Türkiye genel özgürlük düzeyi bakımından en yüksek skoru yakaladığı 2010’daki 7.06 puandan gitgide gerileyerek, 2022 itibariyle 5.71 puana ve 165 ülke arasında 130. sıraya düşmüş bulunuyor.

Geçen Bülten’de olduğu gibi bu sefer de siyasî gündemin ön sırasında iktidarla muhalefetin gergin ilişkileri yer alıyor. En azından seçimlere kadar da bu durum değişmeyecek gibi. Ama bu konuya geçmeden önce, Türkiye yurttaşları olarak hepimizi ilgilendiren yeni bir gelişmeye temas etmemiz gerekiyor.

Kuzey Amerika’da yerleşik iki düşünce kuruluşu (Cato Institute ve Fraser Institute) tarafından hazırlanan son ‘’İnsanî Özgürlük İndeksi’’ 27 Ocak günü açıklandı. Buna göre,

Türkiye’nin (2017 verilerini yansıtan) 2018’deki skoru da neredeyse aynı (5.72) olduğuna göre, 5.71 olan güncel verinin bir anlamı, resmen kaldırılmış olsa da olağanüstü halen fiilen devam etmekte olduğudur. Türkiye bu skorla 26. sıradaki Ermenistan’ın, 28. sıradaki [Güney] Kıbrıs’ın, 43. sıradaki Gürcistan’ın, 87. sıradaki Kırgızistan’ın, 107. sıradaki Kazakistan’ın, 113. sıradaki Tunus ve Kuveyt’in, 119. sıradaki Rusya’nın ve 129. sıradaki Katar’ın gerisinde kalmıştır.

Ayrıca, bu verilere göre, Türkiye en düşük notu -genel ortalamasının da altında olan- 3.0 puanla ‘’ifade ve enformasyon’’ özgürlüğünden almış. Türkiye’nin ‘’hukukun üstünlüğü’’ skoru da benzer şekilde 3.8 puanla yerlerde sürünüyor.

Ülkemizin özgürlük ve insan hakları konusundaki bu utandırıcı kötü sicili yurttaşlar olarak bizim için elbette şaşırtıcı değil. Bunu teyit eden olayları zaten hemen hemen her gün yaşıyoruz. En son Türk Tabipleri Birliği Başkanı adlî tıp uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı’nın başına gelenler bunun bir örneği. Malum, Prof. Fincancı Türk ordusunun Kuzey Irak'ta gerçekleştirdiği operasyonlarda kimyasal silah kullanıldığı iddialarının bağımsız heyetlerce araştırılması gerektiğini söylediği için ‘’terör örgütü propagandası yapma’’ suçundan yargılandığı davada nihayet 2 yıl 8 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı.

Öte yandan, geçen yıl Ekim ayında Mecliste kabul edilen ve sözümona ‘’gerçeğe aykırı bilgi’’ yayanların 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırılmasının öngören 7418 sayılı ‘’Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’’ da ifade ve basın özgürlüğüne yeni bir ciddî kısıtlama getirmiş bulunmaktadır. Bu ve benzeri düzenlemeler ile onlara dayalı yargısal kararlar, Türkiye’de ifade özgürlüğünün yerlerde süründüğüne ilişkin uluslararası kuruluşların yukarıda aktarılan tespitinin maalesef doğru olduğunu göstermektedir. Bu Kanun ayrıca kendi platformlarında dile getirilen düşünceler nedeniyle sivil toplum kuruluşlarını da üç yıla kadar hapis istemiyle yargılanma riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Türkiye’nin sicilini bozan diğer gelişmelerin başında Tayyip Erdoğan’ın 3. defa cumhurbaşkanlığına aday olma ve bunun için TBMM’nin seçimlerinin yenilenmesine karar verme niyetinin gündeme getirdiği anayasaya aykırılıklar serisi gelmektedir. Gerçekleşmesi halinde bu girişim, Anayasanın hem bir kişinin cumhurbaşkanlığına ‘’en fazla iki defa’’ aday olabileceğine ilişkin hükmünü, hem de istisnaî olarak 3. defa adaylığın ancak cumhurbaşkanı ikinci görev dönemindeyken yasama organının seçimlerin yenilenmesi kararı alması halinde mümkün olduğuna ilişkin hükmünü ihlâl etmiş olacaktır.

Yürürlükteki sistemde bütün anayasal güçler cumhurbaşkanının kontrolü veya vesayeti altında olduğu için de, öyle görünüyor ki, bu anayasa ihlâllerini engelleyecek -yargısal olanı dahil- hiçbir anayasal organ, mevki veya makam da bulunmamaktadır. Muhalefet ise, Tayyip Erdoğanı seçimlerde yenebileceği umuduyla -ve siyaseten bunun daha isabetli olduğu düşüncesiyle- olsa gerek, bu aykırılığı dile getirmekle beraber onu engellemek için herhangi bir girişimde bulunmak istemiyor gibidir.

‘’Altılı Masa’’da bir araya gelen muhalefetin ana kanadının genel seçimlere giden yolda karşılaşması muhtemel engel bundan ibaret de değildir. İktidar bloğu ‘’başörtüsünü özgürleştirmek’’ aldatmacası adı altında muhalefet için hazırladığı tuzağı da devreye sokulmak üzeredir. Nitekim, muhalefetin iktidar partilerinin teklifini insan haklarına uygun hale getirmek amaçlı önergesi Anayasa Komisyonu’nda iktidar temsilcileri tarafından reddedilmiştir. Bu durumda öyle görünüyor ki, kendi tekliflerinin hiç değiştirilmeksizin referanduma götürülmesini sağlamak ve kampanya esnasında muhalefetin ‘’başörtüsü özgürlüğü’’ne karşı çıktığı propagandası yapmak suretiyle, AKP-MHP ekseni cumhurbaşkanlığı seçiminde muhalefet adayını dezavantajlı duruma düşürmeyi planlamaktadır.

Bu arada Halkların Demokratik Partisi’nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde açılan dava da görünüşe göre iktidar partilerinin beklentileriyle uyumlu bir şekilde devam etmektedir. Yüksek Mahkeme, davalı partinin davanın yargılama faaliyetlerinin seçim sonrasına bırakılmasına ilişkin talebini oy birliğiyle reddetmiş bulunuyor. Bu arada, davalı Partinin 14 Mart’ta sözlü savunma yapacak olmasına bakılırsa, davanın seçimlerden önce karara bağlanması ve ‘’devlet yardımından yoksun bırakma’’ kararıyla sonuçlanması kuvvetli bir ihtimal gibi duruyor.

Yargıdan söz etmişken, Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca’nın Anayasa Mahkemesi’nin ‘’bireysel başvuru’’ları bir tür temyiz incelemesine döndürerek yetkisini aştığını ve ‘’yargısal aktivist’’ bir tutum izlediği yolundaki eleştirilerine de işaret etmek gerekiyor. Yargıtay Başkanının bu çıkışının sadece politik anlamı bakımından değil, Başkan’ın kendi saygınlığı açısından da hoş olmadığını belirtelim. Yargıtay Başkanı böyle yapmakla, rakip olarak gördüğü Anayasa Mahkemesi’ne karşı siyasî iktidarın yanında durduğunu belli etmek ister gibidir. Bu çıkışı Başkanın kendi hukukçu kimliğine de zarar verebilir; çünkü hukukî dayanağı bulunmayan iddialar ileri sürmek suretiyle, hakkında konuştuğu meselenin hukukî mahiyeti hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığı izlenimi vermektedir.

Bu arada, son yıllardaki baskıcı ve kayırmacı siyasetin yol açtığı yozlaşmanın en fazla etkilediği kurumların başında -özellikle açıkladığı güvenilmez enflasyon oranları nedeniyle- Türkiye İstatistik Kurumu’nun geldiği bir süredir yaygın bir kanaat halindeyken, şimdi de Merkez Bankası adına yapılan açıklamalar bu kurumun da aynı kategori içine girmeye aday olduğunu düşündürmektedir. Nitekim, Başkanının 26 Ocak’taki inandırıcılıktan yoksun açıklamasına bakılırsa, Merkez Bankası ana görevi olan fiyat istikrarını sağlamayı tamamen bir yana bırakarak, tam da genel seçimler arifesinde siyasî iktidara destek olma görevi üstlenmiş durumdadır. Gerçekten de Başkan Kavcıoğlu’nun açıklamasına bakılırsa, enflasyon 2023 sonunda %22’ye, 2024 sonunda ise % 9 civarına inecek; öte yandan enerji maliyetleri de hem fiyatların düşmesi nedeniyle, hem de yerli doğal gaz kaynaklarının Mart ayında hizmete girmesinin sonucu olarak enerji ithalatımız da azalacağı için 2023 yılında Türkiye’nin enerji maliyetleri düşecek, hatta bu sayede bütçe carî fazla verebilecektir!

Gelecek Bülten’de buluşmak üzere.

NEREDE YAYIMLANDI?

İLGİLİ OKUMALAR