Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Yazı: Evren Balta ve Behlül Özkan

Üç yıldır Anadolu’nun farklı kentlerine gidiyoruz. Her yolculuğa mutlaka belirli bir araştırma sorusuyla çıkmıyoruz. Bazen yalnızca insanları kendi yaşadıkları yerde görmek, gündelik hayatın ritmini izlemek, konuşulanlar kadar susulanları da dinlemek için yola çıkıyoruz. CHP’nin yerel seçim zaferi sonrası Afyon, Kastamonu ve Manisa ile başlayan bu yolculuk, 19 Mart sonrasında Yozgat, Giresun ve Sivas’a, ardından İç Anadolu’nun başka kentlerine uzandı.

Bu yolculuklardan hareketle Türkiye’nin bütünü hakkında hüküm vermek elbette mümkün değil. Zaten sahaya gitmenin anlamı da ülkeyi birkaç gözlemle açıklamak değil. Asıl mesele, insanların siyasetle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini onların hayatına yakından bakarak anlamaya çalışmak. Hiçbir veri seti, bir insanın konuşurken duraksamasını, öfkesini bastırma biçimini, umudunu hangi kelimelerle koruduğunu ya da artık neyi söylemekten vazgeçtiğini gösteremez.

Yenilenen muhalefet

İlk saha çalışmamızı 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından yapmıştık. Afyon ve Kastamonu, uzun yıllar boyunca iktidar blokunun güçlü olduğu, muhalefetin ise ancak sınırlı bir varlık gösterebildiği kentlerdi. Buna rağmen CHP, her iki kentte de beklenmedik ölçüde güçlü sonuçlar elde etmişti. Bu başarının arkasında yalnızca ekonomik kriz veya merkezi siyasetteki memnuniyetsizlik yoktu.

  • AKP’nin yerel örgütlerinin aşınması, adayların merkezden belirlenmesi, yerel kanaat önderlerinin ve mahalle temsilcilerinin etkisizleşmesi, patronaj ilişkilerinin dar bir çevrede yoğunlaşması ve parti içindeki eleştiri kanallarının kapanması, iktidarın kendi toplumsal dayanaklarını zayıflatmıştı. 

İlginç olan, yerelde siyaset yapan üst düzey AKP’li yöneticilerin de hiç çekinmeden neyin yanlış gittiğini bize anlatmalarıydı. “Her şey artık Ankara’dan belirleniyor,” “Eskiden Erdoğan’a her şeyi anlatabilirdik, şimdi ulaşmak mümkün değil,” “Yaşadığımız şehirde partinin başına merkezden atama yapılıyor, delegenin hükmü kalmadı” sıklıkla duyduğumuz yakınmalardı. Bir AKP’li yönetici fısıldayarak “Bu iş daha fazla gitmez, muhalefet artık buradan dönmez” diyebiliyordu.

Muhalefetin doldurduğu boşluk

CHP yerel olarak tanınan, ulaşılabilir ve seçmenlerle gündelik ilişki kurabilen adaylar sayesinde ortaya çıkan boşluğu doldurdu. Muhalefet, iktidarın karşısına yalnızca farklı bir programla değil, farklı bir “ahlaki ekonomi”yle çıkıyordu. Yerel siyasetçi, uzaktaki parti yöneticisinden daha sahici, iktidarın yerel elitlerinden daha ulaşılabilir ve siyasal sistemin geri kalanından daha temiz görünüyordu. 

  • Muhalefetin başarısının kaynağı, seçmenin daha önce kaybolduğunu düşündüğü dürüstlük ve karşılıklılık duygusunu yeniden kurabilmesiydi.

2024 sonrasında sahada gördüğümüz bir başka dönüşüm ise siyasetin açık bir mücadele alanı olarak algılanmasıydı. İktidar ilk kez gerçekten kaybedebilir, muhalefet ise ilk kez gerçekten kazanabilir görünüyordu. AKP seçmeni ve yerel yöneticileri kendi partisini açıkça eleştiriyor, muhalefet seçmeni yerel başarıyı ulusal değişimin habercisi olarak yorumluyor, daha önce siyasetten uzak duran kişiler bile olası senaryolar hakkında uzun uzun konuşuyordu.

  • 2024 seçimleriyle geri dönen de yalnızca seçim rekabeti değil, siyasetin geleceği değiştirebileceğine dair inançtı.

Seçmen açısından önemli bir kırılma noktası da 2023 kurultayında Kılıçdaroğlu’nun koltuğu kaybetmesiydi. Sürekli kaybeden, iktidar seçmenine göre “yürüyen merdivene ters binen” Kılıçdaroğlu artık gitmişti. Kılıçdaroğlu’nu sanılanın aksine kimliği nedeniyle değil, başarısız bir siyasetçi olduğu için tercih etmiyorlardı. “İşler kötü gidiyor ama Kılıçdaroğlu yönetemez biz yine bildiğimiz Erdoğan’a verelim” oy sandığı önlerine geldiğinde ağır basıyordu.

19 Mart: Hukuki operasyonun ötesinde

İktidarın CHP’nin 2024 yerel seçim zaferine 19 Mart sonrasında verdiği “örgütlü” cevabı yalnızca yargının siyasallaşması üzerinden okumak eksik kalır. Elbette tutuklamalar, diploma iptali, belediyelere yönelik operasyonlar ve uzun soruşturma süreçleri bu karşı saldırının merkezindeydi. Fakat iktidar, 2024’te ortaya çıkan tehdidin yalnızca seçim sonuçlarından ibaret olmadığını gördü. Muhalefetin yerelde kazandığı tam da bu yeni ahlaki ve toplumsal konumu hedef aldı.

Bu nedenle hukuk, daha geniş bir siyasal repertuvarın parçası olarak kullanıldı. Amaç yalnızca İmamoğlu’nu veya bazı belediye başkanlarını yarış dışına çıkarmak değildi. Muhalefetin yönetme kapasitesine duyulan güveni, temiz siyaset iddiasını ve seçmenle kurduğu ilişkiyi aşındırmaktı. Tutuklamalar, görüntüler, ifadeler, parti geçişleri ve CHP içindeki gerilimler birbiriyle ilgisiz gelişmeler olarak sunulmadı. Muhalefetin çürük, kırılgan ve yönetme kapasitesinden yoksun olduğu anlatısının parçaları hâline getirildi.

Burada hedef bütün toplumu belirli suçlamalara ikna etmek değildi. Daha sınırlı fakat siyasal olarak daha etkili bir sonuç yeterliydi: “Bunlar da aynı.” Seçmen iktidarın yolsuz olduğunu düşünebilirdi ama muhalefetin de aynı düzenin parçası olduğuna inancı, değişim arzusunu zayıflatacaktı. Temiz görünen siyasetçi lekelenecek, farklı görünen belediye sıradanlaştırılacak, siyasetin iki tarafı arasındaki ahlaki mesafe kapanacaktı.

19 Mart sonrası: Baskının siyaseti genişlettiği dönem

İkinci saha çalışmamızı bu baskı stratejisinin ilk döneminde, 19 Mart sürecinin hemen ardından yaptık. Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, üniversite diplomasının iptal edilmesi, CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar ve yargının siyasal rekabetin merkezine yerleşmesi, rejimin yerel seçimlerde ortaya çıkan kopuşlara verdiği cevabın başlangıcını oluşturuyordu.

  • Ancak baskı, siyaseti daraltmak yerine genişletmişti.

Anadolu şehirlerinde insanlar İmamoğlu’nun tutuklanmasını, yolsuzluk iddialarını, belediyelere yönelik operasyonları ve muhalefetin geleceğini tartışıyordu. Mitingler, protestolar ve Özgür Özel’in sürdürdüğü mobilizasyon, siyasal konuşmayı canlı tutuyordu. Her siyasal görüşten seçmen, haklı bulsun ya da bulmasın, davalardan, diplomadan söz ediyor; ya “bu kadar da olmaz” diyor ya da iktidarın sertleşmesini bir güç gösterisi kadar zayıflık işareti olarak da okuyordu. Rejimin hamlesi toplumsal tepkiyi doğuruyor, muhalefetin tepkisi iktidarın yeni hamlelerini şekillendiriyor, her iki tarafın stratejileri de insanların siyasal beklentilerini yeniden kuruyordu.

Bu dönem saha çalışmamızda bizim için bir erken uyarı işareti taşıyan gözlem, CHP’nin yerel örgütlerindeki artan gerilimdi. Seçim başarısı yeni kaynaklar, görünürlük ve karar alanları yaratmış; bu da birçok yerde il yönetimleri ile belediyeler arasındaki ilişkileri zorlamıştı. Üzerine 19 Mart olmuştu. Benzer bir huzursuzluk milletvekilleri ile il yöneticileri arasında da hissediliyordu. 

  • Bir parti yöneticisi yıllar sonra seçimi kazandıkları şehirde belediye başkanı seçilen kişi için “Keşke kazanmasaydı” diyebiliyordu. Bir il başkanı sürekli çekiştiği belediye başkanı için “Böyle giderse duvara çarpacağız” diyordu. “Peki bunu önlemek için ne yapmayı düşünüyorsunuz” sorusuna “Yapacak hiçbir şey yok” diye cevap veriyordu. 

Kimin kenti temsil ettiği, aday belirleme süreçlerinde kimin söz sahibi olacağı ve parti içindeki güç dengesinin nasıl kurulacağı şimdiden tartışılıyordu. Bir şehirden CHP 1 milletvekili çıkarıyorsa herkesin gözü o koltuktaydı. 1 vekili 2 yapmak için birlikte mücadele etmek yerine, o 1 vekil koltuğunda gözü olanlar birbirine karşı savaşıyordu.

Elbette bu gözlemlerden hareketle bütün CHP örgütleri hakkında genel bir hükme varamayız. Yine de sahada gördüğümüz tablo, yerel örgütlerin bu müdahaleyi her yerde partinin varlığına yönelmiş bir saldırı olarak algılamadığını gösteriyordu. Parti örgütünü en geniş kesimlere açacak, gerekirse mevcut koltuk ve dengeleri feda edecek ölçekte bir seferberlik ortaya çıkmamıştı. Ulusal düzeyde mitinglerle ve sürekli mobilizasyonla sürdürülen mücadele, yerelde aynı yoğunlukta karşılık bulmuyordu.

Kazanmanın anlamını aşındırmak

İzleyen aylarda rejim yalnızca cezalandırma araçlarına başvurmadı. Muhalefetin içinden bazı aktörleri kendi siyasal alanına çekerek yerel seçimlerde elde edilen başarıların kalıcılığına duyulan güveni de aşındırdı. Muhalefet partilerinden seçilen belediye başkanlarının, havuç ve sopa stratejilerinin de etkisiyle iktidar partisine geçmesi, seçmenin önüne yeni bir soru çıkardı. 

  • Artık mesele yalnızca “Bizim adayımız kazanabilir mi?” değildi. “Kazansa bile bizim tarafta kalır mı?” sorusu da en az onun kadar önemli hâle gelmişti.

Bu geçişlerin siyasal etkisi, kaç belediye başkanının taraf değiştirdiğiyle ölçülemez. Asıl etkisi, seçmenin oyunu, emeğini ve siyasal bağlılığını değersizleştirmesinden kaynaklanır. Yıllarca AKP’ye karşı mücadele etmiş Aydın ve Afyon belediye başkanlarının AKP’ye geçerek Erdoğan’ın yanında yer alması, seçmene şu mesajı veriyordu: Göründüğü kadar farklı değiliz. Siyasal saflaşmalar geçici, verilen sözler ise kolayca terk edilebilir.

CHP kurultayına yönelik dava da bu sürecin bir parçasıydı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir mahkeme kararıyla parti yönetimine dönmesi ve kendisinden sonra dönüşen CHP’yi hedef alması, parti içi mücadeleyi iktidarın müdahalesinden bağımsız bir rekabet olmaktan çıkardı; onu muhalefetin geleceğine ilişkin belirsizliği derinleştiren bir araca dönüştürdü. Üstelik Kılıçdaroğlu yolsuzlukla suçlanan siyasetçiler ve belediye başkanları için iktidar ile benzer bir dili kullanıyor, aklansınlar da gelsinler diyordu. 

İktidarın "Bunlar da aynı" anlatısı dışarıdan geldiğinde bir kumpas olarak reddedilebilirdi ama benzer bir hüküm içeriden, üstelik muhalefetin 13 yılına liderlik etmiş bir isimden geldiğinde, hiçbir propaganda aygıtının üretemeyeceği bir inandırıcılık kazanıyordu. Seçmenin kuşku duyması için iktidarın ikna gücüne gerek kalmamıştı; kuşkuyu muhalefet kendi eliyle onaylıyordu.

Kısacası kazanmanın anlamlı, kalıcı ve güvenilir bir sonuç üretebileceğine dair inanca en ağır darbeyi vuran da dışarıdan gelen operasyonlar değil, içeriden gelen onay oldu.

Kaçınılmaz sonuç

Bu yıl sahaya seçmen davranışındaki değişimi izlemek için gitmedik. Fakat başka araştırma sorularının peşinden giderken insanların yalnızca ne düşündüklerine değil, neyi konuşmaya değer bulduklarına, hangi beklentilerini koruduklarına ve hangi ihtimallerden artık hiç söz etmediklerine de tanıklık ettik.

Deprem sonrası Maraş’ta ve bir yıl aradan sonra yeniden ziyaret ettiğimiz Sivas’ta karşılaştığımız atmosfer, önceki saha çalışmalarımızdan belirgin biçimde farklıydı. İnsanlar siyaset hakkında konuşmayı bütünüyle bırakmış değildi. Fakat siyasete dair söylenecek yeni bir şey kalmadığına inanıyorlardı. Sorulara verilen cevaplar kısalmıştı. “Her şey çok kötü” deniyor, ama bu cümlenin ardından ayrıntılı bir değerlendirme gelmiyordu. “Her şey ortada”, “Ne diyelim”, “Konuşsak ne değişecek” gibi ifadeler yalnızca siyasal yorgunluğa işaret etmiyordu. Aynı zamanda siyasetin açık uçlu, belirsiz ve değişime elverişli bir alan olarak algılanma kapasitesini yitirdiğini gösteriyordu.

Yerel seçimlerin ardından ortaya çıkan belirsizlik duygusu, giderek yerini bir “kaçınılmazlık” hissine bırakmıştı. İnsanlar yolsuzluk iddialarını, hukuksuzluğu ya da ekonomik krizin ağırlığını reddetmiyordu. CHP’nin birinci parti olduğunu ya da yeniden birinci parti olabileceğini de inkar etmiyorlardı. Fakat bütün bunların bir iktidar değişikliğine yol açacağına inanmıyorlardı.

Burada hemen otoriter rejimlerin gücünü herkesi ikna etme kapasitesinden almadığının altını çizelim. İnsanlar otoriter rejimler altında öfkeli, eleştirel ve açıkça muhalif kalabilir. Fakat bütün bunların sonucu değiştirmeyeceğine inanmaya başladıklarında iktidar önemli bir üstünlük elde eder. Zira demokrasi temelde kurumsallaşmış bir belirsizlik rejimidir. Bu belirsizlik önce kurumlarda ortadan kalkar, ama insanların zihninde ortadan kalktığında otoriterlik kanıksanır, kalıcılaşır (“Türkiye artık hegemonik otoriter bir ülkedir” tespitinin de analitik bir tanım olmaktan çıkıp siyasal geleceğe ilişkin kesin bir hükme dönüştüğünde aynı etkiyi ürettiğini ifade etmek isteriz).

Zalim iyimserlik

Lauren Berlant, Cruel Optimism adlı kitabında insanları ayakta tutan umutların nasıl aynı zamanda onları hareketsizleştirebildiğini anlatır. Zalim iyimserlik, insanın kendisini iyi bir hayata ulaştıracağına inandığı bir vaade bağlanması, fakat zamanla bu bağlılığın o hayata ulaşmasının önündeki engele dönüşmesidir. İnsan bu vaatten vazgeçmekte zorlanır, çünkü ona yön, anlam ve dayanma gücü verir. Fakat tam da bu nedenle artık işlemeyen ilişkinin içinde kalmayı sürdürür.

Mutlak butlan kararının ardından muhalefet tartışma, yeni bir parti kurulması ile CHP içinde kalınması arasına sıkışmış durumda. Oysa asıl mesele hangi tabela ile seçim kazanılabileceği değil, siyasetin hâlâ sonuç üretebildiğini gösterecek bir örgütlenmenin nasıl kurulacağı olmalı. Muhalefetin temel görevi, seçmenin siyasal eylem ile değişim arasındaki bağa yeniden inanmasını sağlamak.

Türkiye’de demokratik muhalefet bir yandan siyasal belirsizliği geri getirmek, yani iktidarın değişebilir olduğunu yeniden göstermek zorunda. Öte yandan kendisini sürekli ertelenen bir seçim zaferine bağlayan ve artık sonuç üretmeyen ilişki biçimlerini de terk etmek zorunda. Umut, insanları yalnızca bir sonraki seçimi beklemeye, bugünü idare etmeye ve işlemeyen yapılara tutunmaya mahkum ettiğinde artık değişimin kaynağı değil, zalim iyimserliğin kendisi olur.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları

Bu yılki NATO Zirvesi; semboller, anlatılar ve kültürel güçle örülen "yumuşak gücün" ortadan kalkmadığını; aksine yeni bir biçim kazandığını gösteren anlarla doluydu. Savunma sanayiinin ve caydırıcılığın öne çıktığı bir dönemde yumuşak güç de bu gerçekliğe uyum sağlıyor; daha sert semboller, daha karizmatik lider imajları ve daha gösterişli ritüeller üzerinden yeniden üretiliyor.

Nart Özel

·

11 Tem 2026

Yumuşak güç sertleşirken: 36. NATO Zirvesi'nde diplomasinin yeni kodları
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?

Mutlak butlan kararı, yalnızca CHP iç dengelerini değil, toplumsal muhalefetin yönünü, enerjisini ve mücadele kapasitesini de doğrudan etkileyen bir kırılma noktası oldu. CHP’nin seçilmiş yönetiminin butlan tartışmalarına ayırdığı enerjiyi azaltıp odağını muhalefeti örgütlemeye ve CHP’yi de aşan geniş bir özgürlük cephesi kurmaya yöneltmesinin imkanları neler olabilir?

08 Tem 2026

Görüş | Butlan krizi nasıl bir fırsata dönüştürülebilir?