Selçuk Candansayar

Görsel: Agniya Tolstokulakova
Şiddet, gündelik hayatımızın bir parçası hâline geldi. Her gün onlarca şiddet vakası okuyor, sosyal medya aracılığıyla Türkiye’nin başka bir köşesinde yaşanan bir olaya canlı tanıklık ediyoruz. Şiddetin sıradanlaştığı, kadınların ve çocukların sürekli mağdur olduğu bir dönemde, toplumsal adalet hissi yaralanıyor, güven azalıyor.
Psikiyatri uzmanı Prof. Dr. Selçuk Candansayar ile toplumsal şiddetin yarattığı gerilimi konuştuk. Röportajın kimi yerleri Ursula K. Le Guin’in “Omelas’ı Bırakıp Gidenler” hikayesini hatırlattı. Bir toplumun refahı için feda edilen bir çocuğun sefaleti, Türkiye’nin farklı kesimlerinde yaşanan sessizliği düşündürüyor.
Prof. Dr. Candansayar, “vur abalıya” fikrinin öne çıktığı bir dönemden geçtiğimizi söylüyor ve ekliyor: “Acımasız şiddet, maruz kalanlarda yarattığı yıkım kadar tanık olanları da örseler. Acımasız zalimliğe tanık olanlar maruz kalanın yanında olmaktansa saldırganın yanında yer bulmaya çabalarlar.” Sahiden tepki veriyor muyuz? Ya da verdiğimiz tepkilerin karşılığı ne oluyor? Bu soruların peşinden gittik.
Son yıllarda Türkiye’ye hâkim olan şiddet iklimini, toplumun her kesiminden insanı etkileyen çatışma hâlini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Keşke bu soruya yanıt verirken, evet şiddet iklimi Türkiye’ye son yıllarda egemen oldu diye başlayabilseydim. Türkiye ya da Mezopotomya’dan Balkanlar’a kadar genişleteceğimiz coğrafi alan, kadim tarihten bu yana şiddetle iç içe olan bir bölge. Adorno’nun bir sözü var: “Son tahlilde psikoloji, sosyoloji ve tarih herhangi birine indirgenemez.” Şiddet ve şiddet iklimini salt psikiyatrik, psikolojik kavramlarla ve yalnızca bugüne bakarak açıklayamayız.
Daha görünür oldu diyebilir miyiz?
Evet, günümüzde artan şiddet ikliminin önceki dönemlerden farklı olduğunu söyleyerek başlayayım. Bu farkı anlayabilmemizin yolu ise geçmişe bakmaktan geçiyor. Hitit Barışı, Roma Bizans Barışı, Osmanlı Barışı dediğimiz dönemler boyunca barış, hep kılıç zoruyla kurulmuş ve kılıçla sürdürülmüş. Kurtuluş Savaşı da bir kurtuluş ve kuruluş şiddeti dönemi. Hemen ardından gelen Kürt isyanları ve dinci isyanlar da, Dersim Katliamı da... Demokrat Parti döneminin 6-7 Eylül Pogromu ve sonrasında periyodik askerî darbeler, Maraş ve Çorum katliamları diye sürüp gidiyor bu şiddet. İçinde yaşadığımız coğrafyayı kadim zamanlardan bu yana belirleyen üç değişken var: İsyanlar, göçler ve savaşlar. Bugün de dört yanımızda ve içimizde yıllardır savaşlar var ve bu savaşların neden olduğu göç dalgalarını karşılıyoruz.
İçinde yaşadığımız dönemin şiddet ikliminin anası neoliberal düzense ebesi de 12 Eylül faşizmi. AKP dönemi, işte bu ebenin doğurduğu çocuk olarak kendinden önceki iktidarların şiddet kullanma ve üretme tarzlarını sadece “banalleştirdi”. Recep Tayyip Erdoğan, Baba Bush’un 11 Eylül Saldırısı sonrası söylediği “Ya bendensin ya da düşman” söylemini kendisine şiar edinerek iktidara geldi. İlk günden bu yana “işine yarayan ve sözünü dinleyeni” başka hiçbir özelliğine bakmadan kendinden saydı, diğerlerini ise yine başka hiçbir özelliğini önemsemeden “düşman” belledi. Ne kimse ile uzun süre dost kalabildi ne de kimseyi sürekli olarak düşman diye tanımladı. Yıllardır “Benden olduğun sürece sana her şey mübah ama bana karşı geldiğin anda sana cehennem azabından başka bir şey yok" yönetimi altında yaşıyor toplum.
Şiddet iklimi kavramına en tepede olandan başlamamın bir nedeni var. Sözel ya da fiziksel her türden “zor” eylemini, eylem güçlüden güçsüze doğru olduğunda şiddet olarak tanımlıyoruz. Zayıf olanın kendisinden güçlü olana yönelttiği zor eylemine ise “öz savunma” diyoruz. Özsavunma, hayatta kalabilmek için uygulanan zor eylemi, şiddet ise güçlü olanın boyun eğdirerek, şu ya da bu talebini dayatmak için zayıf olana uyguladığı zor.
Politik psikiyatrinin bize gösterdiği bir gerçek var. İster iki kişi arasında olsun, isterse bir grup ya da toplum düzeyinde olsun şiddet, yukarıdan aşağıya doğru ve tek ilkesi yukarıda olanın yararına olacak şekilde uygulandığında şiddete maruz kalanlar arasında da şiddet bir “iletişim” biçimi olarak yayılıyor. Örneğin bir şiddet ailesinde “baba” eş ve çocuklara şiddet uygularsa, şiddet eşten çocuklara ve çocuklar arasında birbirlerine doğru genişler.
Türkiye’nin son çeyrek yüzyılı yukarıdan aşağıya yönelik şiddetin “aşağıdakiler” arasında yayılıp genişlediği bir dönem olarak yaşandı. Ancak bu iklimin bir “kişi” yüzünden olduğunu söylemek de çok yanlış olur. O kişiyi orada tutanın neoliberal neo-muhafazakar dünya iklimi olduğunu, o iklimin 12 Eylül faşizmi ile soluduğumuz havayı kapladığını da unutmamak gerekir. İşin bu kısmı yani ekonomi politik bölümü ayrı bir tartışma olarak akılda tutulmalı.
‘Saldırganı haklı bularak korunabileceğimizi sanıyoruz’
Güvensizlikle sınanan bir atmosferde yaşıyoruz. Toplumsal olaylarda da bireysel vakalarda da adaletsizlikle karşılaşmak, hem kurumlara duyulan güveni yok etti hem de adaletin tesis edilmesi gereken durumlarda ne yapacağımıza ilişkin bir soru işareti yarattı. Adalet hissinin zedelenmesi nasıl bir soruna yol açar?
Sonuçtan başlayarak yanıtlamaya çalışayım. Adalet hissinin zedelenmesi, gücü yetenin gücü yettiğine kendi adaletini dayatması sonucunu verir. Ama daha önemli bir sonucu daha vardır. Birine gücünü yettirebilmek için daha güçlü olana giderek “en güçlü olana yanaşma eğilimine” neden olur.
Acımasız şiddet, maruz kalanlarda yarattığı yıkım kadar tanık olanları da örseler. Acımasız zalimliğe tanık olanlar maruz kalanın yanında olmaktansa saldırganın yanında yer bulmaya çabalarlar. Bu olağan insan zayıflığı ve şiddetin yol açtığı korkunun eseridir. Şiddete maruz kalanı savunmaya kalkmak aynı şiddete maruz kalma riski taşıdığından saldırganı haklı bularak kendini koruyabileceği yanılsamasıdır.
Çok yalın örnek, cinsel şiddete maruz kalan kadına, "O da öyle giyinmeseydi" diyen hemcinslerinin ruh hâlidir. "Öyle yapmasaydı maruz kalmazdı" derken ben öyle yapmıyorum demeye getirir insan. En çok da kendisine. Neden böyle? Çünkü acımasız şiddet, gerçekten ölüm korkusu hissine neden olur ve ölümden korkmak insanidir.
Peki korkmak ve tanık olmak bir yerde insanı zayıflatır mı?
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul Ambarlı Limanı'na giden eylemciler, İsrail merkezli şirketlere ait konteynerleri taşıyan TIR'ların önünü kesti. Hazine ve Maliye Bakanlığı, 5 milyon lirayı aşan vergi ve ceza borcu bulunan "vergi yüzsüzleri" listesini yayımladı.
02 Kas 2024

İLGİLİ OKUMALAR


