Bugünün orta direk hikayeleri: Anlatılan senin hikayendir

Yoksulların daha yoksul, durumu görece iyi olanların da yoksul, nihayetinde herkesin yoksul olduğu bir tablo karşımızdaki. Artık herkesin hikayesi, aynı yoksulluk ve aynı çıkmazda birleşiyor.
Bugünün orta direk hikayeleri: Anlatılan senin hikayendir

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

“Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.”*

1950’lerin Türkiyesi iddialıydı. “Her mahalleye bir milyoner” sloganı siyasetten taşıyor, sokağa ulaşıyor, heyecan yaratıyordu. Bu iddianın tabana yayılmadığı, bir kişinin milyoner olmasıyla ekonominin düze çıkmayacağı kısa sürede anlaşıldı. 1980’lerde dönemin Başbakanı Turgut Özal “orta direk” kavramını hayatımıza soktu ve “Eğer bu direk zayıfsa, ev darbe aldığında çöker” diyerek önemini dile getirdi. Ancak, Özal’ın bahsettiği orta direk de ezilmeye mahkumdu ve yine bizzat Özal tarafından onlara sunulan reçete açıktı: “Benim memurum işini bilir.” 

  • Bu sözün yarattığı tartışmalara binaen bir not düşelim, burada kastedilenin rüşvet olmadığı, memurların köylerinden gelen yardımlarla hayatlarını daha rahat idame ettirdiği ve Özal’ın aslında bunu dediği iddiası var. Sonuca odaklanırsak memurların, maaşla hayatlarını sürdüremediği kabullenilmiş bir gerçek.

2024’ün orta direği

2024’e geldiğimizde, bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız. Türk-İş tarafından hazırlanan Ekim Ayı Açlık ve Yoksulluk Sınırı raporuna göre, dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması tutarı 20 bin 432 lira. Bu rakam, 2023 Ekim ayında 13 bin 683 liraydı. Gıdayla birlikte haneye girmesi gereken toplam gelir tutarıysa 66 bin 553 lira. 

Ne kadar artacağına ilişkin tartışmalar sürse de asgari ücret şu anda 17 bin lira. İki kişinin asgari ücretten maaş aldığı bir hane, Türk-İş’in tespit ettiği açlık ve yoksulluk sınırının 33 bin 553 lira altında kalıyor. Yani ancak dört kişilik bir ailede bütün aile bireylerinin çalıştığı senaryoda açlık ve yoksulluk sınırının üstünde bir yaşam mümkün. 

Peki “orta sınıf” deyince ne anlamalıyız? Konuyu Aposto’ya değerlendiren ekonomist Süleyman Karan, bu çerçeveyi şöyle çiziyor:

“Karl Marx'ın kabaca küçük burjuvazi olarak tanımladığı, kapitalizmin gelişmesiyle proleterleşeğini öne sürdüğü sınıfı, bugün çok daha geniş bir sosyoekonomik kitleyi tanımlamak için kullanıyoruz. Bugün gelir bölüşümüne bağlı yapılan sınıf analizlerinde en alt ile en üst gelir grupları arasında yer alan kesimi içeriyor. 

Marx'ın öngörüsünden farklı olarak yok olmak bir yana, zaman içinde teknokrat, bürokrat, serbest meslek sahiplerinden oluşan, bugün ücretli orta ve üst yöneticileri de kapsadı. Orta üst gelir grubu ile orta alt gelir grubu gibi içinde keskin ayrımlar bulunan geniş bir kesimi temsil ediyor. Biraz fazla genişlediği için, belki şimdilerde Marx'ın o zamanlar dediğini biraz andırır biçimde geçişken bir yapıya bürünmüş görünüyor. 

Hele ki kriz ortamlarında orta alt kesim yoksul kategorisine geçiş yaparken, orta üst gelir grubu da orta ve orta alt gelir grubuna kayıyor. Tabii ki bu gelir gruplarının bir bölümü için geçerli, tümünü kapsamıyor. İçinde bulunduğu sektörden tutun ülkenin ekonomik seviyesine kadar pek çok etmen bu tanımlamaları belirliyor. Söz gelimi Sudan ile Türkiye'deki orta sınıf tanımlaması aynı değil. Yine Çin'deki 400 milyon kişiyi tanımlayan orta sınıf farklı.” 

Alt-orta sınıfın belirleyici özellikleri arasında hayatlarını idame ettirebilecek temel imkanlara sahip olmaları, düzenli gelir elde etmeleri yer alıyor. Bu koşullar altında, Türkiye’de alt-orta sınıf varlığını sürdürüyor olabilir mi?

Ekonomistlere göre, bu soruya verilecek cevap net: Hayır

Mahfi Eğilmez, Kendime Yazılar isimli blog sayfasında bu denklemi “2022 yılında bütün gelir gruplarının gelirlerinde 2021 yılına göre artışlar olmasına karşılık asıl büyük artış en yüksek gelir elde eden grupta yaşanmış görünüyor (%15,7.)” diyerek açıklayıp, ekliyor:

“Buna göre nüfusun en yüksek gelir elde eden %20’lik grubu ülkenin toplam gelirinin (GSYH) %49,7’sini alırken geri kalan nüfus (toplam nüfusun %80’i) toplam gelirin %50,3’ünü alıyor. Bu paylaşım da yıldan yıla bozuluyor ve en varlıklı kesim giderek daha fazla zenginleşiyor.”

Zenginler servet açısından gelişirken, yoksullar da nüfuslarını artırıyor, bugüne kadar görmeye pek alışkın olmadıkları yeni bir kesimle tanışıyorlar: Orta sınıf.

‘Her şey herkesleşiyordu’

Bandista’nın Her Şeyin Şarkısı diyor ki: “Her şey herkesleşiyordu, tarih durmadan yazılıyordu.” 

Çok değil, bundan 5 yıl önce, yoksulluğun aldığı yeni biçimden endişeliydik. Sebze-meyve fiyatlarını düşürmek için tanzim satış mağazaları uygulaması başlamıştı. İnsanların pazardan bile alışveriş yapamayacak hâle gelmesinden duyduğumuz kaygıyla haberler yapıyorduk. 

Geçen süre zarfında yoksulluğun geldiği nokta, tahayyülümüzü aştı. Aposto’da Yasemin Oral’ın yazdığı “Onca yoksulluk varken: Büyüme var da refah nerede?” yazısının ortaya koyduğu bir veri bunu açıkça gösteriyor: 

“Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke tarafından ülkelerin ekonomik koşullarına göre hazırlanan Yıllık Sefalet Endeksi'nde Türkiye, 2022 yılında dünya genelinde 10. sırada, 2023 yılında ise 5. sırada yer aldı.”

Türkiye’de en zengin %1’lik kesim, servetin %40’ını, en zengin %20’lik kesim toplam gelirin %50’sini alıyor. Peki gelir uçurumun getirdiği bu fark orta sınıfı nasıl etkiledi? Yine Süleyman Karan’a söz verelim:

“Orta sınıf bir ülkenin ekonomik gelişimi açısından büyük önem taşıyor. Tüketimin artması ve aynı zamanda üretimin kitleselleşmesi ve ürün çeşitliliğinin çoğalması bu gelir grubunun nominal ve nüfus içindeki oranıyla doğrudan bağlantılı. 

Üç harfli ucuzluk marketlerinin sayısının hızlı artması yoksul kesimin nüfus içindeki payının ne hızda yükseldiğini anlamak için ipucu verir. Bu marketlerde katma değerli, kaliteli ve sağlıklı ürün bulmak hangi ürün kategorisine bakarsanız bakın neredeyse imkansızdır. Birim başına maliyet de kâr marjı da düşüktür. 

Yani üretici sektörler açısından orta sınıfın erimesi kaliteli ve kâr marjı yüksek ürün üretimini olumsuz etkiler. Ürün çeşitliliği, yani ürün portföyü azalır, daha düşük nitelikli emekle daha vasat üretim süreçleri artar, Ar-Ge’ye yatırım yapmaya pek gerek kalmaz. Yine markalı gıda ürünlerinin yerini hem düşük kaliteli hem de sağlıksız ürünler piyasaya süren 15 yıl öncesinde adını duymadığımız markalar alır.”

Orta sınıf alışkın olmadığı bir hayata girerken neler yaşıyor peki?

‘Ailemin emeğine acıyorum’

Ferda, 37 yaşında ve çocuk sonrası işe ara verenlerden. Sigortasını kendisi ödüyor. ODTÜ ekonomi mezunu ve çeşitli işlerde çalışmasına karşılık, bugüne kadar yeterli bir birikim yapamadığını söylüyor:

“Mezun olduğum zaman henüz banka krizinin etkileri aşılamamıştı ve bankacılık yapmaya başladığımda ben de bana söylenenleri kabul ederek çok büyük beklentilere kapılmadım. Yine de bugünkü duruma bakınca çok iyi bir para kazandığımı fark ediyorum. Bunda okulumun etkisi vardı. Buna karşılık kimse de ‘Aaa sen ODTÜ’lü müsün, gel şu işte şu maaşa başla’ demedi. Yurt dışından gelip benimle aynı yarışa katılan da çoktu. Onlarla mücadele etmenin zorluğunu yaşadım.”

Zorlu bir hamilelik geçirince işe ara vermeyi uygun görmüş Ferda:

“Aşırı stresli bir işim vardı. Aldığım para, çektiğim stresi karşılamaz hâle gelmişti. Benden önce çocuk sahibi olan arkadaşlarım yurt dışında doğum yapmıştı. Ancak kızım doğduğunda 2022 yılındaydık ve ekonomik durumumuz çok kırılgandı. Biz de eğitimine para ayırmayı daha uygun bulduk.”

“Ekonomik durumumuz kırılgandı” cümlesinin özeti şu, daha önce 6 bin lira verdikleri evin kirası önce 16 bine, sonra 30 bine yükselmiş. O güne kadar oturdukları mahalle olan Beşiktaş ve çevresinde beklentilerine uygun bir ev bulamamışlar. Ev almayı düşündükleri bir dönemde kızlarının doğumuyla bu beklentilerini de ötelemek zorunda kalmışlar ve bugün artık bu bir hayal:

“Eşim Umut’un iş yerine yakın olduğu için Kağıthane’ye taşındık. İstanbul’a geldiğimden bu yana hep Beşiktaş’ta oturmuştum. Orayı çok iyi biliyordum ama bu fiyatlarla orada tutunmak imkansız. Ev satın almamız da öyle. Bizim birikimimiz bir evi karşılamaz. Annem-babam bütün enerjisini beni ve ablamı okutmaya verdi. Bugün, verdiğimiz emeğe acıyorum. Ben eşimle üniversitede tanışmıştım. Belki daha üniversitede yurt dışı alternatiflerini değerlendirmeliydik.”

Bugün çalışsa en fazla 60 bin lira alabileceğini söylüyor. Kendi çocukluğuyla karşılaştırınca bu bir açmaz Ferda için:

“Benim annem-babam öğretmen. Her zaman sınırlı bir bütçeyle yaşamaya alışkın bir aile olduk. Aşırı lüks hiçbir zaman hayatımızda olmadı. Annem hep bizi ölçülü davranmaya teşvik ederdi. Yine de bize o kadar az gelen bir maaşla yaşamak daha kolaydı. Mesela yılda bir kez kötü bir pansiyonda da olsa tatile gidiyorduk. 

Şu anda çalışmaya başlasam en fazla 60 bin lira kazanabilirim. Onun için de ciddi bir mesai yapmam gerekir. Bu kulağa yüksek geliyor ama şöyle düşünün, bu maaşın ayırıcı bir yanı yok. Mesleğimi yapmak yerine sosyal medya hesabımı yükseltmeye çalışsam yine aşağı yukarı benzer bir para kazanabilirim. Biri için ömrümün 30 yılını verdim, diğeri için 3 ay sosyal medyaya sarmam ve onu büyütmeye odaklanmam yeter. Bu adil mi?” 

Sudan ile Lüksemburg aynı ülkede

Orta sınıf, yaptığı işte varolmak için verdiği emeği sorgularken, Süleyman Karan, orta sınıfın yok olmasının yarattığı domino etkisini şöyle açıklıyor:

“Bir örnek üzerinden konuşalım, orta sınıf küçülürse markalı ürünlerin pazar payı azalırken, market markalı ucuz makarnaların pazar payı artar. Markalı gıda ürünlerinin yerini hem düşük kaliteli hem de sağlıksız ürünler piyasaya süren 15 yıl öncesinde adını duymadığımız markalar alır. Bu eğilim domino etkisi yapan bir süreçtir. Alt gelir grubunu yoksullaştırır, işsiz bırakır, zira ucuz ürün piyasaya sürmenin ilk kuralı emeğe en düşük ücreti vermek ve maliyetleri kısmaktır.

İşçiler kadar olumsuz etkilenen ikinci kesim, orta ve küçük boy işletmeler olur, en düşük fiyata toplu ürün talep eden devleşen market zincirlerine ise en düşük kâr marjıyla ürün satmak ya da iflas etmek gibi iki seçenekleri kalır. Onlar da en düşük ücretle işi çalıştırır, hammaddeyi en düşük fiyata almak zorundadırlar.

Bir de daha küçük üreticiler vardır. Söz gelimi tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan aile işletmeleri. Belki de en hızlı ve dramatik çöküş bu kesimde yaşanır. Süt ve süt ürünlerinden örnek verelim, bir süt %50 ucuzsa, bilin ki bunun nedeni o bol sulu sütün ve kalitesiz peynirin o fiyata satılmasına imkan veren, maliyetinin altında sütünü satmak zorunda kalan küçük aile işletmeleridir. 12-16 TL aralığında üretilen 1 litre sütü Birşah ya da Dost markasıyla zincir marketlere üretim yapan fason firmalara satmak dışında tek seçenekleri vardır, o da sütü yola dökmek! Çünkü sütü daha yüksek fiyata alan firmaların satışları azalmıştır. 1 litre süte 50-70 TL aralığında para ödeyecek orta sınıf erimektedir.

Döngü böyle işler, orta gelir grubunun millî gelirden aldığı pay azaldıkça onlar yoksullaşır. Orta-alt gelir grubu yoksullaştıkça yoksullar daha yoksullaşır, çünkü emeğe talep düşer, ürünler kalitesizleşir, insani gelişim katsayısı dip yapar, sağlık ve eğitime ayrılan para asgariye iner. Bu sebeple orta sınıfın çöküşüyle yoksulların nüfusa oranı artar, o yoksulların bir kısmı ise artık 'derin yoksul' olmuştur. OECD sıralamasında 19 ile 21’inci sıra arasında gidip gelen bu ülkede Sudan ile Lüksemburg aynı anda yaşamaya başlar. Biri ekmek, patates ve makarnaya talim ederken birisi havyar yer. Sağlıklı beslenebilen kitleler giderek yok olur…”

Emeklilik sonrası taşınanlar

Çalışma hayatının sona ermesiyle beraber emeklilikte karşılaşılan maaş şok etkisi yapıyor. Memurlukta iyi bir para kazanan ancak birikimini farklı kanallara aktarmayan Kemal’in hikayesine bakalım:

“Üst düzey memur olduğum için iyi bir maaşım vardı, lojmanda oturuyordum. Hayat standardım da yüksekti. Ayda en az iki kez dışarda yemek yiyebiliyordum. Hiçbir zaman kazandığını biriktirmeyi düşünen bir insan olmadım ve bu yüzden emekli olunca ancak bir yazlık alacak para ayarlayabildim. Ancak Ankara’da kira ödeyemeyeceğim ya da ev alamayacağım için yılın tamamında Akçay’da yaşamak zorundayım.”

Bu yalnızca Kemal’i etkileyen bir durum değil. Emeklilikten sonra evi olmayanlar, İstanbul, Ankara ya da İzmir gibi büyükşehirlerde yaşamlarını sürdürmekte zorluk çekiyor. Öncesinde bir ev alsa da, onu satmak zorunda kalan ve sonrasında ev alacak birikimi yapamayan Esin gibi:

“Eskiden iyi bir gelirim vardı. İyi bir gelirden kastım, arabam vardı. Ev kirası ödemiyordum ve aldığım maaşla yaşamam mümkündü. Eşim sürekli sorun çıkarmasına rağmen, ben kendi maaşımla çocukların okumasını da sağladım, ev de aldım. Ancak şimdi evim yok ve ev sahibim kiramı artırmasın diye gözünün içine bakıyorum. Ona görünmemek için eve gizli gizli girmişliğim var. Utanç verici.”

Aldığı maaş 24 bin. Ödediği kira 8 bin lira. Eğer evinden çıkarsa Ankara’da kiralık ev bulması çok zor. 65 yaşında ve en büyük korkusu çocuklarının yanına taşınmak zorunda kalmak, o yüzden devletin huzurevlerinden birine yerleşmeyi umuyor. 

‘İndirimi birbirimize haber veriyoruz’

Bugün İstanbul’un emlak değeri en yüksek yerlerinden birinde, Ulus’ta ev sahibi olan Uğur’un ortalama bir geliri var. Çocukluğundan bu yana oturduğu bu mahallede, sitenin çehresinin nasıl değiştiğini, sakinlerinin giderek nasıl geçim sıkıntısı çektiğini şu sözlerle anlatıyor:

“Bu insanlar zamanında iyi para kazanmış, o zaman çok da pahalı olmayan bu yerde bir ev sahibi olmuşlar. Burası giderek değerlendi. Ancak site aynı kaldı. İnsanların gelir seviyesi düştü. Eskiden ucuz marketlere talep bu kadar yoğun değildi. Şimdi sitenin mesaj gruplarında herkes birbirine indirim haberi veriyor. Kaç yaşındaki insanlar ellerinde pazar arabaları market market geziyor. 

Onun dışında sitenin kentsel dönüşüme girmesi gerekiyor ve tabii ki bizim böyle bir maliyeti karşılamamız imkansız. Ya müteahhite evlerimizi saçmasapan bir paraya satacağız ya da güvensiz binalarda oturmaya devam edeceğiz.”

Kuryelik mi editörlük mü?

Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra uzun süre iş arayan, nihayet bir yayınevinde editör olarak işe başlayan ve aldığı maaşla çalışma şartları arasındaki dengesizliğe ayak uyduramayan Ömer, bir yol ayrımında olduğunu anlatıyor:

“33 yaşındayım ve en son işimden 26 bin lira alıyordum. İlk işe girdiğim 2021 yılında asgari ücret 3 bin 500 liraydı. Ben 6 bin liraya çalışmaya başladım. Sonra makas hızla kapandı ve nihayet benim maaşım uzun süre 22 binde kaldıktan sonra 26 bin liraya yükseldi. Koşulları kötü olmayan bir yayınevinde çalışsam da bu para geçinmek, ayrı bir ev kurmak, sevdiğim şeyleri yapmak için yeterli değil.”

Ömer ailesiyle beraber yaşıyor ve uzun zamandır ayrı bir eve çıkma hayali kuruyor. Nitelikli bir iş arayışı da yerini hayatın gerçeklerine bırakmış durumda:

“Bugün editör olarak iş bulsam, alabileceğim ücret en fazla 40-50 bin arası. O da en fazla. Kitapları düzenli takip etmem gerekiyor, ayda 3-4 kitap alsam maliyeti 1.000 lira. Konserler yine en az 300 liradan başlıyor. Dışarıda yemek zaten lüks. Bunun yerine asgari ücretle kafamı yormayacak bir yerde işe girebilir, kuryelik yapabilir ya da tamamen hayalimi gerçekleştirip bir zanaat öğrenebilirim. 

Editörlük gibi iş tanımı Türkiye’de anlaşılmamış meslekler için, artık iyi bir ücret almak ya da hayatı idame ettirmek imkansız. Pek çok arkadaşım yurt dışına gitti ya da çok ilgisiz işlere girdiler. Şeflik üzerine kendini geliştirip lokantada çalışan arkadaşım bile var.”

‘İki-üç işle ancak toparladım’

Ekonominin geldiği noktada, ancak iki ya da üç iş yaparak geçinebilecek seviyeye gelenler de var. İkinci bir iş yapmak neredeyse bir zorunluluk. Ekonomik olarak kendini iyi bir noktada hissetse de geleceğini garanti altına almak için ikinci bir iş yapmayı seçenler de var; bir standart tutturmak için de…

Normalde bir firmanın satın alma departmanında çalışan Didem, boş zamanlarında internet yorumlarını düzenlediği ek bir iş bulmuş. Didem için ek iş bir zorunluluk:

“Eskiden üniversitede falan okurken istediğim telefonu almak ya da arkadaşlarımla bir şey yapmak için çalışırdım. Şimdi de kredi kartı borcumu ödemek ve ailemin gelirine katkıda bulunmaya devam etmek için ek iş yapmak zorundayım. Güya kurumsal bir işte, beyaz yakalıyım ama ek iş olmasa ay sonunu getiremeyiz.”

Dilara nişanlı ama evlenme ihtimalini ufukta göremiyor:

“Nişanlımın Bayrampaşa’da bir aile evi vardı ama onu kiraya vermek zorunda kaldılar. Bütçemize uygun bir ev bulamadık, ev bulsak içini nasıl dolduracağız bilmiyorum. Ayrıca ailem bir şey demese de ekonomik olarak benim gidişim onları sarsacak. Babam, kardeşim ve ben çalışıyoruz, annem emekli ancak asla doğru düzgün geçinemiyoruz.”

38 yaşındaki İlke ise kripto paralar konusunda uzmanlaşarak yardım isteyenlere danışmanlık veriyor:

“Yıllarca deli gibi kendi hayatımı kurmak için çalıştım. Bu saatten sonra kimseye bağımlı olmak istemiyorum. Eskiden sadece işten kazandığım parayla bir hayat sürebiliyordum ama son iki yıldır ek iş yapmak zorundayım. Benim belli lükslerim var ve bunlar için kimseye hesap vermek zorunda hissetmiyorum. Ben spora bütçe ayıramıyorsam, sevgilimi yemeğe çıkartamıyorsam, araba kullanamıyorsam bu kadar çalışmamın bir anlamı yok. Bu kadarını yapabilmek için zorlanmamalıyım.”

Anlatılan senin hikayendir*

Süleyman Karan’a göre, orta gelir grubunun yaşam kalitesini belirleyen ölçütler, dört kişilik aile için şöyle: Bir eve ve bir de ikincil eve (yazlığa) ve birer otomobile sahip olmak, eve sağlıklı beslenecekleri besini almak. Ayda bir veya iki kez dışarıda yemek yemek, ayda en az iki kez sinemaya, tiyatroya gitmek, çocuklarını özel okulda okutabilmek, yılda en az 15 gün tatile çıkmak. 

Yine Karan’a göre, eskiden orta düzey bir devlet memurunun ya da özel sektörde orta düzey yöneticinin maaşıyla o hane halkının erişebileceği bu hayat tarzı, bugün ancak toplam 200 bin liranın üzerinde para kazananların erişebileceği bir yerde duruyor:

“Şimdi bir hesap yapalım. Bu ülkede ücretli çalışanların %60’ı asgari ücrete talim ediyor. %80’i ise asgari ücretin bir tık üzerine. Emeklilerin yaklaşık bir o kadarı 12 bin 500 ila 17 bin aralığında maaş alıyor. Küçük esnafın gelir düzeyi 2010’lara göre yarı yarıya az. Serbest meslek sahiplerinden avukatların ciddi bir kısmı yarı aç, yarı tok idare ediyor. Tarımsal üretimde çiftçi aç değil, ama yaşam standardı çok düşük. Yani orta direk denen sınıf, sosyo-ekonomik yapının kaldıracı, artık sürdürülebilir ekonominin garantisi olmanın çok uzağında. Bu sebeple yoksulluk artacak, derin yoksulluk artacak.” 

Yoksulların daha yoksul, durumu görece iyi olanların da yoksul, nihayetinde herkesin yoksul olduğu bir tablo karşımızdaki. Artık herkesin hikayesi, aynı yoksulluk ve aynı çıkmazda birleşiyor. 

Romalı şair Horatius Sermones adlı eserinde diyor ki: “Quid rides? Mutato nomine, de te fabula narratur.” 

“Niye gülüyorsun? İsmi değiştir, anlatılan senin hikayendir."

Yüzyıllardır değişen bir şey yok, anlatılan hâlâ bizim hikayemiz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Ayça Örer

Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

27 Haz 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

20 Haz 2026

10 maddede bu hafta