2023: Sağ popülizmin yükselişi, liberal değerlerin çöküşü

2023'te dünyada seçimlerin kazananları sağ popülist adaylar oldu. Ukrayna'ya Rusya'nın işgaline ilişkin yapılan yardımların kesilmesi Batı ülkelerinin tavrını sorgulatırken Gazze'de yaşananlar da bu ülkelere güveni zedeledi.
2023: Sağ popülizmin yükselişi, liberal değerlerin çöküşü

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Güncel olayları yorumlayıp anlamlandırmaya çalışanlar açısından en zor işlerden birisi bugünü tarih olarak değerlendirebilmektir. Hayatın akışı içinde hızla gelip geçen olaylar zincirinin, tarihsel anlamını kavramaya çalışmak bir yandan kaçınılmaz bir dürtüdür, diğer yandan yorumcuyu vahim yanlışlara da itebilecek bir tuzak sayılabilir. Biraz da bu nedenle geçmiş yılın muhasebesini yaparken hangi gelişmelerin daha önceki yıllardan da taşınan eğilimleri barındırdığına dikkat etmek önem taşır. Kimi olaylar insana kaçınılmaz şekilde bir kırılma anının işaretleri gibi gelebilir. Ama her çarpıcı olay ya da dehşet verici gelişme de kırılma anı sayılmaz. Bunu da gene ve ancak bir bağlama oturtarak yapmaya çalışmak gerekir. 

Zira zaman geçip olaylar iyice demlenince ya da olayların kendisi ve aktığı sıradaki bağlamla ilişkili yeni bilgiler ortaya çıktıkça ister istemez alelacele yapılan yorumların eksikliği ya da yanlışlığı da belirginleşebilir. Ama bir geçmiş yıl değerlendirmesinde yaşanmış olaylara anlam yüklemek zorunluluğu da var. Bunun için de birtakım uzun dalgalara bakmak, onların izlerini geçen yıla ait olayların içine yerleştirebilmek bir zorunluluk.

Kıyamet engellenebilecek mi?

Dünyada bugüne kadar görülmüş en sıcak yazın yaşandığı ve iklim krizinin aslında insanlığın en ciddi meselesi olduğunu hatırlatan bir yıldı 2023. Haftalar süren orman yangınları, ani seller, toprak kaymaları, hava koşullarındaki gariplikler konuyla ilgilenen herkes için alarm zillerinin daha da güçlü çalmasına yol açtı. Bir yandan “yeşil dönüşüm” için gerekli teknolojik gelişmelerde, özellikle bir ara çare olarak hidrojen enerjisindeki ilerleme hızlanırken, diğer yandan yeni teknolojiler için gerekli metallerin çıkarılması sırasında yaratılan çevre tahribatı nedeniyle bunların ne denli “çevre dostu” olduğu tartışmaya açıldı. 

Bu dönüşümün yükünü taşımak, maliyetine katlanmak istemeyen kamuoyunda da bir direnişin şekillenmekte olduğu görüldü. Kendisi de bir petrol ve gaz üreticisi olan Birleşik Arap Emirlikleri’nde yapılan COP28 Zirvesi'nin sonunda varılan mutabakat farklı yorumlara yol açtı. Kesin olan, ortalama sıcaklığı sanayi dönemi öncesi ortalama sıcaklıklardan 1,5 derece yüksekte tutma hedefinin gerçekleşebilmesi imkansız hâle geldiği. Bu durumda, iklim değişikliği ve bunun sonuçlarının, özellikle de kuraklığın yol açtığı otorite erimesi, radikalleşme, göç baskısı gibi güvenlik açısından da önemli sorunların daha da derinleşeceğini düşünebiliriz.

Ciddi bir işbirliği ve dayanışmayla kontrol altına alınabilecek bu gerçeklik arka planda dururken dünya düzeninin toparlanması ihtimali de özellikle yılın sonunda başlayan Hamas-İsrail savaşı ile Gazze’de yaşanan emsalsiz yıkım ve katliamla birlikte giderek zayıfladı. ABD’nin ve genel olarak Batı'nın göreli güç kaybıyla birlikte, dünya düzeninin yeniden inşasında başrolü oynama iddiaları da bir hayli sarsıldı. Bunda bir yandan Ukrayna savaşına verdikleri destekteki gevşeme, diğer yandan Gazze savaşında çoğunun sergilediği bariz çifte standart rol oynadı.


Bunun yanı sıra Batı ülkelerinin pek çoğunun iç politikalarındaki gelişmeler de demokratik ve liberal değerlerin başta ABD olmak üzere bu ülkelerin bazılarında nasıl korunacağı meselesini gündeme getirdi. Gelişmiş demokratik ülkelerdeki otoriter sağ popülist yükseliş, bir bakıma Biden iktidarının ilk yıllarında dünyadaki rekabetin unsurlarından biri olarak gördüğü demokratik ülkeler/otoriter ülkeler ayrımını değersizleştirdi. 

Yılın seçimleri

Askerî darbelerin yeniden “Afrika’nin kaderi” gibi gözükmeye başladığı bu yıl, oy vermenin gerçekten bir anlam ifade ettiği ülkelerde sandıklara giden seçmenler de demokrasinin geleceği konusunda hayli farklı mesajlar verdi. Yıl boyunca yapılan seçimlerin sonuçları, bir bakıma demokratik güçlerin ümitlerini kâh yükseltip kâh yerlere çaktı. Bunlardan Türkiye ve Polonya’daki seçimler, yerleşik otoriter sağ popülist rejimlerde muhalefetin ne ölçüde şansı olabileceğini ölçeceği için önemseniyordu. Geçen yıl Brezilya’da eski Başkan Lula kıl payı da olsa seçimi kazanıp demokrasi taraftarlarına bir oh çektirmişti. Macaristan’da denenen ve başarısız olan birleşik muhalefet çabası ise oradaki otoriter rejimi güçlendirmişti. Sonuçta pek çok yorumcu tarafından bu yılın en önemli seçimlerinden sayılan Türkiye’deki seçimde Erdoğan başkanlığını korudu; Cumhur İttifakı da Meclis’te çoğunluğu elde etti. Polonya’da ise Donald Tusk liderliğindeki muhalefet cephesi çok sert ve suçlamalarla dolu geçen bir kampanyadan sonra çoğunluğu ve iktidarı elde etmeyi başardı. 

AB ülkelerinde, önce İspanya’da aşırı sağ Vox partisini sollayarak önde çıkan sosyalist Sanchez’in hükümeti kurabilmesi, ardından Polonya’daki sonuçların yarattığı sevinç kısa sürede kursaklarda kaldı. Hollanda’da aşırı sağcı, ırkçı Geert Wilders’in partisi seçimlerden birinci çıkarak otoriter sağ popülist dalganın, göçmen/mülteci korkusuna giderek daha fazla teslim olan seçmenler üzerinde etkisini kaybetmediğini gösterdi. Çek Cumhuriyeti’nde 10 yıllık sağcı, Rusya yanlısı Milos Zelman’dan boşalan makama, sağ popülist aday Andrej Babij’i yenen merkez siyasetçi Petr Pavel otururken Fransa’da aşırı sağ lider Marine Le Pen ve partisi, Almanya’da ise gene aşırı sağcı ve eyalet seçimlerinde ciddi başarı gösteren AFD yükselişe geçti. 

Popülist hareketlerin en büyük avantajlarından birisi savundukları politikalar ne kadar akıl dışı sayılırsa sayılsın bunun kendilerine destek veren kitlenin tercihini etkilememesi. Siyaset bilimci Evren Balta’nın ABD bağlamında yazdığı gibi “Pek çok seçmen artık sistemi temsil edeni değil, sistemi yıkmaya aday olanı arzuluyor.” Dünyanın potansiyel olarak en zengin ülkelerinden olan ancak kötü yönetimde dünya klasmanında hep ön sıralarda yer alan Arjantin’deki seçim sonuçları bu değerlendirmeyi doğruladı. Son derece radikal ve sonuçları itibarıyla Arjantin toplumunun 1950’lerden beri kazanmış olduğu sosyal hakların önemli bir bölümünü sonlandıracak, siyaseten de otoriterliğe yönelecek bir programı savunan garip saçlı iktisatçı Javier Milei başkan seçildi. İlk uygulamalarıyla da mevcut düzenin yapıtaşlarıyla oynamaya başladı. 

Gelecek yıl yapılacak Avrupa Parlamentosu, Hindistan, Meksika ve ABD seçimleri iktidarda olan otoriter sağ popülist dalganın giderek konsolide olup olmayacağını ve liberal demokrasinin bu güçlenen akım karşısında kendisini koruyup koruyamayacağını belirleyecek. 

ABD, Çin ve diğerleri

ABD siyasetindeki gelişmeler, demokrasiyi koruma kaygısı taşıyanlar açısından hayli olumsuzdu. 2020’de seçimleri kaybettiğini kabul etmeyerek, kendisine biat etmiş kitleleri “Seçim çalındı, yalan söylendi, bu hırsızlığı durdurmalıyız” diyerek harekete geçiren, Georgia eyaletinin İçişleri Bakanı’ndan kendisine 11 bin oy bulmasını isteyen, seçimde sayım hilesi yapıldığı iddiasıyla çeşitli eyaletlerde açtığı yüzlerce davanın sadece ikisi mahkemelerce ciddiye alınan sabık başkan Donald Trump, gümbür gümbür Cumhuriyetçi Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı olmaya doğru ilerliyor.  

  • Trump hakkında toplam 91 dosyadan 4 dava açıldı. New York’taki davalar daha hafifken Washington’daki davada 6 Ocak kalkışma ve darbe teşebbüsünün azmettiricisi olmakla, Georgia’daki davada seçim sonuçlarını bir suç ortaklığı içinde değiştirmeye çalışmakla, Florida’daki davada da uhdesinde olmaması gereken devletin gizli belgelerini evinde saklamakla suçlanıyor. Davaların ne zaman görülmeye başlayacağı belli değil. Colorado eyaleti Yüksek Mahkemesi Trump’ın o eyalette seçimlere katılamayacağına dair bir karar verdiyse de nihai durum ABD Yüksek Mahkemesi tarafından belirlenecek. 

Kampanyada kullandığı dil giderek daha da otoriterleşen, intikamcı arzularını sürekli dile getiren, buna karşılık olağan şartlarda Demokratlar’a oy verecek siyahi ve hispanik seçmenlerin özellikle gençlerini cezbedebilen Trump’ın, başkan seçilme ihtimali hayli yüksek. Bu durumda yalnızca ABD demokrasisinin kırılganlığından veya Trump destekçilerinin bağlılıklarıyla Cumhuriyetçi Parti’nin tümüyle bir Trump partisi hâline gelmesinden bahsetmek kanımca eksik kalacaktır. Böyle bir sonuç, aynı zamanda ABD’nin bir “başarısız devlet” (failed state) olmasına da işaret edebilir. 

İzlediği ekonomi politikaları aslında geniş bir kitleyi olumlu etkileyen, korumacılık ve sanayi politikası teşvikleri yoluyla ABD’de yeni teknolojilerde imalat sanayisini yeniden kurgulamaya çalışan ve gelir dağılımını bir ölçüde düzeltme hedefi bulunan, yani “sosyal demokratımsı” bir siyaset izleyen Joe Biden’in popülaritesinin düşüklüğü de bu bağlamda kayda değer. 

Biden yönetimi aslında Trump döneminden kalma korumacılık tedbirlerini pek değiştirmedi. Dış politikasında da Trumpçı çizgiyi Atlantik İttifakı’na ve NATO’ya atfettiği değer dışında radikal bir dönüşüme uğratmadı. Başlangıçtaki, Çin ile rekabeti ideolojik/değerlere dayalı (demokrasiler, otoriterlere karşı) bir çizgide götürme tercihi yürümeyince iş, ahlaki kaygıları bir tarafa bırakan bir realpolitik çerçevesine döndü. İki hasmın başkanları yıl içindeki karşılıklı yumuşama işareti sayılabilecek bazı temasların ardından San Francisco'daki APEC zirvesinde biraraya gelerek bir gerginliği azaltma mesajı verdi ve silahlı kuvvetlerinin karşılıklı istihbarat işbirliğini yeniden başlatmaları konusunda anlaştı.

Çin’de Başkan Şi Cinping, gücü Komünist Partisi’nin elinde daha da merkezileştirmek için attığı adımları sürdürdü. Yılın başlarında güçlü şekilde canlandığı izlenimi veren Çin ekonomisi ise sonlara doğru vasat sayılabilecek bir performansla yetinmek zorunda kaldı. Batı’nın Çin’le ilişkilerinde “riski azaltma” ya da “ayrılma” (decoupling) tercihlerine yönelmesi beklendiği kadar hızlı olamıyor, zira Batı sermayesi Çin’den bir yatırım alanı veya pazar olarak kolay kolay vazgeçemiyor. Her ne kadar Çin’in etrafındaki Vietnam, Endonezya, Hindistan gibi ülkelere önemli miktarda sermaye akışı olsa da bu ülkelerdeki üretim için gereken ara mallar da gene Çin’den geliyor. Ancak bu on yılın ortalarından itibaren dünyanın en büyük ekonomisi olması beklenen Çin’in bunu başaramayacağına dair bir görüş de güç kazanmaya başladı. Piyasayı giderek daha da boğan bir despotik yönetimle, orta gelir düzeyine gelmiş ve piyasa dinamizmine ihtiyaç duyan bir ülke bundan sonrası için gerekli ekonomik hamleleri yapabilir mi?

Çin, dış politikada da önemli adımlar attı. Her ne kadar dünyaya sunduğu bir düzen modeli veya projesi yoksa da katı egemenlikçi görüşü nedeniyle “Küresel Güney”den destek gören Pekin yönetimi, bu yıl içindeki hamleleriyle bazı başarılar elde etti. Bunlardan birincisi uzun zamandır diplomatik ilişkileri dahi olmayan ve bir savaşa girişme olasılıkları yüksek gözüken İran ile Suudi Arabistan arasındaki uzlaşmanın arabulucusu olmasıydı. Her ne kadar bu hamle biraz da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ABD’ye “Biz alternatifsiz değiliz” mesajı vermesini sağladıysa bile, Çin açısından değerli bir diplomatik başarıydı. 

İkinci başarı, BRICS diye bilinen ülkeler grubunun genişlemesinin gene Çin’in ön ayak olmasıyla gerçekleşmesiydi. BRICS kendi içinde çok çelişik çıkarlara sahip üyeleri barındırıyor. Kalıcılığı kuşkulu. Nitekim Çin’in Asya’da belki de en önemli rakibi olan Hindistan’da yapılan G-20 toplantısına Çin Devlet Başkanı Şi gitmedi. Gene de asimetrik çok kutupluluğa doğru evrilen dünya sisteminde yeni denge arayışları sürerken bu tür örgütlerin, üyeleri açısından bir işlevselliği olacaktır.

Ukrayna Savaşı, Transatlantik sağcı otoriter eksen

Batı İttifakı, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ardından silkinip kendine gelmiş; ABD’nin Obama döneminde başlayan Avrupa’dan yavaş yavaş çekilme ve tüm gücüyle Asya’ya odaklanma çizgisi aniden değişmişti. NATO, Atlantik ilişkilerinin yeniden kurulmasında başat örgüt olmuş; Ukrayna’ya karşı gösterilen dayanışma ve bunun dayandığı ilkelerin (Macaristan’dan yükselen çatlak sesler sayılmazsa) birlik içinde savunulması dünya ile arasındaki ilişkiyi de değiştirmişti. Gerçi dünyanın gerisi bu savaşı “Avrupalılar” ya da “beyazlar” arasında bir savaş olarak gördüğünden Rusya’nın yaptığını tasvip etmeseler bile Batı’nın yanında durmaya ya da onun yaptırımlarına katılmaya gerek görmemişlerdi. 

İttifak Ukrayna’ya “ne kadar sürerse sürsün destek vermeyi” taahhüt etmiş, ancak “ne gerekiyorsa onu vereceğiz” şeklinde bir taahhüdün altına girmemişti. Birçok askerî gözlemciye göre de savaş tırmanmasın kaygısıyla Ukrayna’nın ihtiyaç duyduğu silahları zamanında vermemek, Rusya'ya saldırma kapasitesine ve özellikle hava kuvvetlerine sahip olması için yardımda bulunmamak, hedefe ulaşılmasını zorlaştırmış, hatta belki de imkansız hâle getirmişti. Bu yılın ikinci yarısında birlik sarsılmaya, sonunda ise “Ukrayna yorgunluğu” iyice görülmeye başlandı. Ukrayna’nın Rusya’ya yönelik karşı taarruzu, hedefine ulaşamayınca çatlak sesler Batı’da yükseldi ve nihayetinde ABD Kongresi, Cumhuriyetçi parti içindeki radikaller nedeniyle; AB ise üyelik adayı ilan etse de Macaristan vetosu yüzünden Ukrayna’yı finanse etmek konusunda geri adım attı. Kaçınılmaz olarak, destekleyici cephede beliren ve derinleşen çatlak, Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı arasında soğuk yellerin estiği Ukrayna içinde de karşılıklı suçlamaların, yolsuzluk iddialarının artmasına, birlik görüntüsünün bozulmasına yol açtı. 

Uzmanlar her şeye rağmen Ukrayna’nın Rusya karşısında 2024 yılında dayanabileceğini, savunmasının Rusya saldırılarını engellemeye yeteceğini düşünüyor. Ancak, Ukrayna’nın savaş çağındaki nüfusunun eridiği, buna karşılık Rusya’nın cepheye sürebilecek daha çok askeri olduğu da biliniyor. Rusya lideri Putin yıl sonunda verdiği geleneksel mülakatta savaş hedeflerinin değişmediğini yani Ukrayna’yı "Nazilerden kurtarmak" ve "dost bir rejimi iktidara getirmek" istediklerini yineledi. Arkasına Çin, Kuzey Kore ve İran desteğini alan, Küresel Güney’in tarafsızlığını sağlayan, ekonomisi daha en az bir yıl orta sınıflara ciddi sıkıntı yaşatmadan savaş yükünü kaldırabilecek durumdaki Rusya’da diktatörlük de giderek koyulaşırken Putin rahatça “dostu” Trump’ın yeniden başkan olmasını bekleyebilir. Ve bekliyor da. 

Avrupa ise olası bir Trump iktidarında ABD’nin Avrupa ile bağlarının ciddi şekilde gevşeyeceğinin farkında değilmiş gibi davranmayı sürdürüyor. Avrupa Birliği’nde Almanya’nın Hamlet-vari kararsızlığı, Orbán yönetimindeki Macaristan’ın takoz koymasına karşı etkili bir politika geliştirilememesi ve sanki Rusya bu savaşı kazanır da Ukrayna üzerinde arzu ettiği hakimiyeti kurarsa Avrupa güvenliği, yaşam tarzı etkilenmeyecekmişçesine bir lakaytlığın hakim olması şaşırtıcı. 

Bu arada Transatlantik ilişkilerde liberal eksen sarsılarak varlığını sürdürürken Viktor Orbán ile Cumhuriyetçi Parti arasında gelişen Atlantikötesi sağcı-otoriter eksen de güçleniyor. Ukrayna’ya yardımın kesilmesi konusunda Orbán ve Cumhuriyetçiler çabalarını Aralık ayında Trump’ı destekleyen Heritage Vakfı’ndaki toplantılarında uyumlu hâle getirmişlerdi.  

Gazze ve liberal değerler iddiasının çöküşü

Yukarıda özetlenen gelişmelerin de işaret ettiği gibi bir yandan gelişmiş ülke demokrasilerinde bile demokratik sistem tehdit altındayken ve dünyanın her yerinde sağ popülist ve otoriter hareketler/rejimler güç kazanırken Batı’nın değerler söylemi de etkisini hızla yitiriyor. Kolonyal dönemin sicilinin daha sık gündeme gelmesi, Covid-19 sırasında aşıların hemen dünyayla paylaşılmadığının ortaya çıkması gibi gelişmelerle, Batı’nın kendi çıkarları söz konusu olduğunda ilkeleri rahatlıkla tepebildiği kanısının güçlendiği bir dünya düzeninde, Gazze’ye yönelik tavır, liberal söylemin içeriksizliğini ve onun koruyucularını faş etti. 

Hamas’ın şu andaki verilere göre 1.200 ölümle sonuçlanan hunhar 7 Ekim saldırısı, örgüt açısından stratejik hedefler içeriyordu: Suudi-İsrail müzakerelerinin sonlandırılması, Mescid-i Aksa’nın koruyucusu olmak, Filistin meselesinde tükenmiş ve meşruiyetini yitirmiş Filistin Yönetimi’nin önüne geçerek kendi siyasal pozisyonunu güçlendirmek. Bunun ötesinde örgütün, hamisi İran’ı ve işbirliği yaptığı Lübnan’daki Hizbullah’ı bilgilendirmediği, ancak desteklerini almayı ümit ettiği anlaşılıyor. Saldırının ardından ilk üç amaca erişildiği ancak destek konusunda yanlış hesap yapıldığı ortaya çıktı. Bir yanlış hesabın da İsrail’in vereceği cevabın geçmiştekilere benzer şekilde sınırlı kalacağının düşünülmesi ve 240 kadar rehinenin bulunmasının caydırıcı işlev göreceğine inanılması nedeniyle yapıldığı söylenebilir. 

Ne var ki asıl çarpıcı sonuç, saatler süren bu saldırının ve tanık olunan vahşetin İsrail devletinin “Yahudileri en iyi ve en başarılı şekilde ben korurum” iddialarını sarsması ve İsrail toplumunun güven duygusunu onarılması güç şekilde zedelemesi oldu. Yaşanan travma, başta Holokost olmak üzere yüzyıllardır birikmiş tüm travmaları bilinç üstüne çıkardı ve İsrail toplumunun mantıklı düşünme becerisini de yitirmesine yol açtı.

İsrail’in olay karşısında verdiği tepki, öfkeden gözü dönmüşlük örneği olduğu kadar, kaybedilen “caydırıcılık” gücünün geri getirilmesi çabasıydı. Çaba beyhude idi ama bu, yıllardır Hamas’ı kollayarak Filistin Yönetimi’ni zayıflatan, bu zayıflığı ve Hamas’ın şiddet düşkünlüğünü de herhangi bir barış arayışına girmemenin mazereti diye dünyaya sunan Başbakan Netanyahu’nun oyununu da bozdu. Yolsuzluk nedeniyle hapse girmemek için iktidarda kalması gereken Bibi, kabinesine iki tescilli ırkçı/faşisti dahi alabilecek şekilde gözünü karartmış ve yargıyı yürütmeye bağlama yolunda adımlarını atmıştı. Bunun sonucu İsrail toplumunun aylar süren ve yüzbinlerin katıldığı protesto gösterileriyle bu değişikliklere karşı çıkmasıydı. 

Hamas’ın saldırısı Bibi açısından kendisini bu cendereden kurtarma imkanını da sunuyordu. Bu kişisel/siyasi hedefle İsrail devletinin kuruluş öncesinden beri düsturu olan şiddete orantısız şiddetle karşılık vermek ve fırsat olursa Filistinlileri dönemeyecekleri şekilde bulundukları yerden sürmek hedefi birleşince ortaya çıkan tablo ise tam bir insanlık faciasını yansıtıyor. En az üçte biri çocuk 20 binin üzerinde ölü, yerle yeksan edilmiş mahalleler, şehirler… Gazze’de yaşayan Filistinlilere yaşayacak herhangi bir alan bırakılmadığı gibi su, gıda ve sağlık hizmetlerinin neredeyse tümden kesilmesi gaddarlığın ve facianın boyutlarını dünya kamuoyu açısından tahammül edilmez bir noktaya taşıyor. Bunlara ek olarak, başıboş bırakılan elleri silahlı yerleşimciler, Batı Şeria’da da bir terör ortamı yaratarak Filistinlileri evlerinden ve köylerinden sürmeye çalıştı ve yüzlerce Filistinliyi de öldürdü. 

Başta ABD olmak üzere Batı dünyasının tanık olunan yıkım ve katliam karşısında aldığı tutum ise “değerlere dayalı liberal dünya düzeni” iddiasını bir riyakarlık duruşu olarak tescil etti. ABD yönetiminin İsrail hükümetini ve ordusunu durduramaması, ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkaması, bu iki devlet arasındaki ilişkinin niteliğini de gözler önüne sererken, AB içinde farklı tutum alan devletlerin varlığı ve toplumların barışçıl kesimlerinin gösterdiği duyarlılık bir ölçüde “hamamın namusu”nu kurtardı. Ancak geneli itibarıyla artık AB de liberal değerlerin vücut bulduğu, ilkeler ve insancıl yaklaşım üzerine kurulmuş bir birlik olduğu iddiasını kolaylıkla öne süremeyecek.

Bu durum önümüzdeki dönemde Çin, Rusya, Hindistan gibi ülkelerin kendilerini daha rahat hissedecekleri, değer ve ilke kaygılarının pek dikkate alınmayacağı, katıksız bir jeopolitik mantığın uluslararası sisteme hâkim olacağı bir gelecek anlamına gelir. Dünya sisteminin işleyişine katkıda bulunan yerleşik kurumların zayıflaması hatta işlevsizleşmesi, büyük güçler arasındaki diyaloğun zayıflığı zaten şimdiden eskilere eklenen yeni sorunların çözümsüz kalmasına yol açıyor. Uluslararası sistem, düzen kurucudan yoksun, kuralları kolaylıkla çiğnendiğinden karmaşaya daha açık hâle gelebilir.

Bu da dünya açısından hayırlı sayılabilecek bir gelişme değil. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Soli Özel

Akademisyen. Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim görevlisi.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak