yıkılan kahraman miti ve Succession

Sinemada ve televizyonda karakter temsilleri perdede/ekranda izlenilen kahramanla özdeşlik kurma meselesi sebebiyle anlatının önemli bir parçasını oluşturur. Hikâyedeki karakterler, onların misyonları, yolculukları, amaçları, konumları, diğer karakterlerle ilişkileri ve hikâyede kapladıkları alan bize hem anlatının esas meselesi hakkında fikir verir hem de izlediğimiz dünyada filmin/dizinin karakterine nasıl bir rol biçtiğini gösterir. Bu elbette o karakterin ilk defa seslendiği senaryodan perdede izleyicilerle buluşmasına aracılık eden yönetmen bakışına kadar uzanan uzun bir yoldur. O yüzden hikâyenin seslendiği dönemden, bakış açısına kadar temsile etki eden faktörlerden bahsedebiliriz.
Sözgelimi Hollywood’un Altın Çağı’yla beraber daha da görünür hâle gelen “kahraman” erkek temsili seyircilere ve hâliyle seyircilerin içinde bulunduğu topluma beyaz cis-hetero erkek kahramanın “yenilmezliğini”, “kudretini”, “iyiliğini” anlatagelmiştir hep. Bu kavramları tırnak içinde kullanma sebebim ise tüm bu özelliklerin aslında bilinçli bir ideolojik sebeple kahramana verilmesi. Dünyanın merkezinde tüm gücü ve haklılığıyla duran, kurtarıcı rolünü sırtına geçirmiş, kendi sıfatları dışında kalan tüm karakterleri onun yancısı ya da yardımcısı olmaya itmiş bir temsilci. Bir nevi patriyarkanın temsilcisi. Böyle bir anlatıda erkek bakıştan başka bir bakış açısı görmemiz ve hatta karakteri boyutlandırabilmemiz mümkün değil.
Her şeyin siyah ya da beyaz olduğu ikilikten bahsediyoruz. Kahraman-düşman, iyi-kötü, güzel-çirkin… Halbuki dünyanın bu ikilikten ibaret olmadığını biliyoruz. Neyse ki uzun bir süredir anlatılarda ve yeniden biçimlenen kahraman imgesinde bunu hem detaylıca konuşmaya hem de değişen kahraman imgesini perdede ve ekranda izlemeye başladık uzunca bir süredir. Kuir ve feminist kuramla beraber zenginleşen anlatı yapısı seyircilere yıkılmaz erkeklik modelinden başka karakter yapıları olduğunu gösterdi. Bununla beraber kahraman mitlerine dair de yeni bakış açıları kazanıyor anlatılar. Kahraman erkeklik yıkıldıkça üç boyutlu karakterlerle ve hikâyenin aldığı yollarda ikilikten çıkarak katman kazanan filmlerle ve dizilerle karşılaşabiliyoruz.
Böyle uzun bir girizgâh yapmamın sebebi hem son dönemde sıkça konuştuğumuz ve tüm karakterlerini artık ezbere bildiğimiz bir diziden bahsetmek, hem de bu diziden yola çıkarak kahraman yapılarının nasıl değiştiğini incelemek. Bahsedeceğim dizi Succession. Adından da anlayabileceğimiz gibi halefiyet söz konusu bu dizide. Succession 2018’de yayınlanmaya başladığından beri hem senaryosuyla hem yönetmenliğiyle hem de popüler kültürde kapladığı yerle adından oldukça söz edilen bir dizi oldu. Bunun nedeninin tüm sezonların büyük bir titizlikle ele alınarak dizinin dönüm noktalarının ve aşacağı eşiklerin aylar öncesinden belirlenerek bir saat gibi işleyen senaryosu olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Karakterlerin konumlanışı bakımından zaman zaman William Shakespeare’in IV. Henry’sinden de referans alan senaryosu büyük bir medya devi olan Roy Ailesi’nin ve Waystar Royco imparatorluğunu kurmuş Logan Roy’un iktidar savaşına odaklanıyor. Tabii ki bu iktidar savaşında koltuğunu dört çocuğundan (Connor, Kendall, Shiv, Roman) hangisine bırakacağı Succession’ın ana aksını oluşturuyor.
İzleyicilerin takımlara bölündüğü dört isimden bahsediyoruz söz konu Roy Ailesi olunca. Aslında üç isimden de diyebiliriz çünkü Logan’ın en büyük oğlu Connor haleflerin dışında kalıyor biraz; ki bu da aslında yıkılan kahramanlık mitinin bir örneği. Çünkü Connor tam da anaakım Hollywood geleneğinde görmeye alışık olduğumuz orta yaş, beyaz, cis-het erkek kahramanın bir yansıması. Ve daha baştan oyun dışı. Hem de bu kadar geleneksel bir oyunun yani halef-selef temalı modern bir imparatorluk anlatısının içinde. Dizi bir yandan anlattığı ve aslında çoğu izleyicinin aşina olduğu, tarihte de edebiyatta da sinemada da televizyonda da sıklıkla karşımıza çıkan bir temanın dengelerini ve dinamiklerini değiştiriyor. Bunu yaparken de karakterlerin birbirleriyle olan konumlarını aynı bir satranç maçı gibi işliyor.
Logan’ın gözünde çocuklarının hangi noktada durduğunu tahmin edemiyoruz, işin eğlenceli yanı biz de onların hangi noktada durduklarına karar veremiyoruz. Çünkü yıkılmaz bir kahramanlık anlatısından çok uzakta duruyor Succession. Bu yüzden de izleyicideki tüm özdeşleşme mekanizmasını yıkıyor. Sevilmeyen, hareketleri hatalarla dolu, zayıflıklarını saklayamayan, hırsları gözlerinden okunan, zekice adımlar atmayı çoğu zaman yeterince akıl edemeyen tüm güçlerini de ayrıcalıklarından alan dört tane halefin hikâyesini izliyoruz. İzleyicilerin takım tutar gibi ayrılmaları da bu yüzden diye düşünüyorum. Yenilmez kahramana ulaşamayan, onun “erdem”leriyle özdeşleşmeye çalışan, iyi ve kötünün ikili ve hâliyle iki boyutlu dünyasında sıkışıp kalan izleyiciye bir karakterin tüm yönlerini olabildiğince şeffaf bir şekilde göstererek özgürlük alanı açmasına işaret ediyor çünkü bu durum. Karakterleri tüm kırılganlıkları, korkuları ve sırlarıyla izleyebiliyoruz çünkü. Dizinin biçimsel özelliklerinin de bunda büyük bir payı olduğunu söylemek mümkün. Karakterlerinin karanlık yanlarının altını çizen görüntü yönetmenliklerinden, onların o anki durumlarına ve birbirleriyle konumlarına odaklanan kadrajlardan, artık klasik olan müziklerine (buraya Nicholas Britell için ayrı bir alkış gelecek) “Modern bir tragedya nasıl kurulur?” örneği görüyoruz. Tabii ki tüm bunlarla beraber karakterlerin aldıkları (ya da çoğu zaman alamadıkları) yollar ve yaptıkları seçimler bu hikâyenin ana meselesi oluyorlar.
Yıkılan klasik erkek kahraman mitinden bahsediyorken bir Kendall Roy paragrafı açabiliriz burada. Kendall aynı IV. Henry’deki Hal gibi büyük erkek evlat (Connor’dan sonra ikinci ama zaten Connor’un oyun dışı olduğunu söylemiştim). Aynı zamanda motivasyonu Logan’dan sonra başa geçmek. Bu nedenle klasik anlatıda da beklendiği gibi onun savaşçı kişiliğinin açığa çıkması meselesi devreye giriyor. Gel gelelim yukarıda da bahsettiğim gibi Succession klasik anlatının beklentilerine de savaş açıyor aynı Logan’ın çocuklarının beklentilerine açtığı savaş gibi. Ortada referanslarını tragedyadan alan bir yapı olsa da karakterler bu yapıya uyum sağlamıyorlar. Kendinden emin olamayan bağımlı bir kahraman prototipi var karşımızda. Klasik anlatının kurallarına göre dünya onun etrafında dönüyor ama o dünyayı kendi etrafında tutamıyor. Çünkü yenilmezlik meselesi Succession’da devre dışı bırakılmış. O yüzden güvenilecek bir kahraman olmadığı gibi karakterler de başta kendileri olmak üzere kimseye güvenemiyorlar. Kahraman meselesini kendi içlerinde de silikleştiriyorlar.
Sistemin “kahramanlığını” öne çıkaran bir yapı görüyoruz. Sistemin içinde yetişen ve bu sisteme dahil olmaya çalışan diğerleri ise kendi karakterlerini inşa edebilmenin derdine düşüyorlar aslında. Bu inşa da halef olma meselesiyle eşleşiyor. O yüzden dizinin dört sezonunda da herkesin bir arada olduğu kutlama bölümleri karakterlerin inşa etmeye çalıştıkları konumlar hakkında bilgi veren bölümler olarak karşımıza çıkıyor. Bir başka sistemin yani “kutsal aile”nin devamını sağlayan düğünler örneğin. Dört sezonda da mevcut. Ya da sistemden çıkıp bireye gelirsek karakterlerin iç dünyalarına odaklanan doğum günleri. Sistemi ve karakterleri birbirleriyle karşı karşıya getiren bir yapı çiziyor Succession. Hem bir tablo gibi (ilk iki sezonun posterinde de rastlıyoruz) sistemin işleyişine odaklanıyor hem de kahramanlarını yıkıma uğratarak geleneksel anlatının yenilmez yapılarına eleştirisini savuruyor.
Succession’ın son yıllarda tüm dünyada çoğu insan tarafından bu kadar merakla ve heyecanla izlenmesinin sebebi de bu bana kalırsa. Bilindik hikâye ama yıkılan kahraman…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Erkek deyince aklımıza neler geliyor? Birkaç organ mı? Testosteron mu? Babamız, kardeşimiz, sevgilimiz mi? Maskülenlik mi? Şiddet ve devlet mi? Bunların hepsi, ya da hiçbiri mi?
03 May 2023

YAZARLAR

Sezen Sayınalp
Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden mezun olmasının ardından sinema yazarlığıyla ilgili çalışmalara ağırlık verdi. Sinema ve psikoloji içerikli çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı. Sinema içeriği olan çevrimiçi ve basılı mecralarda yazmaya devam ediyor. Sinema ve psikoloji tutkusunun birleştiği kariyerine Bahçeşehir Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon yüksek lisans programı ile devam etti. 2019 yılında film eleştirmeni olarak başvurduğu 25. Saraybosna Film Festivali’nin Talent bölümüne seçildi. 2019 yılında SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) üyesi oldu.

müstehcen mecmua
ayıpsız, tarafsız, tuzaksız, bilime dayalı, yeni nesil cinsellik rehberiniz.
İLGİLİ OKUMALAR



