Bir yangının külünü: Tatavla yangını ve Tatavla’nın 'Kurtuluş'u

Aytek Soner Alpan'ın istos yayın'dan çıkan "1929 Tatavla Yangını ve Tatavla’nın 'Kurtuluş'u" kitabı, ezilenlerin kentsel tarihine önemli bir katkı sunuyor.
Bir yangının külünü: Tatavla yangını ve Tatavla’nın 'Kurtuluş'u

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Aytek Soner Alpan’ın 1929 Tatavla Yangını ve Tatavla’nın “Kurtuluş”u adlı kitabı, Mayıs 2024’te istos yayın tarafından yayımlandı. Yayınevinin aşağıdan ve gündeliğin tarihini yazan eserleri biraraya getiren “mikroistoria” serisi içinde yer alan çalışma, ezilenlerin kentsel tarihine önemli bir katkı sunuyor.

Alpan, Önsöz’de bir dizi tesadüf ve karşılama sayesinde başlayan araştırmanın bugün elimizde tuttuğumuz kitaba nasıl dönüştüğü anlatıyor. 2007’de Atina’da kurulan zemberek, 1929 Tatavla Yangını'nı bugüne getirecek şekilde işliyor. Yangın ve hemen ertesinde ulusal basında ortaya çıkan milliyetçi velveleyi yakından takip eden kitabın ilk bölümü, bugün orman yangınları ertesi imara açılan koylardan Haydarpaşa’nın işlevsizleştirilmesine kadar şahit olduğumuz felaket yoluyla dönüştürme/soylulaştırma stratejisinin erken Cumhuriyet döneminde nasıl uygulandığını titizlikle aktarıyor. 

Yazar, Tatavla Yangını'nı kentsel ve ulusal mekanın yeniden kurgulanması ve ulusal kimliğin inşası açısından araçsallaştırılan bir felaket olarak tarif ediyor. Alpan’ın ifadesiyle “İstanbul’da Rum kimliğiyle özdeşleşmiş bir mahallenin 9 saat içinde neredeyse tamamen yanmasıyla sonuçlanan” yangın, bugünün Kurtuluş’unun maddi hayatında hâlâ etkisini devam ettiren mülksüzleştirme ve yerinden edilme dalgalarının başlangıcı olarak kabul edilebilir. 

Kitapla yaklaşık olarak eşzamanlı olarak +90 haber kanalının Youtube sitesinde yayınlanan “İstanbul Kurtuluş’ta Komşuluk: ‘Semt kültürü beni içine çekti’” adlı video da bu sürekliliğe örtük bir şekilde işaret ediyor. Kurtuluş’ta mahalle kültürüne ve komşuluk ilişkilerine odaklanan videoda semtin “organik tarihçisi” Hüseyin Irmak şöyle diyor: 

"Kurtuluş, özellikle 20. yüzyılda ciddi hüzün biriktirmiş bir yer. Ve bu da kendi semt mirasında bir madde olarak var. Ve herkes aslında bu hüznün nedenlerini de biliyor, yaşadığı kederin nereden kaynaklandığını da biliyor ve sonuçlarını da biliyor aslında."

Hüzün kadar curcunanın da muhiti olan Tatavla’nın Kurtuluş’a dönüşümünü tarihsel bağlamı içerisinde değerlendiren Alpan’ın çalışması 21 Ocak 1929’un hemen ertesinde başlayan ve Akşam gazetesinde 24 Mart’ta yayımlanan “Canileri hatırlatan bir isim... Emanet Tatavlanın ismini değiştirmeğe karar verdi – Bundan sonra Tatavla caddesinin ismi Kurtuluş caddesi olacak” başlıklı özel habere kadar geçen yaklaşık iki ayı kapsıyor. Bu haberle birlikte muhiti tarihî bir semt yapan Tatavla adı, buradaki Rum varlığını ve tarihini silmek istenircesine Kurtuluş olarak değiştiriliyor. 

Burada vurgulanması gereken önemli bir nokta var. Adı değiştirilen yer ne bir idari birim ne de bu değişimin idari bir kaydı var. Tatavla mekansal sınırları pek de belirgin olmayan fakat içinde yaşayanlar kadar orada yaşamayan diğer kentliler için de belirgin toplumsal ve kültürel farklılığa işaret eden bir semtin adıdır.

Aytek Soner Alpan'ın istos yayın'dan çıkan "1929 Tatavla Yangını ve Tatavla’nın 'Kurtuluş'u" kitabı.

Cem Behar, Osmanlı kentsel sisteminde bir semte ait olmanın “her zaman daha yüksek bir soyutlama düzeyi gerektirdiğini” ve semt bilincinin “şehrin diğer muhitlerine göre gerek coğrafi gerekse sosyal statü açısından bir konumlandırmaya muhtaç” olduğunu belirtir. Yani semt muhayyel bir mekandır ve hayal edildiği yere kültürel bir değer atfeder. Bu sebeple Behar bir semti diğerinden daha prestijli kılan, semtler “arasında gerçek veya hayâlî bir hiyerarşiden” söz edilebileceğimizi yazar (27). Alpan’ın çalışması semt olarak tabir edilen bu soyut mekansal işaretlemenin Tatavla özelinde “aşağıdan” ve “yukarıdan” nasıl kurulduğunu gösteren ipuçlarını barındırıyor. 

16. yüzyılda bir Rum mahallesi olarak kurulan Tatavla bir tür mekansal otonomiye sahiptir; burada ikamet etmek için Rum Ortodoks milletinden olma şartı getirildiği söylenir. Alpan’ın aktardığına göre bu nedenle “Gâvur Tatavla” ya da “Küçük Atina” olarak anılan semt, kimi araştırmacılara göre Rum proletaryasının yaşadığı bir “getto”dur (aktaran Alpan, s. 19). 

Tatavla’nın “Yeşilköy’den, Şişli’den, Aksaray’dan, Kumkapı’dan, Pangaltı’dan ve İstanbul’un daha pek çok köşesinden kılık değiştirmiş, maskeli, makyajlı binlerce insan[ın] kâh tramvayla kâh yürüyüş kolları oluşturarak” (s. 105) vardıkları karnavalı meşhurdur. Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nde “Beyoğlu’ndan rumlar, tatlı su frenkleri, kadınlı erkekli maske takarak, yüzlerini unlara, kırmızılara boyayarak” Tatavla’ya varışını aktardığı “Apukurya Maskaraları” maddesi yer alır (s. 106-107). Dolayısıyla, Tatavla karnavalıyla ve meyhaneleriyle tanınan, bu sebeple biraz da "hafifmeşrep" görülen, çoğunlukla Rum emekçilerin ikamet ettiği bir semtidir. 

Bu kültürel ve sınıfsal kompozisyon yangın sonrasında mekanın tehlikeli addedilerek damgalamasını kolaylaştırır. Kitabın ikinci kısmını oluşturan “Bir Cemaatin Seksüel Olarak Tahayyülü: ‘Tatavla Dilberi Sokrati’” başlıklı bölümde, bu damgalamanın heteroseksist eril ulusal kimliğin oluşturulması bağlamında nasıl işlediğini göstermesi açısından oldukça önemli. Bu mekansal damgalama stratejileri, takip eden dönemlerde semtin yerleşik nüfusunun devlet zorunun farklı biçimleriyle yerinden edilmesini meşrulaştırır. 

6-7 Eylül 1955, 1964 Rum Tehciri ve 1974 Kıbrıs Harekatı gibi politik ve toplumsal felaketlerle Rumlar semti terk etmek zorunda kalır. Semt 1960’lardan itibaren Anadolu’dan göç eden yeni nüfusla (özellikle Erzincan ve Sivas) “Türkleşir.” 1990’larda Cihangir’den sürülen seks işçileri ve zorunlu göçle İstanbul’a yerleşen Kürt nüfusu takiben, 2000’lerin başında Afrika ve ardından Suriyeli göçmenlerin de gelmesiyle semt bugünkü hâlini kazanır. 2010’larda Kurtuluş “kozmopolit” bir semt olarak adeta yeniden keşfedilir, giderek beyaz yakalı “yeni orta sınıf”ın yerleşimine sahne olur.

“Gâvur İzmir”in yakılıp yıkılmasından birkaç yıl sonra, kuşaklar boyunca İstanbul’un tanınmış muhitlerinden biri olarak anılan “Gâvur Tatavla”nın korku saçan kabadayıların ve evde bomba üreten canilerin ikamet ettiği, homoerotik arzuların arsızca yaşandığı bir semt olarak damgalanarak ulusun mekansal inşasına katkıda bulunmasını anlayabilmek için yangın ve ertesindeki gelişimlerin tarihselleştirilmesi oldukça önemli. 

Tam da bu sebeple Alpan, Tatavla Yangını'nın araçsallaştırılmasını, 1923 Nüfus Mübadelesi’nden arta kalan mal-mülk sorunlarıyla ve kentsel mekan ile iktisadi ilişkilerin millileştirilmesi süreciyle birlikte düşünmeyi öneriyor. Yazarın ifadesiyle “siyasal alanın Türk milliyetçiliği tarafından üstbelirlendiği bir atmosferde” vuku bulan yangın, ulusal mekanın yeniden tahayyülü suretiyle ulusal kimlik oluşumunu pekiştiriyor ve “oluşturulan ‘fetih’ atmosferiyle” azınlıkların yaşam alanlarının gasp edilerek yıldırılmaları amacıyla bir fırsat olarak “değerlendiriliyor” (s. 18). 

Alpan’ın ağırlıklı olarak ulusal basında yer alan haber ve köşe yazılarını değerlendirdiği titiz araştırması, bu tarihsel bağlam içerisinde medya eliyle milliyetçi hislerin nasıl mobilize edildiğini gösteriyor. Alpan’ın aktardığı Necmettin Sadık Bey’in Akşam gazetesinde yayınlanan “Bir Zihniyet” başlıklı başyazısında bu millî hisler şöyle tanımlanıyor:

"Memlekette görülen “milli taassup” dedikleri ruhî halet de, Türkiyeyi ecnebi istilâsından, ecnebi esaretinden, kapitülâsyonlardan kurtaran kuvvetin membaı olan duygulardır. Bu hislerin bizde, diğer memleketlerden fazla olması, tarihî vak’aların muhafazai mevcudiyet kaygusunu şuurumuzda daha kuvvetli bir şekilde yaşatmasından ileri geliyor (s. 45)."

Alpan’ın araştırması bu hislerin sağlam “maddi temellere” dayandığını da gösteriyor. Yazar “milli taassup”un örneğin, mübadeleye tabi nüfus tarafından terk edilen emval-i metrukenin miktarı ve her iki ülkede mübadeleden muaf tutulan établi toplulukların sayısı ve sahip olduğu mülklerin mülkiyeti üzerine anlaşmazlıkların arttığı dönemde yükseldiğini gösteriyor. Bu mülkler arasında örneğin Prodromos Bodosakis Athanasiyadis’e ait olan Pera Palas Oteli ya da Aleksandris Siniosoglu’nun sahibi olduğu Taksim Stadyumu gibi paha biçilmesi oldukça zor olanlarla birlikte Tatavla çevresinde sahipsiz oldukları gerekçesiyle Hazine’ye devredilmek istenen 50’den fazla ev, arsa ve dükkan da bulunur (s. 29).

1929 yangını semtin yerinden edilme ve mülksüzleştirme tarihi açısından oldukça belirleyicidir. Semtin demografisi bu tarihten itibaren düzensiz ve dağınık iskan politikalarıyla fasılalarla değişir. Alpan’ın tarihsel araştırmasının açtığı yoldan ilerleyerek nüfusun dönüştüren politik müdahaleler ile kentleşme süreçlerini birarada okumak bu noktada önem kaznıyor. Bugün semtin ortasından geçen Kurtuluş Caddesi’nin iki yanında kalan Pangaltı ve Feriköy’e doğru uzanan ızgara biçimli yerleşim planının ve bitişik nizam yapı stokunun ortaya çıkışının mekanın Türkleştirilmesiyle olan bağlantısı, üzerine çalışma yapılmayı bekleyen konulardan. 

Bununla birlikte mahalleden peyderpey sürülen Rumların yerlerini Ermenilere ve Anadolu’dan göç ederek “yap-satçı” apartmanlarda kapıcı olarak çalışmaya başlayan nüfusa bırakması yine çalışılmayı bekleyen meselelerden. Bununla birlikte mal ve mülklerin el değiştirmesi kadar Rum topluluğu tarafından biriktirilmiş bilgi, beceri ve maharetlerin de el değiştirmesi de söz konusu. Bugün “gurme Tatavla” olarak anılan semtte yer alan Üstün Palmie ve Nazar gibi pastanelerin Rum ustalardan devraldıkları hünerlerini devam ettiren eski çıraklarca işletildiğini, semtte Paskalya zamanı tüm sokakları kaplayan sakız kokusunun nostaljik bir his değil, maddi bir iz olduğunu da hatırlamak gerekiyor. 

Alpan’ın çalışmasının bir diğer özgünlüğü de Tatavla’nın "Kurtuluş" olarak adlandırıldığı erken Cumhuriyete odaklandığı tarihsel okumasını, semtin 2000’lerde bu sefer Kurtuluş’tan Tatavla’ya dönüşerek küllerinden yeniden doğduğu dönemi de anlamak için bir çerçeve olarak sunması. Günümüzde “hem Rumların hem Türklerin hem Yunanların bir bölümü için geçmişe duyulan nostaljiyi anlatan bir metafor” hâline gelen Tatavla, göçen Rumlar için semtten “ayrıldıktan sonra çatırdayan zaman ve mekân birliğine karşı hissedilen özlemi ve geri dönüş arzusunu” ifade eder (s. 63). Türkler için ise Tatavla, “İstanbul’un kozmopolit geçmişine ve ona yüklenen anlamlara, bu esnada söz konusu dönemin uyandırdığı kişisel çağrışımlara duyulan özlemi anlatmakta ve bu özlem romantik bir yarı-politize anlatıyı oluşturmaktadır” (s. 63).

Alpan haklı olarak her iki nostalji biçiminin de gerçekle bağının oldukça sınırlı olduğunu ifade ediyor. Öte yandan 2000’lerin ortasından itibaren Tatavla’nın, Behar’ın kavramsallaştırmasından yola çıkarak, hane dışındaki sosyal ortamı ve gündelik ilişkileri tarif eden bir mahalle olarak deneyimlendiğini de görüyoruz. Beyoğlu’ndan el çekmek zorunda kalan, Gezi ayaklanması sonrası güçsüzleşerek içine kapanan, pandemi döneminde dayanışmacı bir aradalıklar inşa eden, nihayetinde bir hayat tarzına ve kültürel alana geri çekilen orta sınıflar için Tatavla bir tür “gönüllü getto” hâline gelmiş vaziyette. Bu gönüllü cemaatin kimi dışarıda bıraktığını sanıyorum ancak Alpan’ın tartışmaya açtığı tarihsel kırılmanın olası güncel veçhelerini göz önünde bulundurarak anlayabiliriz. 

Bugün ben dahil çoğu yeni Kurtuluşlu, semti yukarıdan tanzim eden yerinden edilme, mülksüzleştirme ve göç dalgaları sonucunda burada yaşıyor.  Aytek Soner Alpan’ın çalışması bu anlamda, bizleri geçmişin suç ortaklarından ziyade şimdinin sorumlu-sakinleri olarak konumlandırmanın kapılarını aralıyor. Yıllar önce HDP’nin 24 Nisan’ı anmak için Son Durak’tan Kurtuluş Caddesi boyunca duduk ezgileri eşliğinde düzenlediği yürüyüş ve Ergenekon Caddesi tabelasını her 19 Ocak’ta Hrant Dink Caddesi olarak değiştiren inat bu kapıdan geçen örnekler olarak bir çırpıda aklıma gelenler. Diğer yandan Kurtuluş’un milli hafızada hala “gâvur” olarak konumlandırıldığını, toplumsal gerilim dönemlerinde Türk bayraklı grupların semtte boy gösterdiğini, yani semtin bu anlamda “boş bırakılmadığını” da unutmamalı. 

Bitirirken Tatavla’nın tarihinin henüz yazılmakta olduğunu belirtelim. 1929 Tatavla Yangını ve Tatavla’nın “Kurtuluş”u’nu okuyanların, bir nevi fikri takip olarak, yine istos yayından çıkan Hristodulu’nun, Tatavla Tarihi eserini ve ailesi 1960’ların başında Sivas Zara’dan İstanbul’a göç ederek Tatavla’da apartman görevlisi olan Hüseyin Irmak’ın Aras Yayıncılık’tan çıkan Tatavla’dan Kurtuluş’a adlı kitabını okumalarını tavsiye edelim.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

NEREDE YAYIMLANDI?

Aposto KitapAposto Kitap

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

📚 Tatavla'nın 'Kurtuluş'u, Keçeli'nin şiiri

2000 sonrası şiirin en özgün isimlerinden Bülent Keçeli’nin şiirlerini derleyen Murat Üstübal ile erken kaybettiğimiz şairin izlerini sürdük. Begüm Özden Fırat'tan Aytek Soner Alpan'ın yeni kitabının değerlendirmesini okuduk.

21 Haz 2024

1929 Tatavla Yangını

YAZARLAR

Begüm Özden Fırat

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi. Kent ve kültür sosyolojisi, görsel kültür çalışmaları ve toplumsal hareketler alanlarında çalışan Fırat, Commitment and Complicity in Cultural Theory and Practice (Palgrave/Macmillan, 2009), Cultural Activism: Practices, Dilemmas, Possibilities (Rodopi, 2011) ve Küresel Ayaklanma Çağında Direniş ve Estetik (İletişim, 2015) kitaplarının editörlerindendir. Encounters with the Ottoman Miniature: Contemporary Readings of an Imperial Art adlı kitabı 2015’te I. B. Tauris tarafından yayımlanmıştır. Hoşgeldin Lenin (2016) ve Boşluk (2020) adlı belgesellerin yönetmenlerindendir.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta