Biraz kişisel, biraz toplumsal bir hikaye: Netflix, DVD'ler ve raslantısallığın kaybı

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal
Zappa yazarları olarak ortaklaştığımız birçok nokta var: Disiplinlerimiz ortak, perspektiflerimiz birbirine yakın. Ama bir ortaklığımız daha var. Üçümüz de doktoralarımızı yaparken neredeyse on yılımızı Amerika’nın birbirine çok yakın iki küçük kasabasında geçirdik. Eklektik Bülten’in bu bölümünün yazılmasında bu deneyim çok önemli bir yere sahip. Dolayısıyla bu, bir yanıyla da öznel bir yazı. Ayrıca ezoterik bir yazı; çünkü yazının çıkış noktası Netflix’in Eylül 2023 sonu itibarıyla posta üzerinden DVD göndermeye son vermesi.
Ne zaman ve nerede yapıyordu bunu diyeceksiniz? Netflix, Türkiye’ye doğrudan dijital platform servisi olarak girdiği için biz bunu yaşamadık ama şu anda dünya çapında 250 milyona yakın abonesi olan şirket, 1997’de DVD formatında film kiralama şirketi olarak kurulmuştu. Blockbuster gibi önce video kaset, sonra da DVD olarak film kiralayan ve bunu mahallenizdeki dükkanlarda yapan (Amerikalıların deyişiye brick and mortar / tuğla ve harçtan oluşan binalarda iş yapan) devlerden farklı olarak Netflix, DVD’leri evinize postayla gönderiyordu. İzledikten sonra, posta ücreti ödenmiş hazır zarflarla yine posta kutunuza bırakıyordunuz. Üstelik geç kalma cezası filan da kesilmiyordu.
İlk başta DVD’lerin elle paketlendiği küçük bir operasyon olarak başlayan bu iş, kısa sürede büyümüştü. Mühendislik, mekanizasyon ve teknolojiyi etkin ve hızlı bir şekilde kullanan Netflix, kiralık DVD pazarındaki payını hızla artırmıştı. Blockbuster gibi zincirler iflas ederken son 25 yılda milyonlarca abonesine 5 milyardan fazla film gönderdi Netflix. 2007 yılında, bugün bildiğimiz Netflix olma yolunda dijital platform işine girişti.

Fotoğraf: Andrew Marszal
Çok ses getiren ilk işlerinden biri, şu an gözden düşen Kevin Spacey’nin başrolünü Robin Wright ile paylaştığı House of Cards dizisiydi. Platform, sonrasında hızla orijinal yapım listesini genişletti. Aynı anda farklı yapımları da izleyebildiğiniz bir dijital platforma dönüştü. 2010’ların ikinci yarısında ise hızla küreselleşti. Şu anda Rusya, Kuzey Kore, Çin, Kırım, Suriye dışında dünyanın her köşesindeki ekranlarda.
Dönelim küçük kasabaya... Karın aylarca kalkmadığı; kışların soğuk, karanlık ve uzun geçtiği bu kasabalarda en büyük eğlence Blockbuster’a gidip, önce video kasetlerle (sonra tabii DVD’lerle) dolu rafların arasında birkaç arkadaş beraberce dolaşıp konuşarak film seçmekti. Filmi izlemek kadar, rafların arasında aklımızdaki filmin yanındakine bakmak, öbür rafta hiç bilmediğimiz bir filmle karşılaşmak da eğlencenin bir parçasıydı. Açık raf sistemli kütüphanelerde veya kitapçılarda kitap aramak gibi… Aklınızdaki kitabın yanında, karşısında bir kitap bulma olasılığının kendisi işi heyecanlı kılar.
Blockbuster’da, kitapçıda, kütüphanede, genel kategorilerin altında toplanmış filmlerin, kitapların raflardaki yan yanalığı tesadüfidir. Komedi filmleri bölümüne gidersiniz ama onlar alfabetik olarak dizilmiştir. Bazen ilgisiz iki türden film yan yana durabilir. Ya da yabancı birisiyle benzer şeylere bakabilirsiniz. Kitapçıda klasikler altında alfabetik bir sıralamayla kitaplar tamamen rastlantısal olarak dizilidir. Kütüphanelerin numaralandırma sistemi daha sofistike olsa da ortaya yine rastlantısallıklara açık bir dizin çıkar. Dolayısıyla raflar arasında, hele bir de rastgele dolaşıyorsak neyi okuyacağımıza, neyi izleyeceğimize dair kontrolün çok çok büyük kısmını elimizde tutmuş oluruz.
Şimdi Netflix ve benzer kanallar yoluyla film ve dizi izleme deneyimimiz çok farklı. Her an, her şey elimizin altında diye düşünüyoruz ve gerçekten çok şeye ulaşabiliyoruz. Artık salonumuzdaki kanepemize yayılarak istediğimiz zaman film, dizi seyredebiliyoruz. Her hafta dizi beklemek de bitti. Sezon sezon piyasaya sürüldükleri için binge watching yaparak tüm sezonu bir oturuşta izleyebilmek bile mümkün.
Dijital platform işinin film-dizi deneyimini çok değiştirdiği aşikar. Bu işin bir sürü yönü var. Bunlardan biri de kültürel malzemenin elle tutulurluğunun giderek yok olması. Somut birer nesne olarak gazete ve dergiler kayboldu; kasetler çöp oldu; CD’ler kutulara girip depolara kalktı; video kasetler zaten çoktan gitmişti. Ömürleri epey kısa olan DVD’ler de kayboluyor. Yenilerini satın almadığımız gibi biriktirdiklerimizi de atıyoruz.
Nostaljik ve tutucu olmamaya dikkat etmek gerekli tabi. Bir insanın evinde biriktirebileceği filmden, kitaptan, dergiden çok daha fazlasına erişimimiz var ve üstelik bu erişim toplumsal olarak daha yaygın. Ama New Yorker kültür yazarı Richard Brody’nin dijital platformlar yoluyla filmlere erişmenin önemli bir handikapını öne çıkardığı yazısında dikkat çektiği hususu da gözardı etmemek lazım. Brody “Film izlemek ne kadar iyi niyetli olursa olsun büyük biraderin koruma ve gözetimi altında yapılan bir etkinliğe dönüşüyor” diyor. Netflix’in ve Disney Plus, Amazon Prime, Hulu, Apple TV vb. gibi diğer dijital platform şirketlerinin seçkisine mahkumuz bir anlamda.
Bu seçkilerin algoritmalarının ortalama bir seyirciye ulaşmayı garantilemek üzerine kurulu olduğunu da hatırlayalım. Yani popüler olacak, “tutacak” diziler ve filmler çıkıyor karşımıza. Kenar kayboluyor, ulaşılmaz oluyor bu büyük düzlükte.
İşin, tutucu olmadığını düşündüğümüz bir nostaljiyle bizi rahatsız eden; raflar arasında dolaşma pratiğinin, bizi küçük kasabanın dar dünyasının ötesine taşıdığı anları hatırlamamıza yol açan bir yönü daha var. Netflix bize öneriler yapıyor durmadan. “Bu filmi izlediyseniz bunu da beğenirsiniz” diyor; “Bunları sizin için seçtik” diye bize seçkiler sunuyor. İnternet üzerinden kitap alırken aradığınız kitabın altında çıkan “Bu kitabı okuyanlar bunları da okudu” önerisiyle aynı şey. Spotify ve diğer müzik platformlarının yaptığı gibi...
Hayatımız kolaylaşırken tesadüfilikten, seçme hakkımızdan, sıranın dışına çıkma olasılığından, farklı olanla karşılaşmaktan uzaklaşıyoruz. Hannah Arendt’in tırabzansız düşünmek diye tarif ettiği pratikten daha da uzaklaşarak “Aynen,” demeye başlıyoruz, “Aynen öyle…”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
NEREDE YAYIMLANDI?
Dijital platformların kültürel boyutu, gelecek algısı ve Diyarbakır'a uzanan gastronomi zirvesinden bugüne dair üç hikaye.
26 Kas 2023

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



