Bir millet, iki devlet: Azerbaycan-Türkiye ilişkileri neden gerildi?

Azerbaycan’daki okul kıyafeti düzenlemesiyle başlayan tartışma, kısa sürede laiklikten İsrail’le ilişkilere uzandı. Bakü’nün Türkiye’den gelen eleştirilere sert yanıtı, uzun süredir biriken bir rahatsızlığı da açığa çıkardı. Peki iki ülke arasındaki gerilim nasıl bu noktaya taşındı?
Bir millet, iki devlet: Azerbaycan-Türkiye ilişkileri neden gerildi?

Baba Aliyev’in artık hepimizin kafasına yer etmiş, kısacık ama içi gerçekten dolu sözüdür "Biz bir millət, iki dövlətik." Sözün kaynağı, Azerbaycanlı şair Bahtiyar Vahapzade’nin şiirine dayanır ama sloganlaştıran isim Haydar Aliyev olmuştur.

Aynı milletiz gerçekten. Bizler Azeri sözünü çok kullanırız ama yanlıştır; gerçek Azeri halkı, İran’da yaşayan, Türk kökenli olmayan bir halktır. SSCB döneminde, 1930’lu yıllarda bilinçli bir tercih olarak, Türk soylu halkların arasındaki bağı unutturabilmek amacıyla Azerbaycan vatandaşlarının kimliklerinde yazan Türk sözcüğü çıkarılmış, günlük kullanımda “Azeri” sözü tercih edilmeye başlanılmış, Türk kimlikleri unutturulmaya çalışılmış. Bizim de kolayımıza geldiği için biz de kullanmaya başlamışız ve dilimize yerleşmiş. Doğrusu Türk, Azerbaycan Türkü.

Etnik kökene bakacak olursak bizden bile fazla Türk olduklarını söyleyebiliriz. Akkoyunlu, Karakoyunlu devletleri, Şah İsmail’in Safevileri bugünkü Azerbaycan’ın temelini oluşturur. Azerbaycan Türkü dediğimizde kimseyi kendimize benzetmeye çalışmıyoruz, gerçekten aynı milletiz, mezhepsel inanç farklılığı var ama kökenimiz Türk… Tamamilə Azərbaycan dilində danışmağa başlayanda hər şeyi başa düşməkdə çətinlik çəkə bilərsiniz ama bizi zorlamaz, bizimle konuşurken genelde Türkiye Türkçesi ile konuşurlar.

  • Şunu da belirtmekte fayda var ki, Azerbaycan halkının büyük çoğunluğu için Türkiye gerçek anlamda kardeş ülkedir; sosyal yaşam, diziler, müzikler, giyim-kuşam hemen her anlamda iç içe geçmiş bir ilişki söz konusu.

Bu yakın ilişkilere rağmen son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında gerilim yükseldi. Türkiye’den gelen ilk eleştiriler, Azerbaycan’daki okullarda uygulanan kıyafet kuralları ve başörtüsüne yönelik kısıtlamalar hakkındaydı. Bu uygulamalar, Türkiye’de başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının kısıtlandığı 28 Şubat dönemine benzetildi. Ardından eleştiriler Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerine uzandı. Azerbaycanlı üst düzey yetkililerden de bu eleştirilere sert yanıtlar geldi. Peki ne oldu da iki ülke arasında böyle bir tartışma başladı?

Sovyet geçmişinin etkisini taşıyan Azerbaycan’da devlet, Sünni ya da Şii ayrımı yapmaksızın dine mesafeli yaklaşıyor. Komşusu İran’ın dinî bağlar üzerinden ülkede nüfuz kurma çabaları da Azerbaycan yönetiminin bu konudaki hassasiyetini artırıyor. Din hiçbir zaman öncelik olmamış, hatta mevcut iktidara karşı kullanılabilecek muhalif bir unsur olarak değerlendirilmiş ve kontrol altında tutulmaya çalışılmış.

Ancak son yıllarda, Türkiye’de iktidar eliyle etkinliği artırılmaya çalışılan dinî inancın etkileri, bizden etkilenmeye açık Azerbaycan’da da görülmeye başlandı. Azerbaycan’da iş yapan Türk iş insanları ve görev yapan Türk yetkililer de Türkiye’de alıştıkları yaklaşımın burada da kabul göreceğini varsayarak dinî kimliklerini öne çıkarmaya başladılar.

Türkiye’den giden bazı iş insanları, Azerbaycan’da yer edinmek için ticari faaliyetlerinin yanı sıra dinî kimliklerini de öne çıkardı. Örneğin ülkede Türk iş insanlarının kurduğu iki ayrı örgüt bulunmasına rağmen, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) üyesi şirketler ayrı bir çatı altında örgütlenme yoluna gitti. İran’dan çok Türkiye'nin sosyal yaşama ve inanca yönelik etkileri artınca da Azerbaycan yönetimi duyarlı olduğu bu konuda bazı önlemler alma gereksinimi duydu.

Azerbaycan’ın gözünde Türkiye’yle ilişkilerin önemi ve Karabağ’ın ve işgal altındaki toprakların kazanılmasında Ankara’nın verdiği destek, Azerbaycan yönetiminin bu gelişmelere uzun süre hoşgörüyle yaklaşmasında etkili oldu. Ancak son yıllarda dinî hareketlerin ve laiklik karşıtı eğilimlerin güçlenmesi, yönetimi bu alanda önlem almaya yöneltti.

Azerbaycan’da 2010 yılında da benzer girişimlerde bulunulmuş ama gelen tepkiler üzerine geri adım atılmıştı fakat bu sefer rahatsızlık daha ileri boyutlara ulaşmış olmalı ki tepki geleceği bile bile harekete geçildi. Yönetimin Karabağ zaferi sebebiyle kendini daha güçlü hissetmesi ve gelecek tepkilere karşı koyabileceğini değerlendirmesi de burada etkili olsa gerek.

Bu yılın Temmuz ayında Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in onayladığı bir değişiklikle “millilik ve laiklik”, eğitimin temel ilkeleri arasına eklendi. Ardından öğrencilerin kıyafet kurallarının bu ilkelere göre düzenlenmesi kararlaştırıldı. Yeni kurallar Eylül ayında uygulanmaya başlayınca da tartışmalar alevlendi.

Uygulama başlar başlamaz, devletin sıkı denetimi altında genellikle temkinli bir yayın çizgisi izleyen Azerbaycan medyasının bir bölümü, düzenlemeyi “başörtüsü yasağı” olarak gündeme taşıdı. Türkiye’de iktidara yakın medya da bu yorumu benimseyerek uygulamaya yönelik eleştirileri “Azerbaycan'da 28 Şubat zulmü hortladı!”, “İslam beldesinde inanç özgürlüğüne darbe vurmaya kalkan vesayetçi zihniyet yeniden sahnede!” gibi başlıklarla dile getirdi.

İnanç özgürlüğü üzerinden başlayan tepkiler, kısa sürede Azerbaycan’ın İsrail’le yakın işbirliğinden de dem vurmaya başladı. Türkiye’de muhafazakar, iktidar medyası tarafından Azerbaycan yönetimine karşı sorumsuzca bir eleştiri bombardımanı başlatıldı. Azerbaycan yönetiminin kararına yönelik tepkiler, resmî çevreler tarafından üst düzeyden dile getirilmemiş, medya düzeyinde kalmışken bile Azerbaycan tarafı bundan yeterince rahatsız oldu ve Aliyev de yanıtını kısa bir süre içinde, gayet açık ve net bir şekilde verdi.

Aliyev, Ekim ayı başında, Yeni Azerbaycan Partisi’nin 8. Kongresi'nde yaptığı konuşmada oldukça sert bir çıkış yaptı:

“Herkes yerini bilsin, bizim işlerimize karışmasın, yaşam tarzımıza burnunu sokmasın ve bize yol göstermesin. Herkes kendi halkının ve devletinin derdine düşsün.” 

Tartışmasız bu sözler doğrudan Türkiye'deki iktidar yanlısı medyada çıkan yazılar veya sosyal medyada yayımlanan mesajlara yönelikti.

Aliyev’in konuşmasında dile getirdiği eleştirilerin tamamı Türkiye’ye yönelik değildi. Önemli bir bölümü, yıllarca Azerbaycan’ın önüne engeller çıkaran ABD, Avrupa ülkeleri ve Rusya’yı hedef alıyordu. Türkiye’ye yönelik mesajını ise iki noktada aramak gerekiyor: Yukarıda aktardığımız Azerbaycan’ın içişlerine karışılmaması gerektiği mesajı ve her şeyin bedelinin ödendiği yönündeki sözlerinde.

  • Türkiye’de hem yönetimin hem de toplumun anlamakta zorlandığı bir nokta var: Türkiye’nin üstten bakan tutumu ve yorumları, Azerbaycan’da hem yönetim hem vatandaş nezdinde çok büyük rahatsızlık oluşturuyor.

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç yıl önce İsrail'i hedeflediği bir konuşmada “Karabağ’a girdiğimiz gibi İsrail’e de gireriz” demesi, Azerbaycan tarafında anında rahatsızlık yaratmış ve tepki almıştı. Çünkü Türkiye’den önemli bir destek almışlardı ama savaşta ölenler Azerbaycanlı kardeşlerimizdi. Mücadele onların mücadelesiydi. Destek tamam, minnet tamam ama sahiplenmek yanlıştı.

Ayrıca Aliyev’in konuşmasında belirttiği gibi, silahların ve desteğin karşılığı önemli ölçüde ödenmişti. İsrail, Rusya, Beyaz Rusya’dan tedarik edilen askerî sistemlerin yanı sıra Türkiye’den de tedarik edilen sistemler olmuştu ve hâlâ oluyor ama bunların paraları, bazan gecikerek de olsa ödeniyor. Verilen siyasi ve askerî desteğin karşılığında ise Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yönlendirilen büyük şirketlerin hemen hepsine Azerbaycan’da büyük hacimli projeler verildi; milyarlarca dolarlık iş yapıyor bu şirketler. Yıllardır piyasa koşullarından ucuza aldığımız doğalgazdan da kimse bahsetmiyor.

Gerginlik niye tırmandı?

Temmuz ayında başlayan tartışmalara, Aliyev’in konuşmasının öncesinde de sonrasında da Türkiye’deki resmî çevrelerden belirgin bir tepki gelmemiş; rahatsızlık daha çok medya üzerinden dile getirilmişti. Hatta hükümet sözcüsü Ömer Çelik, 7 Ekim’de iki lider arasındaki dostluğu vurgulayarak sosyal medyada Azerbaycan’ı hedef alan söylemlerin AK Parti veya hükümetle hiçbir ilgisi olmadığını belirtmişti.

  • Ancak son dönemde tablo değişti. Cumhurbaşkanı danışmanları ve AK Parti milletvekilleri de eleştirilere katılınca, tepkilerin liderliğin bilgisi dahilinde olduğu anlaşıldı. Azerbaycan tarafı da bu kez doğrudan adres belirterek yanıtını iletti.

Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) tarafından yayımlanan ve oldukça uzun tutulan açıklamada, açık ve net bir şekilde AK Parti ismi verilerek tepki gösteriliyordu.

“Ancak son dönemde Azerbaycan'a karşı yürütülen bu bilgi kampanyasının daha saldırgan, sistematik ve açıkça iftira niteliği kazanması, özellikle de Türkiye Cumhurbaşkanı Başdanışmanı sıfatını taşıyan bir kişinin ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin böyle bir kampanyaya katılması, konuya açıkça tepki göstermemizi zorunlu kılmaktadır."

Azerbaycan’ın kendi okullarında uygulamaya koyduğu bir kılık kıyafet yönetmeliği, kısa sürede ortamı gerdi ve iki ülke arasındaki dostluğu sarsmaya başladı. Demek ki ya dostlukta problem varmış ya da uzun bir süredir biriken, halı altına süpürülen rahatsızlıklar.

Azerbaycan 1991 yılında kazandığı bağımsızlığı sonrası çok badireler atlattı çok sıkıntılar çekti. Rusya desteğinde Ermeni birlikleri, önce Dağlık Karabağ bölgesini sonra etrafındaki yedi bölgeyi işgal etti ve bu işgal 30 yıldan uzun sürdü. Bir milyondan fazla Azerbaycan vatandaşı işgal altındaki topraklardan göç etmek zorunda kaldı. İktidar mücadeleleri oldu. Ne zaman ki Haydar Aliyev iktidarı ele geçirdi, Azerbaycan yavaş yavaş toparlanmaya ve yolunu çizmeye başladı.

Türkiye, 1992-93 yıllarında, Süleyman Demirel hükümeti döneminde net bir tavır koyarak ve garantörlük hakkını kullanma tehdidi ile Ermeni-Rus güçlerinin Nahcivan’a ilerleyişini durdurdu, Nahcivan’a lojistik destek verdi ve Azerbaycan’dan kopuk bu özerk cumhuriyetin ayakta kalması sağlandı. Peki sonra ne oldu? 1995’te Haydar Aliyev’e karşı düzenlenen darbe girişiminde Türkiye’den bazı yetkililerin de adı geçti. Sahip çıkıyor, destek veriyor, ardından Azerbaycan’ın bizim dümen suyumuza girmesini bekliyoruz. "Küçük kardeş muamelesi" denen tam da bu.

Haydar Aliyev döneminde imzalanan petrol anlaşmaları gelir getirmeye başlayana kadar Azerbaycan ciddi ekonomik sıkıntılar yaşadı. Özellikle işgal edilen topraklardan kaçmak zorunda kalanlar için bu dönem çok ağır geçti. Türkiye’nin sağlayabildiği maddi destek ise sınırlıydı. Elimizi çekmedik ama elimizden de çok şey gelmiyordu. Verebileceğimiz yeterli silah yoktu; imkanlarımız geliştiğinde ise silah satışına yöneldik. Bazılarını satabildik, bazılarını Azerbaycan’a yönelik silah satış kısıtlamaları ve üçüncü ülkelerin koyduğu engeller nedeniyle satamadık. Çünkü Azerbaycan ambargo altındaydı, bizim ürettiklerimiz de sadece bizim değildi maalesef.

Bugün Azerbaycan’la yakınlığını eleştirdiğimiz İsrail ise bu süreç boyunca Bakü’ye silah sağlamayı sürdürdü. Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye çalıştığı dönemde de İsrail’in desteği devam ediyordu. Bu yakınlığın İsrail açısından hem siyasi hem tarihî nedenleri vardı. Azerbaycan’ın İran’a komşu olması ve Tahran’la yaşadığı gerilimler, İsrail’e stratejik bir avantaj sağlıyordu. Bakü’yle ilişkilerini geliştirirken İran’ı daha yakından izleme imkanı da buluyordu. Ancak iki ülke arasındaki ilişkinin bir de tarihî boyutu vardı.

Türkiye’de Karabağ’ın geri alınmasını anlatırken kendi İHA ve SİHA’larımızı öne çıkarıyoruz. Oysa İsrail yapımı insansız hava araçları ve kamikaze dronlar da savaşta önemli rol oynadı. İki ülke arasında, İsrail tasarımı araçların Azerbaycan’da üretilmesini kapsayan bir işbirliği de vardı. Bu katkıyı pek konuşmuyoruz zira bu ilişki bizi rahatsız ediyor; iktidar çevrelerinin eleştirilerinde "sözümüzün dinlenmemesi" öne çıkıyor.

Azerbaycan-İsrail ilişkisi uzun bir konu, başlı başına bir yazı konusu ama kısaca şunu belirtebiliriz: Dünyanın en eski Yahudi yerleşimlerinden biri Azerbaycan topraklarında yer alır ve Azerbaycan’da yaşayan, yerel Yahudi bir topluluk vardır. Kızıl Kasaba, dünyada İsrail ve ABD dışında, sakinleri tümüyle Yahudi olan tek yerleşimdir. Kısacası İsrail ile Azerbaycan ilişkisi sanılandan daha derin ve köklü, tarihî bir ilişkidir ve bizim bunları bilmeden, tamamen güncel siyaset üzerinden bu ilişkiye yüklenmemizin Türkiye-Azerbaycan ilişkilerine faydası olmayacaktır.

Yeni Azerbaycan Partisi’nin (YAP) açıklamasında da bu ayrım vurgulanıyor:

“Millî Lider Haydar Aliyev'in ortaya koyduğu 'Bir millet, iki devlet' ilkesi, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin manevi ve siyasi temelini oluşturmaktadır. Ancak bu tarihî ifadenin anlamının çarpıtılmasına izin verilemez. Burada söz konusu olan tam olarak bir millet ve iki bağımsız devlettir. Bu ilke hiçbir koşulda bir devletin diğerinin iç işlerine müdahale etmesine, kendi siyasi ve ideolojik yaklaşımlarını diğerine kabul ettirmesine dayanak oluşturmaz.”

Türkiye’nin yeni bir gerilime ihtiyacı yokken dost ve kardeş dediğimiz bir ülkenin içişlerine müdahale etmeye kalkıyoruz. Azerbaycan yönetiminin meseleyi nasıl gördüğünü anlamamız gerekiyor: Laikliği vurgulayan bu yönetim, dinin siyasi etkisinin artmasını kendi iktidarına yönelik bir tehdit olarak değerlendiriyor. Türkiye’den gelen açıklamaların protestolara destek olarak algılanması, bu kaygıyı büyütüyor. Hatta bu tutum, bir rejim ihracı girişimi olarak bile yorumlanıyor olabilir.

Türkiye’den verilen destekle mevcut gerilim ve gösteriler tırmanırsa Bakü, bunu doğrudan kendi iktidarına yönelik bir müdahale olarak görebilir. Geçmişte, 1995’te Haydar Aliyev’e karşı düzenlenen darbe girişimiyle ilgili iddialarda, Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı Ayvaz Gökdemir’in de adı geçmiş; Gökdemir'in Azerbaycan'a girişi yasaklanmıştı. Bugün de sosyal medya üzerinden bu işe müdahil olan yetkililer için de benzer bir durum gündeme gelebilir. Gerilimin sürmesi, Azerbaycan’da faaliyet gösteren iş insanlarımıza ve ticari ilişkilere de zarar verebilir.

Bir milletiz ama iki tam bağımsız devletiz. Bunu akıldan çıkarmamakta fayda var.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Birol Oğuz

1966 Ankara doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimimi Ankara'da, üniversite eğitimi İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamladı. 1991 yılında Tekofaks A.Ş. de başladığı iş hayatını daha sonra Aselsan A.Ş. de sürdürdü. 1993-97 yılları arasında Özbekistan, 2014-17 yılları arasında Azerbaycan'da yerleşik olarak görev yaptı. 2017 yılında, Aselsan Bakü Şirketi Genel Müdürlüğü görevinden emekliye ayrılarak Antalya'ya yerleşti.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR