70’li yılların Ankarası’ndan Buenos Aires’e

Uzun bayram tatilini bolca okuyarak geçirme hedefi koymuştum kendime. Benim için tatilin bir diğer anlamı şehir koşuşturmacasında okumaya zaman bulamadıklarımı veya kafa yoramadıklarımı okuyabilmek. Ve şansıma, okuduğum hemen her kitap çok güzeldi! Son çıkanları listeme eklemeden temmuz ayını bitiremezdim, "Kaplanın Sırtında" ve "Raziye" merakımdan su gibi akıp giden ve tadı damağımda kalan ikili oldu.
Abdullah Aren Çelik'i ilk kez okuduğum ve yerli edebiyatımızda nadir bulunan bir tür olan distopyadan bahsetmek için "Yediler Teknesi," üzerine konuşmak istediklerim arasına giriyor. Kendisiyle ilk kez bu roman sayesinde tanıştım. Her ne kadar distopya edebiyatı okumaktan pek keyif almasam da yazarın kalem ve kurgusunun gücü beni çok etkiledi. Rüyaların kurguya kattığı derinlik, kemik imgesinin farklı bölümlerde, önemli noktalarda karşımıza çıkışı, bazı bölümlerin farklı kişilerin gözünden anlatılması ve çok katmanlı bir yapıya sahip olması edebi olarak beni o kadar doyurdu ki içerdeki kasvetli havayı bile unutuverdim.
Daha önce “Bir Zamanlar Hayat Bizimdi” ile tanıştığım Marian Izaguirre’nin yeni romanı yine aynı samimiyet ve akıcılıktaydı, kalemini çok sevdiğim yazarlar arasına yerleşti kendisi. Bence insan ilişkileri konusunda çok özel bir gözlem yeteceği var, yaşanan duyguları tüm gerçekliğiyle geçirmeyi çok güzel başarıyor. Yaşadığı coğrafyadan izleri de aralara o kadar doğal bir şekilde serpiştiriyor ki hem anlatılan hikâye sizi bir koldan sarıyor hem anlatış biçimi. Hani bazı kitaplar vardır, biraz masalımsı, biraz kırılgan, su gibi akıp gidenlerden, işte tam öyle. Paramparça olan bir ilişkinin gölgesinden sıcacık bir hikâye doğuyor, romanın karakterleri günlük hayatta tanıyabileceğimiz yakınlıktaki kişilere dönüşüveriyor.
Ben bu zamana kadar nasıl Selçuk Baran okumamışım diye sorup duruyorum kendime... Bir yazarı ilk okuyuşta bu kadar sevdiğim çok nadir olmuştur, bu isimlerden biri de kendisi oldu. Dili kullanmadaki ustalığı, sosyal ve toplumsal analizler yapma kabiliyeti ve yarattığı karakterlerle bizden bir hikâye anlatmış. Kitabın farklı bölümlerinin farklı karakterlere yoğunlaşması çok akıcıydı. Kültürel kodlarla yaratılan bir aşk hikâyesi, derinleştikçe içine çeken bir sürüklenme hâli, çaresizlikler, toplumsal baskılar, kopuşlar ve tüm bunların ortasında ayakta kalan bir kadının duygularını kontrol etme çabasının hikâyesi diyebiliriz bence.
Georges Perec okumak, bence bir otobiyografinin gölgesinde ilerlemek demek. Hatta Yeni Roman ve sonrasında Oulipo'da kuralları yıkarak kelimelerin içine saklanması da bu yüzden. Bu kaçış kendi hayatında küçükken yıkılan aile bağlarının yası. Kelime oyunları, yaratılan yeni kurallar da bu yasın gizli tarafı, içine saklanacak bir alan yaratma çabası Perec'in... Normalde yazarların hayatını sonradan araştırıp romanla bağ kurmaktan çok hoşlanırken Perec'te bu tam tersi oluyor. Bazı satırlar Perec'in geçmişinin izini ayna gibi yansıtıyor. Kaybettiklerinin yerini kelimelerle doldurmaya çalışan birinden başkası hayatta uyurgezer gibi yaşamayı bu kadar iyi anlatamazdı. "Uyuyan Adam” hayatta uyur gezer gibi yaşamayı kabullendiği ve belleği reddettiği noktalarla, hayatındaki kırılma anlarını kesiştirerek beni etkilemeyi fazlasıyla başardı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
☀️ Bu hafta bir Cunda-Ayvalık gezisi eşliğinde yaz rüzgârı gibi oradan oraya savuran bir kitap seçkisi okuyacağız!
06 Ağu 2022

YAZARLAR

1Kitap1Mekan
Gerek klasik, gerek modern edebiyattan kitap önerilerimi ve birçok yeni mekan tavsiyemi 1Kitap1Mekan bültenimde bulabilirsiniz!
İLGİLİ OKUMALAR


