ABD siyasetinde geçmişin izleri: Trump neyi temsil ediyor?

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Nobel ödüllü Amerikalı romancı William Faulkner’in en çok hatırlanan sözlerinden birisi Bir Rahibe İçin Ağıt (Requiem For a Nun) romanında geçer: “Geçmiş ölmedi. Hatta geçmiş bile değil” (The past is not dead. It’s not even the past.) Faulkner’in söylemek istediği, geçmişin izlerinin, tarihin etkilerinin bugün yaşananlarda her zaman bir uzantısının bulunduğudur. Sonuçta geçmişe ait olduğu, artık dönemeyeceği düşünülen cereyanlar, alışkanlıklar, beklentiler, düşünce kalıpları ya da siyasi tercihler, koşullar oluştuğunda saklandıkları yerlerden çıkıp bugünün gelişmelerine damga vurabilir.
Giderek dünyanın yabana atılamayacak bir kesiminde artan bir tedirginlikle beklenen ABD Başkanlık seçimleri yaklaşırken bu ülkenin geçmişini tanımlamış özelliklerin hem iç hem dış politikasında daha belirginleştiğini görüyoruz. Şu sıralarda ABD’de tanık olunanlar, kullanılan dil ve simgeler ve nihayetinde Cumhuriyetçi Parti’nin başkan adayı olmasına kesin gözüyle bakılan Donald Trump’ın dış politika söylemi, bugünün gerçeklerini yansıttığı kadar geçmişin derin izlerini de taşıyor.
Amerikan sağ siyasetinin bugünkü dilinin ve siyaset tarzının izleğini, tarihçi Richard Hofstadter’in 60 yıl önce yazdığı ünlü makalesi “Amerikan siyasetinde paranoyak tarz”da (The paranoid style in American politics) bulmak mümkün. Üstelik Hofstadter, makalesini insanları algoritmalarla en aşırı çizgilere iten sosyal medya yönlendirmesinin söz konusu olmadığı bir zamanda yazmıştı. Bugün için Trump’ı destekleyen ya da Trumpçılığın kitle desteğini oluşturanların siyasete yaklaşımında hâkim olan gerçeküstü anlatılar o dönemde de var. Katolik Kilisesi'nin menfur emeller peşinde koşmasından, bugünlerde Amerikan devletinin komünist pedofiller tarafından yönetildiğine, belli bir tarihten sonra yapılmış bilgisayarların hard diskinde şeytanın gizlenebileceğine, Masonlar ve illuminati’nin komplolarına, Birleşmiş Milletler’in komünist komploların örgütü olduğuna kadar uzanan, paranoyak düşüncelerle beslenen bir kafa yapısı ABD tarihinde her yüzyılda kendisini gösteriyor. Hofstadter, Amerikan sağının kendisini hep kaybeden tarafta görme eğiliminin altını çizer:
“Amerika onların ve onlar gibilerin elinden alınmıştır. Ama onlar ülkeyi yeniden ele geçirmeye ve son ihanet eylemini engellemeye kararlıdırlar. Eskinin Amerikan erdemleri kozmopolitler ve entelektüeller tarafından eritilmiştir; eski rekabetçi kapitalizmin sosyalist ve komünist entrikacılar tarafından altı oyulmuştur. Eski ulusal güvenlik ve bağımsızlık hain komplolarla yok edilmiştir.”
Yazının sonlarında doğru Hostadter şu tespitleri de yapar: "Amerikan deneyiminde etnik ve dinî çatışmalar bu türden militan ve kuşkucu kafaların en çok odaklandığı meselelerdir, ancak sınıf çatışması da bu enerjiyi harekete geçirebilir.”
O zaman da beyaz Amerikalıların belli bir kesiminde “Memleket elden gidiyor”, "Beyazların hâkimiyeti sarsılıyor", "Siyahlar (o zamanlar tabii ki zenciler deniyordu) güç kazanıyorlar, yerimize geçecekler" korkusu hâkimdi. Bugün de hâkim. Trump’ın 2016’da seçimleri kazanmasında pek çok unsurun yanı sıra açıktan veya satır aralarında “Amerika beyazdır” mesajını vermesinin de etkisi vardı. 1960’larla aradaki fark, bu kez gerçekten Amerikalı beyazların nüfus içindeki mutlak çoğunluklarını önümüzdeki 20-25 yıl içinde kaybedecek olmaları. Ancak Trump’ın siyah ve Latin kökenli, genelde Demokratlara oy veren kitleden de giderek artan oranda destek aldığına dikkat etmek gerekiyor. Bu durumda aslen okumuşlarla az eğitimliler, kozmopolit kentlilerle çeperde veya taşrada yaşayanların hem kültürel hem de sınıfsal çatışmalarının bugünkü siyasi tabloya etki yaptığını söyleyebilmek mümkün. Gene de Trumpizm esasen beyaz orta yaşlı beyaz erkeklerin öfkesinin hareketi.
Ülkedeki derin kutuplaşma ve kültür savaşı, siyasette ve idarede parçalanmış bir tabloyu ortaya çıkarıyor. Bu parçalanma, sistemi kilitliyor. Radikalleşen Cumhuriyetçi Parti’nin giderek daha otoriterleşmesi, demokratik normlardan uzaklaşması, içindeki makul ve uzlaşmacı siyasetçilerin tasfiye edilmesi siyasi krizi daha da derinleştiriyor. Tam da bu nedenle tekrar Başkan olursa intikam alacağını açık açık söyleyen Trump’ın bir kez daha seçilmesi, Amerikan sistemindeki meşruiyet krizini derinleştirip, otokratik eğilimi de güçlendirecektir.
Trump, NATO, Rusya
İçeride otoriter bir rejim kurma peşinde koşacak olan Trump’ın dünyaya bakışı ve söylemi de aslında Amerikan dış politika geleneğindeki çok güçlü iki damarın izlerini taşıyor: Tecritçilik (isolationism) ve tektaraflılık (unilateralism). 2. Dünya Savaşı sonrasında çoktaraflı bir kurumsal yapı içinde liberal dünya düzeninin kurucusu ve koruyucusu olan ABD, tarihsel geleneğin Amerikası değil. Amerikan toplumunun önemli bir bölümü Soğuk Savaş sırasında destek verdiği liberal düzenin özellikle son 30-40 yılda ekonomik olarak kendi refahını kemirdiğini gördükçe buna karşı sert bir tepki geliştirmeye başlamıştı.
Böyle bir ortamda, 11 Eylül saldırılarının şokuyla teröre karşı küresel bir savaşa başladığını ilan eden Bush yönetimi, ülkeyi taşıyamayacağı bir yükün altına soktu. Bush’un ABD’nin kurduğu sistemin kurum ve kurallarını hiçe sayarak, önemli müttefiklerini dinlemeden ve afaki hedefler peşinde giriştiği Irak macerası hüsranla sonuçlandı. Afganistan’da 20 yıl kaldıktan sonra iktidar, 2001’de devrilen Taliban’a teslim edildi. Ortadoğu’da yeni bir düzen kurma hayalleri hüsranla sonuçlandı.
Tüm bunların sonucunda Amerikan toplumu dünyanın bekçisi olmaktan vazgeçilmesini isteyerek, yeni müdahalelere karşı tavır aldı. Yani Amerika’nın kendi içine dönüp kendi meseleleriyle uğraşmasını talep etti. Chicago Council on Global Affairs’in araştırmalarına göre 1974’ten 2020’ye kadar "ABD’nin dünya meselelerinde aktif bir rol oynaması gerekir" diyenlerin oranı %67-68’de sabitlenmişken, bugün bu oran %57’ye düşmüş. Cumhuriyetçi seçmenin %53’ü "artık dünya ile uğraşmayı bırakalım" demeye başlamış.
Trump da bu eğilimin sözcüsü oldu. Bir yandan ABD’yi dünyaya ekonomik ilişkiler dışında fazla müdahil olmayacak bir çizgiye çekerken, Amerikan sağının hiçbir zaman hoşlanmadığı çoktaraflılık, uluslararası kurumlar içinde hareket etme pratiklerinden de vazgeçti. ABD’yi pek çok uluslararası anlaşmadan çekti. Atlantik İttifakı’na yönelik antipatisi, ülkesini NATO’dan çıkarmak istemesi, tecritçi ve tektaraflı hareket etmeyi tercih eden geleneklere dönüşü simgeliyordu. Son konuşmalarında Rusya bir NATO ülkesine saldırdığı takdirde o ülke savunmasına yeterince para harcamıyorsa onu savunmayabileceklerini, hatta Moskova’yı teşvik edeceğini söylemesi de bu çizginin bir yansımasıydı.
Batı biterse...
Trump’ın seçimlerdeki olası rakibi Joe Biden ise farklı gelenekleri temsil ediyor. Dış politikada Atlantik İttifakı’na bağlı, Çin ile rekabetinde ABD’nin Asya ülkeleriyle bağlarını ve ortaklıklarını geliştirmeye çalışıyor. İçeride sanayi stratejisi odaklı bir korumacılık, sosyal demokratımsı bir bölüşüm ve Amerikan toplumunun çeşitliliğini muhafaza etmek gibi hedefleri var. Ekonomik olarak ülkeyi imrenilecek bir noktaya getirmesine rağmen toplumsal desteği yüzde 40’ın altında. Yaşı, daha doğrusu enerjisiz görünümü nedeniyle, ekonomideki başarısına rağmen kendi partisinin seçmenleri de dahil olmak üzere yeniden aday olmasını istemeyen geniş bir kitle var.
Gene de bazı gözlemciler, ekonomik durum seçim zamanı iyi olursa Biden’ın seçilme şansının tahmin edilenden yüksek olacağını savunuyorlar. Ancak İrlandalı gazeteci Fintan O’Toole’un yazdığı gibi aslında bu seçimde Amerikan toplumu bir kişi için ya da ona karşı oy verecek: Trump.
“Seçimler Başkan hakkında değil rakibi hakkında bir referandum gibi yapılacak. Biden çok yaşlı olduğu izleniminden/yargısından kurtulamadığına göre kendi platformunun savunuculuğunu yapmakta zorlanır. Sonunda Biden’in kampanyası kendisinin Trump olmadığı gerçeği üzerinden yapılacaktır.”
Ancak Gazze savaşı, Biden’ı iktidara getiren geniş seçmen koalisyonunu parçaladı. Araplar, Müslümanlar, ilericiler, genç ve liberal Yahudiler, önceki seçimde tek dönem Başkan olacak diye onu destekleyen gençler, bu savaştaki tutumundan dolayı kızgınlar. Bunun da ötesinde Biden; İsrail Başbakanı Netanyahu’ya söz geçiremeyen, katliama son verdirmeyen, en son Refah şehrine saldırıları bile engelleyemeyen bir başkan konumunda. Böylesi bir durumda iyi giden bir ekonomi bile Biden’ın seçilmesine yetmeyebilir. O zaman da dünya Trump ile bir kez daha yaşamaya mahkum olacaktır. ABD’yi sevmeseniz, hatta nefret etseniz bile dünya sisteminden kendisini koparan ve yükümlülüklerini yerine getirmeyen bir ABD’nin bıraktığı boşluğun kolay doldurulamayacağını kabul etmek gerekir. O doldurulamayan boşluk da dünya düzeni açısından uzun sürebilecek bir fetret devrinin habercisi de sayılabilir.
1948 yılında yapılan Başkanlık seçimlerinde Chicago Daily Tribune gazetesi "Dewey, Truman’ı yendi" manşetiyle çıkmış; seçimi Truman kazandığı için de iyice madara olmuştu. Bu nedenle daha seçimlere 9 ay varken Trump’ı muzaffer ilan etmenin gereği yok. Biden durumu toparlayabilir; çok riskli de olsa Demokratlar bir başka aday çıkarabilir; Trump tehlikesi bağımsız seçmeni veya ılımlı Cumhuriyetçi seçmeni harekete geçirebilir; giderek Trump’a yanaşmaya başlayan sermaye kesimleri bundan vazgeçebilir ya da giderek daha fazla saçmalayan Trump kendisini imha edecek hatalar yapabilir.
Kesin olan tek şey, Amerikalıların bu seçimlerde hangi geçmişlerini tercih edeceklerinin, dünyanın gidişatını belirleyecek önemde olduğudur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR




