Mecidiye Köyü, 1930'ların başında kimsenin uğramadığı, şehirde adı dahi geçmeyen ufacık bir köy iken otomobile olan ilginin artmasıyla İstanbul'un en meşhur sayfiye yerlerinden biri olmuştu. Şehrin görece daha uzak yerlerindeki sayfiye yerlerine, mesire alanlarına, plajlara gidemeyenler ya da gitmek istemeyenler soluğu Mecidiye Köyü’nde alıyordu. Çünkü Mecidiye Köyü o tarihlerde şehrin merkezinde olup henüz şehirleşmeyen, ancak yavaş yavaş bunun belirtilerinin görüldüğü bir köydü.
Tatil günlerinde halk kalabalıklar halinde Mecidiye Köyü’nün yolunu tutuyordu. Tıklım tıklım Şişli tramvaylarını düşünün. “Göbekli şişmanlar, çiroz benizli zayıflar yalancı dolma gibi istif haline girmişler.” Kaldırımlar o kadar dolu ki insanlar yollara taşıyor, caddenin iki tarafındaki seyyar satıcılar müşteri kovalıyor. Her bir dut ağacının altında birkaç grup birden oturmakta. Etrafta koşuşturan çocuklar, bebeklerini uyutmaya çalışan anneler, bıyık buran köylü erkekler. Kışın Osmanbey’deki toplaşmalarını havalar ısınınca dutluklara taşıyan Şişli civarındaki kimi evlerde hizmetçilik yapan kadınlar da burada.
Her gramofondan bir başka şarkı yükseliyor. Çilingir sofraları kurulmuş, çakırkeyiflerin naraları müziği bastırıyor. Gölgede yer bulamayanların kimisi nevaleleri koltuklarının altında bahçe bahçe gezerek mahsun gözlerle etrafı izlerken daha açıkgöz olanlar hiç tanımadıklarıyla dert ortağı olup aynı ağacı paylaşmanın peşinde. Burada fotoğraf çektirmek de çok moda. Adım başı birbirinin fotoğrafını çeken mi istersiniz yoksa seyyar fotoğrafçıların karşısına dizilip kımıldamandan, nefes dahi almadan dakikalarca duranlar mı?
Ermeni, Rum, Yahudi, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, Türk... Neredeyse her milletten insan Mecidiye Köyü'nün gazinolarına ve dut bahçelerine otomobille, bisikletle, motorsikletle ya da yayan gidip geliyor. Her milletten insan olduğu gibi her sınıftan insanı da burada bulmak mümkün. Çünkü ağaç altlarında sevişen genç çiftler fakir, otomobille Maslak'a doğru gezinti yapanlar ise zenginler. Kahvehanelerde iskambil ve domino oynanıyor, yarı meyhaneye çevrilmiş bakkallarda durmadan rakılar çakılıyor, gazinolardan kahkaha sesleri, dut bahçelerinden dallardan yapılmış şişlere takılı kebap kokusu yayılıyor.
1930’ların sonlarına doğru "Hangi niyetle yenilirse onun tadı veren muz gibi Mecidiyeköyü'nü de insan hangi gözle tetkik ederse ona benzetebilirdi." Mesela baygın baygın öten horoza bakarsanız bir köyde olduğunuzu, kübik villalara ve bu villaların önünde duran zarif otomobillere bakarsanız şehirde olduğunuzu düşünürdünüz.
Dut mevsimi geldiğinde bahçeler adeta bayram yerine döner, hummalı bir dut toplama faaliyeti göze çarpardı. Vakit erken olmasına rağmen dut meraklıları soluğu Mecidiye Köyü'nde alırdı. Ağaçların altına şeker çuvalları serilir, delikanlılar ağaç tepelerine çıkar, ayaklarıyla dallara vurarak dutları düşürürdü. Bazen aşka gelen bir dutçu "Haydaaa, Arnavut Köyü'nün beyaz çileği! Hey mübarek be! Beyaz bereket bu, beyaz bereket." diye bağırıyordu. O tarihlerde İstanbul'da beş çeşit dut vardı. Bunlar; aşlama, Musa dutu (1860-70’lerde Mecidiye Köyü’ne yerleşerek ilk dut ağacını diken ve köyün kalkınmasında ilk adımı atan kişi olan Musa Dayı’dan adını almaktadır), kara dut, mor dut ve Acem dutuydu. Bunlardan en irisi Musa dutu, en mayhoşu mor duttu. Acem dutu ise sivriydi. Dut sadece eğlence için tüketilen bir meyve değildi, aynı zamanda bağırsak ve mide rahatsızlıklarına iyi geldiğine de inanılıyordu. Günlüğü 50-60 kuruşa kiralanan bir ağacın dutları silkelenerek yenilebildiği gibi doğrudan ağaca tırmanıp dalından yeme meraklısı olanlar da az değildi. Ancak gün geldi dut ağaçlarının yerini binalar aldı. Bahar ve yaz aylarında eğlenmek için akın akın buraya gelenler artık arkasına bakmadan Mecidiyeköy’den kaçar oldu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Göktuğ İpek
https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR






