Bizim için acı çekenler: Poe ve Cézanne'ın izinde

Paul Cézanne, çizeceği görüntüye çalışırken uzun uzun bakarmış. İlk fırça darbesini tuvale indirmeden önce saatlerce... Görüntü bakışları altında eriyip gider, biçimler köşelerini, keskinliklerini kaybedinceye kadar dalıp gidermiş.
Yaşadığı dönemde uzun süre kabul görmeyen Cézanne, görme yasasını bir bilim insanı gibi kendi üstünde deneyler yaparak eğip bükmeye çalışmış ve resim sanatında çok önemli soruları gündeme getirmişti: Gerçeklik nedir? Bakmak ve görmek aynı şey midir? Hepimiz aynı şekilde mi görüyoruz?
Yaşadığı dönemin en önemli icatlarından fotoğrafa Cézanne ve diğer izlenimciler gibi Baudelaire’in de getirdiği en önemli eleştiri şu olmuştu: Gerçeklik, fotoğraftaki gibi durdurulabilen bir şey değildir. Işığın ilkeleriyle var olan fotoğrafın, ışığı bir karede hapsederek yarattığı gerçeklik yanılsamasını eleştirmişlerdi.
- Her şey titrer, dünya sarsılır ve mikro anların içinde bu sarsılmalar sürekli tekrar eder. Öyleyse titreşimler ve neticesinde var olan bulanıklık gerçekliğin kendisi değil midir?
Émile Zola ile çok yakın arkadaş olan Cézanne, arkadaşının romanda var etmeye çalıştığı "bilimsel gerçeklik" ilkesiyle ters düşmüş ve Zola’nın onu bir romanında "gerçeği saptıran ressam" olarak tasvir etmesi üzerine aralarındaki arkadaşlık bitmişti. Bir daha ömür boyu konuşmamışlardı.

The Basket of Apples | Paul Cézanne
Cézanne’ın en bilinen resimlerinden biri olan “The Basket of Apples” tablosunda elmaları şeftali sanabiliriz. Ressam, renklerle bir elmanın kesin kırmızılığı, sarılığı ya da yeşilliğini hemen bize vermez. “Yuvarlak” olan nesnenin çizgileri, çerçevesi yoktur. Gündelik hayatın içinde bir mutfak masasının üstünde duran “o şeye” dalıp gitme hikayesidir bu.
- Burada bir yol ayrımına gelinir: Ya herkesin kabul ettiği gerçeği kabul etmek ya da romantik ve gerçeklikten kopuk damgası yemek pahasına dalgınlık anında ortaya çıkan, titreşen dünyayı resmetmek.
Cézanne, dalgınlık anında zamanın eğilip büküldüğünü hissederek, zihninde oluşan ve başkasının "kurmaca" diyeceği görüntünün "en az başkasının gördüğü kadar gerçek" olduğu iddiasıyla zihnindekini tuvale aktarmaya çalışır. Şöyle söyler:
“Ressamın tüm niyeti sessizlik üzerine kurulmalıdır. Mükemmel bir yankı ol. Manzara yansıtılır, insan olur, içimde düşünür.”
Gördüğü şey ile bedeni arasındaki keskin sınırları yok etmeye çalışmış gibidir. Zihne yansıyan görüntünün bir insana dönüşmesi, onunla konuşuyor olmak, sanılanın aksine sarsak, tembel bir insanın işi değil, üstüne çok emek verilmesi gereken bir şeydir.
Burada duyusal ve sezgisel bilme hâlinin kavgasını vermiştir Cézanne. Tıpkı Edgar Allan Poe’nun hikayelerinde olduğu gibi... Yarattığı öykülere "korkunç," "ürkütücü" gibi sıfatlarla yaklaşılmasına bir çentik atmak istiyorum.
- Poe’nun öyküleri, gerçekten uzak, gerçeği yansıtmayan, olmaz olanın bir anda olması durumunda başa gelebilecek “tuhaf” şeylerin toplamı gibi algılanır. Fakat dile pelesenk "tuhaf" kelimesini biraz açmak istiyorum ki "tuhaf" diye bir torbada eritilen şeyin bir tür "gerçek" olduğunu anlatayım.
Poe, öykülerinde anlattığı karakterleri bilinmeyen, üzerinde durulmayan özellikleri ile anlatır. “Usherlar’ın Çöküşü” öyküsünde anlatıcı, dünyaya kendini tamamen kapatmış, artık gözden uzak bir şatoda yaşayan eski dostuna ziyarete gittiğinde onu şöyle tasvir eder:
“Duyuların acıtıcı keskinliğinden yakınıyordu ancak tatsız tuzsuz yemekleri yiyebiliyormuş, ancak bazı özel dokumaları tenine değdirebiliyormuş. Bütün çiçek kokuları itici geliyormuş, gözleri en solgun ışıkta bile yanıyormuş, yüreğine korku salmayan bazı yatıştırıcı sesler de ancak bazı yaylı sazlardan çıkıyormuş.”
Hayalimdeki Cézanne, bu bölümde Poe’nun tasvir ettiği karakterin ta kendisidir. Artık hayatının son dönemindeki atölyesinde yapayalnız, inatlaştığı sanatını bir nebze olsun kabul ettirebilmiş ama yorgun düşmüş bir sanatçı. Her duyunun tadına varabilmek için atölyesine uzun uzun bakmakla ömür boyu meşgul olmuş ve neredeyse bir sarhoşluk hâlinde ömrünün sonuna yaklaşan biri.
"Duyusal/bedenli yazmak" diye bir kavram girdi hayatıma, özellikle Poe’yu okuduktan sonra. Tıpkı Cézanne’ın duyusal ayrıntılarda yok oluşu ve oradan harika eserler çıkarması gibi...
Poe’nun "Kalabalıkların Adamı" öyküsünde, başlarda gözlemleri soyut genellemelerle sınırlı olan ve kalabalık bir meydanda oturan karakter, hikayenin ilerleyen bölümlerinde yoldan geçenleri kitleler olarak değil; ayrıntılara inerek, titizlikle ve her tavırdaki çeşitliliği özenle görerek incelemeye başlar. Tıpkı Cézanne’ın atölyesinde dalıp giderek gerçeğe zihninde başka bir manzara yaratması ve bunu tuvale aktarması gibi...
Bir dedektif öyküsü olan "Çalınan Mektup" ise çalınanın/bakılanın zaten göz önünde olduğunu anlatır. Göz önündekine bakmaktan bizi alıkoyan şeyin ne olduğunu sordurur. Öyküye başlandığında bütün ayrıntıları gözler önüne serip, her ihtimalin peşine düşer. Okuyucu onunla birlikte bütün ayrıntıları takip etmeye çalışır. Ama çalınan mektup göz önündedir. Sadece bakmak değil, görmek gerekir.
"Marie Rogêt'nin Sırrı" yine bir dedektif öyküsüdür. “Matematiksiz bir şiir mümkün mü?” sorusunu sorar. Cézanne da şöyle der:
“İnsan, ruhların resmini yapmaz. İnsan vücutların resmini yapar ve vücutların resmi iyi yapıldığında, lanet olası ruh—eğer bir ruhları varsa— resmin her yerinde parıldayarak belirir.”
Bu öyküde matematik ile şiirin nasıl birbirlerinin içinde eriyebileceğini gösterir bize Poe. Bunu matematiksel bir şekilde yapar ama bütün ruhlar ayağa kalkar en şiirli hâliyle.
Baştaki “Gerçek nedir?” sorusuna dönmeden Poe’nun “Kara Kedi” öyküsünden de bahsetmek istiyorum. Bu öyküde, çocukluğundan beri hayvanları çok seven ana karakter, bir gün içkinin de etkisiyle kedisine tahammül edemez ve onun tek gözünü oyar. Ertesi gün pişman olur ancak kedi bir süre sonra yeniden ayağına dolandığında ona yine öfkelenir. Kediyi baltayla öldürmeye kalkıştığında araya karısı girer. Bu sefer kedisini de karısını da öldürür ve ikisini de mahzenin duvarlarına saklar. Polisler evi aramaya geldiğinde, duvarların ne kadar sağlam olduğunu göstermek için duvara vurur. Tuğlalar döküldüğünde kedisinin ve karısının ölü bedenleri onlara bakıyordur.
Şok anı kokuların, seslerin, görüntünün yani bütün duyuların keskinleştiği bir an olarak hissedilir. Şokun etkisi geçip dile dökülmeye başlandığında ise çemberler doğmaya başlar. O noktada, en yakındakine aktarılan olayın, başkalarına geçtikçe değişerek kelimelerle sınırlı farklı bir hikayeye dönüşmesi ve buna "gerçek" dememiz an meselesidir. Sosyalleşen bir gerçeklik, paylaştıkça azalan bir hakikat.
O ilk ana gitmeye çalışan ve bunun için acı çekmeyi göze alan iki sanatçıyla karşı karşıyayız. Yaşadığı dönemde sanat çevresi tarafından dışlanan Cézanne, çağdaşlarının aksine mütevazı bir hayat sürmüş; kendisini çalışmak için yapayalnız atölyesine kapatmış. İçki problemi yüzünden bir barın girişinde 40 yaşında ölü bulunan Poe ile ortak bir özelliği daha var: "Başka bir gerçek var" demenin acısını çekmek.
Fotoğrafı eleştiren ve bu yüzden romantik bulanan Baudelaire, Poe için şöyle diyor:
“Utanç duymadan söylüyorum çünkü bunun güçlü bir merhamet ve şefkat duygusundan kaynaklandığını hissediyorum; ayyaş, yoksul, mağdur ve parya Edgar Poe’yu serinkanlı ve erdemli bir Goethe’den ve W. Scott’tan daha fazla seviyorum. O bizim için çok acı çekti.”
Ben de bunu Cézanne için söylemek istiyorum:
“Gözlemlemekle gözetlemenin farkını ortaya koymak için basit nesnelere dalıp giden ve zamanı büken; 56 yaşına kadar tek bir resim satamayan Cézanne’ın resimlerini tercih ederim.”
Cézanne’ın üne kavuştuğunda bile tanınmayan biri olduğu söyler Julian Barnes:
“Yaşamı boyunca duygu ve düşüncelerini saklayan, azla yetinen, mal-mülk edinmekte gözü olmayan, sık sık haftalar boyunca ortadan kaybolan, sınırlı olmasına karşın duygusal yaşamının mahremiyetini titizlikle koruyan Cézanne'ın dünyanın başarı diye adlandırdığı şeylerle ilgisi yoktu.”
Şimdi soruyorum: "Gerçek biraz da bizim için acı çekenler değil midir?"
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Contemporary Istanbul ve Frieze'nin ardından çağdaş sanat fuarları. Sinopale'nin eş küratörleriyle söyleşi. Poe ve Cézanne'ın izinde, bizim için acı çekenler.
28 Eki 2024

YAZARLAR

Nis Tuğba Çelik
2015 senesinde Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2012-2015 seneleri arasında Studio Oyuncuları Tiyatrosu’nda performatif oyunculuk, sahneleme ve sanat tarihi eğitimi aldı. 2016 senesinde Attis Tiyatrosu’nda Theodoros Terzopoulos yürütücülüğünde oyunculuk eğitimi aldı. Bağımsız filmlerde oyunculuk yaptı. Karanlıkta Kanto, Everest Yayınları’ndan 2023 senesinde çıkan ilk öykü kitabı.

Aposto Sanat
Şehri saran yepyeni sergiler, kimi eserleri görmek için son şanslar, performanslar, kültür-sanat projeleri, atölyeler, sanat dünyasından gelişmeler, nitelikli incelemeler ve söyleşilerden oluşan bir seçki.
İLGİLİ OKUMALAR



