Arnavutköy’de Taze Çilek!
Mehmet Selahattin, 13 Haziran 1931
Meyvelerin içinde çiçeğe en yakın olan bilin bakalım hangisi? Bilemedinizse ben söyleyeyim: Çilek!
Evvela çiçek gibi baygın bir kokusu vardır. Sonra o kadar naziktir ki bir parça örselediğiniz gibi parmaklarınız arasında dağılıverir. Sanki yemek için değil de sadece koklamak için yaratılmıştır. Doğrusu çileği pek severim. Amma reçelini filan değil, kendisini.
Çilek deyince hatıra ilk gene yer Arnavutköy’dür. Nedense Arnavutköy’ün çileği İstanbul’da bir anılır. Yedikule’nin marulu, Bayrampaşa’nın enginarı, Kemer’in patlıcanı, Silivri’nin yoğurdu ne ise Arnavutköy’ün çileği de odur. Kendi kendime “Haydi,” dedim. “Bu cuma da Arnavutköy’ün tarlalarında bir çilek safası yapalım. Ne kadar olsa çileği taze yemenin zevki başkadır. Sonra fiyatça da biraz düşkün olur belki.”
Son evler bittikten sonra dere kenarını takip eden yılankavi bir yol başlıyor. Arnavutköy’den çilek tarlalarına giden bu yeşil yolda otomobilli, bisikletli, yaya yahut hayvan üstünde yolculara rastlıyorum. Tarlalara gidenler ve tarlalardan dönenler. Dönenlerin ellerinde mutlaka çilek dolu birer sepet var.
Omuzlarında sırığa geçirilmiş bir sürü sepetle koşarak önümden geçen çıplak ayaklılara bakıyorum. Hepsi de sağlam, taşı sıksa suyunu çıkaracak gürbüz delikanlılar. Bu kadar acele etmelerinin sebebi var: Çilekleri Arnavutköy pazarına yetiştirecekler. Çilek bu, fazla durmaya gelmez ki! Üzerinden yirmi dört saat geçti mi hayrını gör!
Şoför bir aralık dedi ki:
“Ayazma’dan öteye yol yok. Mutlaka tarlalara gidecek misiniz?”
“Değil mi ya?” dedim. “Buraya kadar gelmişken…”
On dakikaya varmadan Ayazma’ya geldik. Burası Arnavutköy’ün çilek borsası. Tarlalarda işlerini bitiren çilekçiler bu Ayazma önünde toplanıyorlar.
“Hristo toptan 37.5’a satmış.”
“Yok canım! Bileydim kapatırdım. İyi tarladır onun tarlası.”
“Pandeli’ninki fazla yağmur yedi, kulak asma!”
“Hişş bana bak! Altı sepet ayır, götüreceğim.”
“Dediğim gibi amma. Aşağı vermem.”
Ayazma’nın mini mini bir kır kahvesi var. Karşıki ağaçlıkta Rum çocukları salıncak kurmuş sallanıyorlar. Burada olgun bir çilek kokusu ile âdeta şuruplanan bir hava içinde hep çileğe dair laflar işitiyorsunuz.
“Böyle giderse fena işler. Balıkpazarı’nda 35 kuruşa çilek satıyorlar.”
“Sava, oğlum! Daha bu çilekler kaç gün sürer dersin?”
“Belli olmaz. 15-20 gün, belki bir ay.”
Çıtır pıtır bir Rum kızı çilek pazarlığı ediyor:
“Posa ine?”
“Peninda kuruşaki.”
“Tiley more!”
Kız fiyatın yüksekliğinden ürkerek çekildi. Taşın yerinde ağır olduğunu bir kere daha öğrendim. Ucuz çilek almak için buralara kadar gelenlerin ya …..** yok ya parası çok! Tarlada toplatmak için çileğin okkası 45 kuruş arasındadır. Hâlbuki çileği mahalle bakkallarında bile bu fiyata bulabilirsiniz. Çilek yetiştirmek anlatılanlara göre pek kolay iş değil. Bir sene ekilen fide ancak iki(nci) seneden sonra mahsul verirmiş.
Bir nevi çilek komisyonculuğu yaptığı anlaşılan kahveci, Ayazma’nın şır şır akan çeşmesinden doldurduğu bir bardak su ile bir fincan kahveyi önümüze getirdikten sonra daha iskemlemizi ısıtmak kısmet olmadan soruyor:
“Osmanlı istersiniz yoksam karışık olsun?”
Rengi açık, kokusu nefis fakat o nispette çabuk ezilen cins çileğin ismi hâlâ Osmanlı! Bunu eski Osmanlılara bir aralık soracaktım. Verecekleri cevap belki şu olurdu: “Biz Türkleşemedik ki çileklerimizin adını değiştirelim!”
Ayazma’nın önü gittikçe kalabalıklaşıyor. Yalnız hoşa gitmeyen bir şey var: Konuşulan lisan Rumca, şarkılar Rumca, hatta çileği bile sokaklarda Rumca satıyorlar. Dönüşte ele ele vermiş ip atlayan Arnavutköy’ün yerli …..** ile karşılaşıyorum. Sepeti görünce birisi sordu:
“Ne kadar aldınız?”
“Okkası 50 kuruş.”
Mavi gözlü, sarışın bir kız bu.
“Po pop po po…” diye söylendi. “Çok pahalı aldınız!”
Acaba kendi dudaklarından çileğin daha ucuza satın alınabileceğini mi söylemek istiyordu?
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
**Gazetedeki hasardan dolayı bu kelimeler okunamamıştır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
çilek borsası, arnavutköy, mega revma, makyajlı meyve, ayazma
28 Haz 2022

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR


