Çevrimiçi flört uygulamaları ve sonsuz olasılıklar çağında bir ihtimal olarak aşk

Yazı: Özge Akkaya
Kapak kolajı: Melisa Su Akar
Jesse ve Celine’in bir trende yollarının kesişip Viyana sokaklarını arşınladıkları, bir yandan şehre bir yandan birbirlerine aşık oldukları Before Sunrise’ın üzerinden neredeyse 30 yıl geçmesine rağmen duygusu hâlâ capcanlı. Çünkü hiç ummadığın bir anda, hiç ummadığın bir zamanda birine rastlama, onunla derin bir bağ kurma ihtimalini hayal ettirmişti hepimize. Bu ihtimali görmek güzeldi, ilk filmin sonunda ayrılmış olsalar da ihtimallerin heyecanına üzülmek bile güzeldi.

Aşkı filmlerde, kitaplarda böyle gördük, bazen anne babamızın tanışma hikâyesinde de bulduk bu mucizevi tesadüfiliği, bazen kendi geçmişimizde de... “Evren bizi bir araya getirdi,” dediğimiz hikâyelerimiz oldu belki.
Peki, şimdi neler oluyor aşk hayatımızda?
Her şey gibi aşk hikâyelerimiz de geçmişten farklı bir yöne doğru evrilmeye başladı. Bir keresinde eski erkek arkadaşımla ikimizin de yeni tanıştığı insanların olduğu bir ortama girmiştik. “Siz nereden tanışıyorsunuz, Bumble mı?” diye sormuştu biri, cevaptan neredeyse emin bir şekilde. Sonra bir başka gün, bir başka ortamda yine aynı soruyla karşılaştık. Asıl ilginç olan kısım tabii ki cevap değil, soruydu çünkü bu hayatımıza son yıllarda girmiş, epey yeni bir soru.

Çevrimiçi flört uygulamaları, bugünlerde 10. yaşını kutlayan Tinder’dan, Bumble’dan, Grindr’dan yıllar önce, 1995’te kurulan Match.com’dan beri hayatımızda aslında. Bu uygulamalar uzunca bir süredir hayatımızda olsa da, son yıllarda çok büyük bir ivme kazandılar. 2021 yılındaki verilere göre dünyada 300 milyon kişi flört uygulamalarını kullanıyor.
Bu durumu internetin ve teknolojinin hayatımızda kapladığı yerin genişlemesinden bağımsız düşünmek mümkün değil elbette. Alışverişimizi internetten yaparken, Twitter’dan yeni arkadaşlar edinirken, yemeğimizi internetten sipariş ederken, flörtlerimizle internetten tanışmamızda şaşırtıcı hiçbir şey yok. Hayat dijitale evrildi, evriliyor, aşk hikâyelerimiz de öyle... Before Sunrise’ı izlemiş ve sevmiş olabiliriz ama e-posta ile yeşeren bir aşka tanık olduğumuz You’ve Got Mail’i de deliler gibi sevmiştik. Hatta saçlarımızı Meg Ryan gibi kestirmiş bile olabiliriz...

The New Laws of Love (Aşkın Yeni Kanunları) kitabının yazarı sosyolog Marie Bergström çevrimiçi flörtün aşka dair düşünme biçimimizi değiştirdiğini söylüyor:
“Geçmişte, özellikle de Hollywood filmlerinde aşk beklenmedik bir şekilde rastlanılan bir şeydi... Oysa şu an aşka rastlamıyorsun, onu arıyorsun.”
Burada Marie Bergström’ün aşkın “tesadüfi” yanı diye tanımladığı şey aslında “çabasızlık hali” daha çok. Çünkü tesadüfi tanışma diye tanımladığımız karşılaşmalar da aslında belli bir noktaya kadar tesadüfi; çoğu zaman aynı mekânlarda takılmayı seven, aynı okullarda okuyan, aynı işi yapan, aynı zevkleri paylaşan, aynı insanlarla arkadaş olan kişiler tesadüfen birbirine rastlayabiliyor. Yani aslında tesadüflerin tesadüfiliği de tartışmaya açık bir konu. O nedenle majör değişim biriyle tanışmak için aktif bir çaba sarf etme noktasında gerçekleşiyor. Tesadüflere gelecek olursak da kullanıcıların söylediğine göre uygulamalar insanların normal şartlar altında rastlamasının mümkün olmadığı kişilere tesadüf etmesine olanak sağlıyor.
“Normal koşullarda karşılaşma ihtimalimin düşük olduğu sosyal çevrelerden insanlarla tanıştım. Bu da uygulamaların sağladığı bir avantaj diye düşünüyorum,” diyor H.U. (34, kadın). Yine aynı nedenle uygulama kullanmayı tercih eden K.Ö. (36, erkek) ise “Kendi çevremden veya çalıştığım alanlardan birileriyle olmak istemediğimden, hiç tanımadığım ve müştereklerimin olmadığı kişilere ancak böyle ulaşabileceğimi gördüm. Yurt dışında sıkıntı değil de, burada arada tanış yoksa yeni insanlarla tanışmak baya mevzu,” diyor.

Yani aslında uygulamalar bedenimizin ve sosyal çevremizin sınırlılığına bir alternatif sunuyor. Biriyle tanışmak için bir yere gitmek zorunda değilsin, evinde koltuğunda pijamalarınla otururken de biriyle tanışabilirsin. Üstelik sosyal anksiyete yaşamadan... Bu durumu E.Z. (33, erkek), “Utangaçlık ve reddedilmekten çekinme gibi nedenlerle gerçek hayatta flört etmede sıkıntılar yaşıyorum. Ama uygulamalarda bunu hissetmiyorum. Birinin tipimden ve tarzımdan hoşlandığını bilmek rahat hissettiriyor,” diye açıklıyor.
Biriyle tanışma sürecine kadar olan kısımda hem teoride hem pratikte hiçbir sorun yok gibi duruyor. Peki sonra ne oluyor? Yalnız olmak istemeyen bu kadar yalnız insan varken, neden bu kadar insan hâlâ yalnız?
Çevrimiçi flört uygulamalarını kullanmayan A.Y.’nin (kadın, 35) bu tercihini açıklarken kullandığı bir söz öbeği, çoğu kullanıcının da söz ettiği bir noktaya değiniyor: “Çok amaca yönelik, sanki alıcıların satıcıların olduğu pazaryeri gibi tuhaf bir ortam gibi geliyor bana.”
“Pazaryeri” tanımı aslında içinde pek çok duyguyu ve durumu barındırıyor içinde: Yerinin kolay doldurulabilir olması, pek çok alternatifin olması, hız, tüketim... T.E. (29, kadın), “Uygulama kullanırken karşılarındaki insanların gerçek insanlar olduğunu unutup online alışveriş yapıyor gibi davranabiliyor insanlar. Bu bakış açısıyla uygulama kullananlar çoğunlukta olduğu için uygulama tanışmasından sürdürülebilir ilişki oranı azmış gibi geliyor. Eleştiriyorum ama ben de böyle bakıyorum bazen. Mesela eski sevgilimin yeni sevgilisi olduğunu öğrendiğimde ilk sorum ‘App'ten mi tanışmışlar?’ oldu. Değilmiş, arkadaş tanıştırmasıymış ve ben bir tık daha buruldum çünkü uygulama olsaydı meeh diyecektim, arkadaş aracılığında olunca daha ciddi bir şeymiş gibi geldi. Daha komiği biz de uygulamadan tanışmıştık,” diye açıklıyor bu durumu.

Bu noktada “swipe”, yani “kaydırma” hareketi üzerine düşünmekte fayda var. Çevrimiçi flört uygulamaları konusunda çalışan sosyolog Gözde Cöbek, kaydırma tasarımının kişilerin birbirlerini tüketilebilir bir nesne olarak görmesini sağladığını söylüyor, ama bu uygulamaları, aslında internetin, hayat ve günlük rutinler üzerindeki genel etkisinden ayrı düşünemeyeceğimizi de ekliyor:
“Karşınızdakini yüz yüze görmemek birini rahatlıkla ‘harcama’ hakkı veriyor. Bu, her dijital ortam için geçerli aslında. Instagram gönderilerinin altına yazılan, YouTube videolarının ya da bir tweet’in altına yazılan yorumlarda da bu tarz davranışlarla karşılaşıyoruz. Bu, genel olarak internetin bireylere sağladığı ‘fırsat’la ilişkili. Anonim olabilme fırsatı, karşınızdakiyle yüz yüze gelmeyecek olma fırsatı..."
Gözde Cöbek’in söz ettiği bu “harcama” davranışında seçeneklerin bol olduğuna dair algı da önemli bir rol oynuyor. Çok çabuk “Sıradaki!” diyebiliyoruz. Kierkegaard, “özgürlüğün baş dönmesi” derken sonsuz seçenekli bir flört evreni hayal etmemişti elbette. Ama sonsuz seçenekler evreninde 21. yüzyıl insanının başı epey bir dönüyor sanki. Artık ihtimallerin heyecanına üzülmeye pek vaktimiz ve hatta nedenimiz yok, çünkü denizde balık bol gibi görünüyor.
Psikoterapist Tuğçe Isıyel şöyle açıklıyor:
“Hayal etmek (belki de tahayyül etmek desem daha doğru olur) ne yazık ki bu çağda pek mümkün olmuyor, hayal etmeye zaman yok. Çünkü hayal etmek biraz da yoksunlukla ilgili bir şey. Yoksunluğa ne kadar tahammülümüz var? Hayal etmeden, emek vermeden hemen bir şeylere ulaşma çabamız hızlı tüketimi de beraberinde getiriyor. İlişki yorgunu oluveriyoruz. Sürekli benzer kişileri, ilişkileri hayatımızın kıyısına koyuyoruz. Ve ‘Yine olmadı!’ diyoruz. (...) Bizi kendimizden uzaklaştıran her şey, ötekinden de uzaklaştırıyor. Kendimizle temas kurmamızı engelleyen her şey, ötekiyle de temas kurmamızı engelliyor. Aradığımız şey ne ise önce onu içeriden bulmaya gönüllü olmalıyız. Kendimize veremediğimiz hiçbir şeyi başkası da bize veremez.”
H.U. (34, kadın) ve konuşma fırsatı bulduğum pek çok kullanıcı da uygulamalardaki tüketim hızından söz ediyor: “Çok seçenekli bir ortamda karşına biri çıkıyor, evet, iyi vakit geçiriyorsun ama daha iyisi de olabilir, bir başkası da olabilir, her zaman alternatiflerin olduğu bir evren orada duruyor sonuçta. O yüzden daha çok, iyi vakit geçirme odaklı ilişkilerin kurulduğunu gözlemliyorum. Kimse bağlanma, duygusal bağ kurma taraftarı olmuyor pek. Bunda cinselliğin hızlı bir şekilde yaşanmasının da etkili olduğunu düşünüyorum. Küçük heyecanlar, flört dönemi senaryoları yaşanmıyor haliyle ve bunlar aslında kişilerin birbirini keşfetmeye çalıştığı ve bazı duygulanımlar yaşadığı süreçler. App üzerinden tanışınca bu aşama atlanıyor. Beğendik, seviştik, birlikteyiz. Eee sonra? gibi...”
Psikoterapist Tuğçe Isıyel, bu çağın bağ değil, bağlantı kuran bireyler yarattığını düşünüyor:
“Adeta hazır yemek sipariş etmek gibi hazır bir aşk, hazır bir ilişki, hazır bir cinsellik sipariş etme arzusu var. Gözlemleyebildiğim kadarıyla bu uygulamalarda çok hızlı olmak lazım, çok kısa sürede iyi vakit geçirmek, çok kısa sürede kendinizi tanıtmak ve karşı tarafı tanımak lazım ki, başka seçenekler derhal elenebilsin. Ayrıca kendi hâlinizin en güzelini, en pozitifini, en olumlusunu göstermeniz gerekiyor. Her şey fazlasıyla hızlı olmak zorunda. Ancak bu kadar hız, insan doğasına aykırı bir şey, insanın güvenmeye, bağ kurmaya ihtiyacı var ve bu da ancak zamanla oluşabilecek bir şey. Ne yazık ki artık kimsenin beklemeye, durmaya, sindirmeye zamanı olmadığı için bağ kurmak yerine bağlantı kurulan ilişkiler tercih edilebiliyor. Bu da insanı ruhsal olarak doyurmuyor, yüzeyde salınmasına neden oluyor. Ve bir 'takılma kültürü’ doğuruyor. Takılma kültürünün yarattığı yozlaşma ise derinlikli ilişki deneyimini yok ediyor ne yazık ki. Çünkü bana göre 'takılma’ dışarı odaklı bir eylem. İçerisiyle bağlantıyı kesintiye uğratabiliyor. Tek taraflı, sonuç odaklı ve tüketim merkezli. Dışarıdaki bir şeyle takılınır. Çünkü ‘takılmak’ kelimenin kökeni itibarıyla da dışarıyla ilişkilidir. Derinlikli bir ilişki, hem iç hem de dış dünyayı sürecin içerisine katar. Takılma kültürü, kişinin kendi içinde bulamadığını dışarıda aradığı ve alternatiflerini çoğaltarak amacına ulaşabileceği yanılgısını taşır.”

Yazının başında söz ettiğim eski erkek arkadaşımla Bumble’dan tanışıp tanışmadığımıza dair sorunun cevabı hayırdı bu arada. Çok romantik bir şekilde tanıştık, gerçek bir tesadüfler silsilesiyle, herkese anlatmaktan keyif aldığım bir tanışma hikâyemiz vardı. Ama o hikâye bizi bugüne getirmeye yetmedi. Tanıştığımız yeri bir kenara bırakıp hem kendimizle hem karşımızdakiyle gerçek anlamda tanışma çabasına dikkat kesilmeliyiz belki de...
Erich Fromm'un “Sevme Sanatı” isimli kitabından bir alıntıyla bitirelim:
“Bir insana kendi kendime yetemediğim için bağlıysam, o kişi ancak bir can simidi olabilir, aradaki bağın sevgiyle hiçbir ilgisi yoktur. Mantığa aykırı görünse de yalnız kalabilme becerisi, sevme becerisinin koşuludur.”
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş


