun ortasında, herkesten uzak olsanız da küreselleşmiş bu dünyanın geri kalanındaki kötüye gidişten etkilenmeden kalamıyorsunuz. Anlayacağınız, Türkiye’ye olduğu gibi, buraya da yazık oluyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto GünsonuAposto Günsonu

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

📬 Dünyanın en gizemli milyarderi

Shein'in ABD pazarını bu kadar hızlı nasıl ele geçirdiği, yöneticilerinin kimler olduğu ve bu kadar çok ürünü bu kadar ucuza nasıl satabildiği sorularının üzerinde bir gizem perdesi var.

26 Kas 2024

Aposto Günsonu

YAZARLAR

Serkan Köybaşı

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Nart Özel

·

11 Tem 2026

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları