Bizim kolektif yalnızlığımız: ‘Almancı kız-TC kız’ atışması

İlk bakışta TikTok’taki anlamsız bir kavga gibi görünse de “Almancı kızlar” ile “TC kızlar” arasındaki tartışma, sosyal medya üzerinden başlayan bir atışmanın ötesinde, on yıllardır süren kültürel, siyasal ve toplumsal gerginliğin de dijital tezahürü oldu. Tartışma, göçmenlerin 60 yıl önce Almanya’ya gittiklerinden bu yana taşıdığı görünmez yükün, kolektif yalnızlığın ve karşılıklı anlaşılamama hissinin de bir simgesi olarak okunabilir.
Bizim kolektif yalnızlığımız: ‘Almancı kız-TC kız’ atışması

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

TikTok'ta "Almancı kızlar" ile "TC kızlar" arasında başlayan makyaj tartışması, bir süredir giderek büyüyor ve artık tartışılanlar da makyajın çok ötesine geçti. Atışmalar, Türkiye’de yaşayan merileee rumuzlu TikTok kullanıcısının Almanya'da yaşayan Türk kadınlarına dair çektiği videoda “Bir kişinin makyajından Almancı olduğunu anlıyorum” demesiyle başladı.

İçerdiği genelleme ve Türkçe diksiyona yönelik alaycı ifadeleri nedeniyle eleştirilen videoya "Almancı kızlar"dan sert cevaplar geldi. Bazıları “TC kızların” fakir olduğunu ve kendilerini kıskandıklarını söyledi. Karşılığında ise Türkiye'deki kızlardan “Annen tuvalet temizledi,” “Siz bu hükümete destek verdiğiniz için biz bu hâldeyiz” ve “Köylüsünüz” gibi yanıtlar geldi. 

İlk bakışta TikTok’taki anlamsız bir kavga gibi görünse de bu videolar, on yıllardır süren kültürel, siyasal ve toplumsal gerginliğin dijital tezahürü aslında. Tartışma, göçmenlerin 60 yıl önce Almanya'ya gelişlerinden bu yana taşıdıkları görünmez yükün, kolektif yalnızlığın ve karşılıklı anlaşılmama hissinin bir simgesi olarak da okunabilir.

Son yıllarda Almancıların büyük bir kesiminin iktidara destek vermesi, muhalif olan Türk kızlarını fazlasıyla kızdırmış olabilir ama aslında her iki taraf da anlaşılmaya, huzurlu vatandaşlar olmaya hasret. Öte yandan zorlayıcı hayat mücadeleleri içinde her iki taraf da özlem duyduğu coğrafyayı idealize etmiş, karşı tarafın acılarına kulaklarını tıkamış durumda.

Coğrafya kaderdir: Göçün kadınlara maliyeti

"Coğrafya kaderdir" özellikle kadınlar için çok geçerli bir cümle. "Dedem, 1960'lı yıllarda Erzincan’ın bir köyünden Almanya’ya, Opel araba fabrikasında çalışmaya gelmeseydi acaba ben üniversite okuyabilir miydim, Sabancı Üniversitesi’nin kapısını görebilir miydim? Londra’da okuyabilir miydim? Kadın olarak bağımsız bir hayatım olabilir miydi? Özgür ve çağdaş bir ülkede yaşayabilir miydim?" diye kim bilir kaç kez düşünmüşümdür.

Ailemden bazı kişiler köyde doğup Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden mezun oldular ancak çocuklarının bugünkü Türkiye’de değil, Avrupa’da bir gelecek kurmaları, benim burada doğmuş olmamın kaderim açısından ne kadar doğru olduğunu göstermiyor mu?

Hayata 1-0 önde ya da geride başlamak

Almanya’da doğan ve ailesi, o liseyi bitirdikten sonra Türkiye’ye temelli dönüş yapan bir arkadaşım bana şöyle demişti:

"Türkiye’dekiler, Almancıların sadece Almanya’da doğdukları için hayata 1-0 önde başladıklarına inanıyorlar."

Evet, Almanya’da imkanlar Türkiye’ye göre daha iyi: Sosyal devlet var, eğitim daha ucuz, demokratik haklarımız var ancak Almanya’da yaşayan yabancı kökenli biri olarak bu imkanları eşit şekilde kullanmanın önünde toplumsal engeller de var.

Almancılar okumak, çalışmak, var olmak için büyük mücadeleler verdi. Bu bir istisna değil, neredeyse bir kural: Yabancı kökenli bir öğrenci, notları iyi olsa bile gymnasium’a gitmek, abitur yapmak istediğinde birçok engelle karşılaşıyor. Aileleri mücadele etmeseydi bu fırsatları da elde edemezlerdi. “Yabancı olarak iki kat emek vermelisin”, Almanya'daki yabancılar arasında yaygın bir söz. 

Biontech’in kurucusu Uğur Şahin, eğitim seviyesi düşük, Anadolu kökenli bir ailenin çocuğudur. Eğer Alman komşuları olmasaydı öğretmenleri bu azimli öğrenciyi hauptschule’ye yani en düşük eğitim seviyesine sahip okula göndereceklerdi. O koşullarda abitur yapamazdı, tıp okuyamazdı ve COVID aşısını bulup Almanya’yı ve dünyayı bu virüsten kurtaramazdı.

'Köylü Almancılar'

Annemin çabası olmasaydı, benim de gymnasium’a gitmem zor olurdu. Notlarım iyi olduğu hâlde öğretmenim, çekingen olduğumu söyleyerek “Bu kız yapamaz” demişti. Yine de gittim ama mücadelem orada bitmedi. Gymnasium’daki bazı öğrenciler beni öğretmenlerime şikayet ediyordu:

"Bu Türk nasıl Almanca dersinde bu kadar iyi not alabiliyor?"

Bazı öğretmenler de orada olmaya hakkım yokmuş gibi davranıyordu. Hatta Yeşiller Partili sınıf öğretmenim, sınıf arkadaşlarıma bazı Almanların ne kadar ırkçı davrandığını söylediğimde Anadolu’dan geldiğim için bana dönüp, “Siz Türkler de Kürtleri ezdiniz” diye bağırmıştı.

Tek tip Türk, tek tip Almancı

Eğitim imkanı olmayan ve ekonomik zorlukları geride bırakmak isteyen bazı insanlar, Anadolu’nun köylerinden Almanya’ya işçi olarak geldiler. Benim ailem gibi... Köylerden gelenler, en cesur olanlardı: Risk alan, hem kendileri hem çocukları hem de gelecek nesiller için hayal kurabilen insanlardı. Almanların milyonlarca Yahudi’yi öldürmesinden yalnızca 16 yıl sonra, ailelerini ve memleketlerini geride bırakıp, dilini bilmedikleri, dinini tanımadıkları yabancı bir ülkeye geldiler.

Şimdi birinci ve ikinci neslin mücadelesi bitmiş olabilir ama Almanya’da doğanların mücadelesi sürüyor. Artık dil sorunu yok belki ama hâlâ kendimizi Almanlara anlatmak zorundayız: “Siz neden başörtüsü takmıyorsunuz?”, “Diğerleri neden başörtülü?”, “Neden Erdoğan’a oy veriyorlar?” gibi sorulara çok sık maruz kalıyoruz. Türkiye’de de benzer sorularla karşı karşıya kalıyorum: “Neden Almancılar bu kadar geri kalmış?”, “Neden Almancılar bu kadar ezilmiş?”, “Neden Erdoğan’a oy veriyorlar?” 

Bu soruların tek bir cevabı yok. Tek tip Türk, tek tip Almancı yok.

Kültürlerini değil, ailelerini korumak istiyorlar

Almancıların neden daha muhafazakar olduklarını açıklamak için sıkça kullanılan bir söylem var: "Almancılar kültürlerini ve geleneklerini muhafaza etmek isterken 60’lı ve 70’li yılların Türk kültüründe kalmışlar." Bu, tam olarak doğru bir tespit değil.

İlk gelenler, Cumhuriyet’in sunduğu ve Ankara’nın öne çıkardığı yaşam biçimini benimsediler: Erkekler takım elbiselerle, kadınlar ise işçi olarak, başları açık bir biçimde çalışmak üzere Almanya’ya adım attılar. Zaten Alevi ya da Sünni fark etmeksizin Türkiye’den kadınları yalnız gönderenler daha modern bir bakışa sahip olanlardı.

Siyasal İslam, nasıl ki Türkiye’de 70’lerde ve 80’lerde etkisini artırdıysa aynı şekilde Almanya’da da camiler üzerinden yaygınlaştı. Zamanla modern aileler bile daha muhafazakar hâle geldi. Bu, işin siyasal boyutu. 

Sosyo-psikolojik boyutta ise aslında Almancı aileler kültürlerini değil, çocuklarını korumak istediler. Türkiye’de bir kızın sevgilisi olması sıradan karşılanabilirken, Almanya’daki aileler için bu durum ciddi bir tehdit hâline geldi. Alman arkadaşlarım 12-13 yaşındayken doğum kontrol hapı alırken, benim ailem erkek arkadaşım olduğunda, erken yaşta hamile kalmamdan ya da okulu bırakmamdan korkuyordu. Bu korkularla baş edebilecek bir pedagojik destek ya da danışmanlık da yoktu.

Ayrıca bu aileler çoğunlukla Alman orta sınıfıyla değil, radikal solcularla ya da Alman toplumunun en alt tabakalarıyla iç içe yaşadılar. Mesela Berlin-Kreuzberg’de yaşayan, kommune'lerde çocuklarla birlikte çıplak yaşayan Almanları gören aileler, bunu "Alman kültürü" sanmış ve bu nedenle koruma içgüdüsüyle çocuklarını daha sıkı denetlemeye başlamışlardı. 

Dışlanmak ve hor görülmek

Almanlar Türkleri dışladıkça, göçmenler modernleşme teorilerine aykırı bir biçimde bu topluma tam anlamıyla uyum sağlamakta güçlük çekti. En Alttakiler kitabının yazarı Günter Wallraff, kendini “Ali” kimliğiyle bir işçiye dönüştürerek Türklerle birlikte Alman fabrikalarında çalıştı. Bir söyleşide bana, Türk işçilerin sık sık Almanları öğle yemeğinde kendi masalarına davet ettiğini ancak Almanların çoğu zaman bu davetleri kabul etmediklerini ve bu tür davetleri genellikle yapmadıklarını anlatmıştı.

Bu dışlanma deneyimini Cumhuriyetçi ve Alevi aileler de bilir; başörtüsü ve dindarlık meselelerini denklemden çıkardığınızda bile benzer öyküler duyarsınız. Üstelik bu deneyimi yalnızca ilk kuşak göçmenler değil, son yıllarda Almanya’ya göç eden, iyi eğitimli ve çağdaş düşünen genç Türkler de dile getiriyor. Berlin’de genellikle kendi aralarında, kapalı sosyal ortamlarda vakit geçirdiklerini; Almanlarla arkadaşlık kurmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyorlar.

Naziler vuruyor, Ankara uyuyor

Solingen, Mölln, ve 2020'de Hanau'da yaşanan ırkçı saldırılar, Türkiye'de hiçbir zaman gündem olmadı. Solingen faciası 29 Mayıs 1993’te yaşandı. Neonaziler, Almanya’nın Solingen kentinde bir Türk ailesinin yaşadığı evi kundakladı. Beş kişi (Mevlüde Genç’in üç kızı, torunu ve yeğeni) yanarak hayatını kaybetti. Bu olay, Almanya’daki Türk toplumunun hafızasında unutulmaz bir yara olarak yer etti. Almanya’da ırkçılığın, kurumsal ihmallerle birlikte ne derece can alıcı hâle geldiğinin simgesiydi. Aradan yıllar geçmesine rağmen, bazı acılar hâlâ taşınıyor. 

Solingen saldırısının yapıldığı bina.

  • Diyeceksiniz ki, "Peki o zaman bu kadar acı yaşamış insanlar neden Türkiye’nin refah içinde, demokratik ve özgür bir biçimde yaşamasına engel oluyor gibi görünüyor?"

Cevap da tam burada saklı. Daha önce hiçbir Türk siyasetçi Almancılara sahip çıkmamıştı. Solingen’deki yangından sonra sokaklara şöyle yazılmıştı:

"Ankara uyuyor, Naziler vuruyor."

Bu ifade tam olarak Almancıların nefret, şiddet ve ırkçılıkla baş başa kalma hissini anlatıyordu. Bu duruşu samimiyetsiz bulabilirsiniz ama sonuçta Erdoğan, Almancıların gözünde onlara seslenen, onları gören, onlara hitap eden bir figür oldu.

Aslı Bayram'ı tanıyor musunuz?

"Bu konunun Almancı kızların makyajıyla ne ilgisi var?" diye sorabilirsiniz. 

Aslı Bayram’ı duymuş muydunuz? Almanya doğumlu, Türk kökenli bir model, oyuncu ve hukukçu. 1994’te Aslı henüz 13 yaşındayken, Darmstadt’taki evinin kapısı çalınır. Babası açar, Aslı arkasındadır. Gelen komşularıdır; silahla ateş eder. Aslı kolundan yaralanır, babası hayatını kaybeder.

Aslı Bayram

Aslı ve üç kız kardeşi hukuk okurlar. 2005’te Miss Deutschland seçilir. Sonra tiyatroda Anne Frank’ı canlandırır, ABD turnesine çıkar. New York Times onu Almanya’nın en iyi oyuncularından biri olarak tanımlar, Anne Frank’ın kuzeni onu tebrik eder.

  • Evet, Aslı Bayram bir Almancı kızı. Ama onun gibi birçok zorluğa ve ırkçılığa rağmen başarılı olan Almancı kızları Türkiye'de tanınmıyor, görülmüyor.

Almancı kızlar ve güzellik algısı

Aslında bugün eleştirilen makyaj tarzı da Almancıların değil, ABD trendlerinin bir yansıması. Contouring, baking, highlighting… Bu teknikler; Pakistanlı, Doğu Avrupalı ve Latin influencer’lardan ilhamla bolca kullanılıyor. Esmer ten, kahverengi saç ve göz, Batılı makyaj markaları tarafından "oryantalist" bir bakışla köpürtülüyor. Öyle ki Douglas'tan Sephora’ya Charlotte Tilbury’den Huda Beauty’ye kadar birçok Batılı ve Ortadoğulu markanın bu tarzı Batı'ya pazarladığını görüyoruz.

Batı’da bronz, Doğu’da beyaz ten güzellik kriteridir. Almancı kızlar ise hep Amerika’ya baktı. 

  • Örneğin influencer Meri’nin makyajı da “oriental” bir estetik taşıyor; Fransız ya da İsveçli kadınlara göre “aşırı esmer”. Meri, gelen tepkilere cevap vermek için Deutschrap eşliğinde “Almancı kız” makyajı yaptığı bir video yayımladı.

Deutschrap bugün Almanya’daki en yaygın müzik türü. Ufo, Haftbefehl, Summer Cem gibi isimler sadece milyonlar kazanmakla kalmıyor; Alman dili ve kültürü üzerinde edebi bir etki de yaratıyor. Alman Feuilleton’lar, Deutschrap’in dili nasıl dönüştürdüğünü tartışıyor. 

Hip hop, New York Bronx’ta dışlanmış grupların bir direniş biçimi olarak doğmuş olsa da Almancılar her zaman kıyafetleriyle, duruşlarıyla bu siyah kültürle özdeşleşti. Eskiden alay konusu olan Almancıların sokak modası bugün Nişantaşı sokaklarında  karşımıza çıkıyor. Tam da bu nedenle, Türk kökenli olmayan, özellikle siyah Almanlar, Almancı kızlara destek verdi. Çünkü bu “Kanak” kültürünü tanıyor, benzer mücadelelerden geçiyor ve Almancı kızları ilham verici buluyorlar.

Almanya’da güzellik malzemeleri pahalı ve erişilmesi zor. Feminist hareket bu alana hep mesafeli yaklaştı. O sektörü ayakta tutanlar ise Türkler, İranlılar, Ruslar oldu. Burada güzel ve bakımlı olmak bir direniş biçimi.

Kadın olmanın farklı hâlleri: Aile baskısı, toplum baskısı ve sınıf çatışması

Almanya’da elbette özgürlük var ama önyargılarla yaşamak, bu özgürlüğü bir şekilde kısıtlıyor. Bu durum özellikle kadınlar için geçerli. Almanya’da aile baskısına karşı büyük bir mücadele veriliyor. "Almancı kızlar" toplumun kendilerine biçtiği “kurban” rolünü reddettiler. Eğitimle, emekle, mücadeleyle o hakları söke söke aldılar. Aynı zamanda aile baskısına ve Türk topluluğunun mahalle baskısına da karşı durdular. Bunun bedelini ailelerinden kopmakla ödemek istemediler. Oysa Almanların bizden beklentisi tam olarak buydu.

Elbette bu kavga, sınıfsal bir çatışma da içeriyor. Bebek’teki, Nişantaşı’ndaki, Bodrum’daki lüks mekanlara gelen bazı Almancılar, işçi ailelerinin büyük başarı hikayeleri yazan, sadece avronun gücüyle değil, çalışarak, okuyarak, mücadele ederek zenginleşen çocukları. Influencer Meri: “Bal gibi gelirler, başka nereye gidecekler?” diyor. Oysa bu büyük bir yanılgı. Türkiye’ye hiç gelmeyip paralarını Ibiza'da, Mykonos'ta, Bali’de, New York’ta harcayan Almancılar da var. 

Bu çocukların birikim yapması için aileleri kendi hayatlarından vazgeçti. Dışarıda kahve içmeden, tiyatroya, sinemaya, restorana gitmeden yaşadılar. Çalıştılar, biriktirdiler, ev ve araba aldılar, ailelerine ve özellikle çocuklarına destek verdiler. Üç kuşaktır süren birikimin sonucudur bu zenginlik. 

  • Ama şimdi bu başarı hikayesinin tadını çıkarırken, Türkiye’deki krizleri görmezden gelmeleri gençleri haklı olarak üzüyor ve öfkelendiriyor. “Bizim mücadelemizi görmüyor musunuz?” diye haykırıyor gençler.

Almancıları idealize etmek, onların Türkiye’yi idealize etmesi kadar yanlış. Almancılar arasında da ideolojik olarak anti-demokrat, faşizan olan ve dinci üstünlük taslayanlar var. Almanya’da yaşayıp ekonomik avantajların keyfini sürerken Almanlara “gavur” diyenler de var. Ama bu küçük bir grup ve onları Türkiye’de Bebek’te, Alaçatı’da, en şık kafelerde göremezsiniz; genellikle birinci ya da ikinci kuşaktan insanlardır.

Nişantaşı’nda veya beach club’larda gördüğünüz Almancı kızların da hepsi masum değil. Didim'de, Bodrum'da, Alaçatı’da çalışan Türk gençlerine, manikürcüye, valeye, garsona nasıl tepeden baktıklarına tanık oldum. Ezilmişliklerini, başkalarını ezerek telafi etmeye çalışıyorlar. Bizim dedelerimiz, babaannelerimiz de böyle ezildiler. Onların hayal kurmaya zamanı yoktu. Bugün Türkiye’deki birçok genç kızın da hayal kurmaya mecali yok.

Türk kızlarına “Avrupai” deyip küçümseyen, cinsel özgürlüklerini savundukları için onlara hakaret eden Almancılar gördüm. Oysa “Avrupai” buldukları özgürlük, Türk feministlerin ve çağdaş kadınların yıllarca verdiği mücadelenin sonucudur. Türkiye'nin batısındaki kadın özgürlüğü, hem coğrafi olarak Avrupa’ya yakın olmaktan hem de bu mücadelelerden kaynaklanıyor. 

Birbirimizi dinlersek…

Her iki taraf da büyük bir özgürlük mücadelesi veriyor. "TC kızları" toplum baskısına, "Almancı kızlar" ise aile baskısına karşı direniyor. Her iki tarafın da anlaşılmaya, kabul görmeye, dayanışmaya ihtiyacı var. Almancı işçiler 2. Dünya Savaşı sonrası verdikleri emeklerle sadece Almanya’yı değil, memleketlerine gönderdikleri dövizlerle ekonomik olarak Türkiye'yi de ayağa kaldırdılar. Ama bu yük çok ağırdı; altında hem ezildik hem de bunu başardık.

Biz Almancılar, annelerimizin ve babalarımızın hayal kurmaya fırsat bulamadan verdikleri emekler sayesinde bugün hayal kurabiliyoruz. Arabayla kız arkadaşlarımızla gezebiliyoruz, yurt dışında okuyabiliyoruz, Türkiye’nin en güzel mekanlarında eğlenebiliyoruz. 

Ama belki de şimdi en çok, Türkiye’deki kızların yeniden hayal kurmasına ve bu hayalleri gerçekleştirmesine destek vermeliyiz. Birbirimizin acısını, yalnızlığını, çaresizliğini, dışlanmışlığını ve aşağılanmışlığını görebiliriz ve belki de sadece biz, birbirimizin yaralarını sarabiliriz. 

Birlikte daha güçlüyüz. Belki de tam bu yüzden bize bu kadar öfke duyuluyor. Daha özgür, daha aydınlık, daha güzel bir Türkiye için, bu öfkeye nefretle mi karşılık vereceğiz, yoksa sevgiyle yan yana mı duracağız?

Evet, hikayelerimiz farklı ama ortak bir özgürleşme ve onurlu yaşama mücadelesi veriyoruz ve bu bizi güçlü kılıyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Çiğdem Toprak

Serbest gazeteci. Frankfurt ve İstanbul'da yaşıyor.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta