Çılgın Kalabalığın Ortasında: Havaalanları

Batmaya devam eden havayollarının yolcularını özlediği kesin. Peki biz havayolu seyahatini özledik mi?
Çılgın Kalabalığın Ortasında: Havaalanları

Birkaç gün önce, son beş ayın ilk seyahatine çıkmaya hazırlanırken şaşkınlık içinde havaalanına gideceğim için heyecanlı olduğumu fark ettim. İlginç, çünkü havaalanları seyahat etmeyi seven biri için ve pandemiden önce bile tahammül etmesi zor yerlerdi: Onca düzenleme çabası ve görevlendirilmiş insan arasında -ki bunlar totaliter ve “geleceğe ait” bir his yaratıyor -daimi bir kaos hali. Bir yandan uzayda tek başına da varolabilirmiş gibi izole, diğer yandan aslında her biri kapısından çıkıp yarım saat daha yol aldıktan sonra gideceğiniz şehire ya da kasabaya dair bir ipucu veren mekânlar: São Paulo ve Odessa’nın otobüs terminaline benzeyen havaalanlarını, Amsterdam Schiphol’un düzenini ve sıkıcılığını, Santorini’nin tek odalı, sanki elinden gelse orada olmayacak mini-havaalanını, Eero Saarinen’in tasarladığı, her köşesine kurum yapışmış New York JFK Havalimanı’nı ve oradan istisnasız her geçişimde bağırışlarıyla kürek mahkumu gibi hissettiren İç Güvenlik memurlarını düşünüyorum. Havaalanından çok dev bir alışveriş merkezine benzeyen Üçüncü Havalimanı ise onu kurgulayanların hayal ettiği ve içinde yaşamaya başladığımız Yeni İstanbul’un bir izdüşümü. 

Havayolları pandemiden en kötü etkilenen sektörlerden biri, fakat Global Carbon Project’e göre azalan uçuşlarla 2020’de hava seyahatine bağlı karbon salınımı %60 azaldı. Havayolu sahibi değilseniz ikinci bilginin bizleri daha çok ilgilendirdiğini düşünüyorum. Aynı başlık altında, Fransa hükümeti yakın zaman önce trenle iki buçuk saatte gidilebilecek yerler için uçuş rotalarını iptal etmeye karar verdi. Fransız tüketici hakları derneği UFC-Que Choisir’e göre, trenle yapılabilecek bir yolculuk uçakla yapıldığında yolcu başına karbon salınımı 77 kat daha fazla.

Hem iklim krizi, hem de pandeminin etkisiyle havaalanları ve sık sık uçak yolculuğu yapmak şimdiden geçmişe ait bir şey gibi geliyor: “Hava Seyahatinin Altın Çağı” tarih olalı çok oldu. Tüm endüstrilerin odak noktasının kâr ve büyüme olduğu 90’larda ve erken 2000’lerde ise, hava seyahatinin sanattaki ve edebiyattaki yansımalarında iç sıkıntısı, banalın cazibesi ve bunlar sayesinde sadece havaalanında/uçuş halindeyken kapısı aralanan bir dünyanın izleri var. Bu haftanın bültenini hazırlarken aklımda İsviçreli sanatçı ikilisi Fischli/Weiss’ın 1987-2012 arasında fotoğrafladıkları Airports serisi, Olga Tokarzcuk’a 2018’de Man Booker ve Nobel edebiyat ödüllerini kazandıran ve “Koşucular” ismiyle Türkçeleştirilen “Flights,” Rachel Cusk’ın bir uçakta başlayan, her satırını tekrar okumak istediğim romanı “Çerçeve” ("Outline") vardı. Ve pek tabii bu sayıya ismini veren, ana kahramanının sürekli geciken uçuşları arasında, astral seyahat gibi bir yöntemle başka boyutlara gitmeyi öğrendiği Ursula Le Guin’in “Uçuştan Uçuşa”sı.

"Airports" kitabı, Peter Fischli ve David Weiss.


Fischli/Weiss, gündelik ve sıradanı konu edinen videoları ve yerleştirmeleriyle başarılı olmuş bir ikiliydi, işleri dünya çapında tanınır olduktan sonra çıktıkları seyahatlerde, çıkış kapılarından ve körüklerden çektikleri havaalanı fotoğraflarında da tam olarak bunu yapıyorlar. Fotoğrafların bir kısmı 1989’da, “Airports” ismiyle bir kitap olarak yayınlandı, 2012’de, David Weiss vefat ettikten sonra ise “800 Views of Airports” adında başka bir kitapta yeniden yer buldu. Bir başka İsviçreli, yazar Alain de Botton, Bomb Magazine için kaleme aldığı kısa “800 Views” tanıtım yazısında “Bir Marslı ‘modern uygarlığa dair her şeyi bir arada görebileceğim bir yer var mı?’ diye sorsaydı, ona havaalanına gitmesini söylememiz gerekirdi,” diyor. “Teknolojiye duyduğumuz inançtan doğada yarattığımız tahribata, herkesin birbirine bağlı olmasından seyahati romantikleştirmemize, havaalanı tüm temaları bir arada gösterebileceğimiz tek yer,” sözleriyle devam ediyor. “Fischli ve Weiss bunu biliyordu.”  


"Airports" kitabından, Peter Fischli ve David Weiss.


Havaalanları ve uçaklara dair, yazarın bu birkaç cümlede yer vermediği ancak benim eklemek istediğim bir başka tanımlayıcı özellik ise, daha uzun seyahatler sırasında ev sahipliği yaptığını fark ettiğimiz durum ve duygular: Aynı uçağa binmeseydiniz yan yana gelmeyeceğiniz pek çok insan, tüm “bagaj”larıyla bir araya geliyor ve rutinlerine görebileceğiniz bir yerde devam ediyor. TK 001’in gediklisi olduğum yıllarda, Hasidik Musevi erkeklerin İstanbul’da, çıkış kapısında sallanarak dua etmelerine alışmıştım (bunun “yerli” ve karbon ayak izi daha düşük versiyonu trende karşınızda oturan teyzenin yol namazı kılmaya başlaması.) Etrafınızdakilerin uğurlamaya gelenlerle nasıl ayrıldıklarına göre seyahatin ne kadar uzun süreceğini, birinin çıkış kapısındaki heyecanından gittiği yerde onu neyin beklediğini tahmin etmeye çalışabiliyorsunuz. Bu anlamda havaalanları da, uçaklar da şeffaf, orada olmasak başkalarıyla paylaşmadan yaşamak isteyeceğimiz şeylerin kontrolümüz dışında görünür olduğu, özel alanın seyahat etme seçimiyle kamusala dönüştüğü kalabalık ve intim yerler. 

"Airports" kitabından, Peter Fischli ve David Weiss.


Tüm taşıma araçlarında yabancılarla yan yana geliyoruz, ama hiç tanımadığımız birisiyle 10 saat yan yana oturduğumuz tek yer uçak. Maskesiz günlerde, kıtalararası bir yolculukta yanımda oturan, kıyafetleri ve dış görüntüsünde herhangi bir dinden iz taşımayan bir adam uçağa bindiğimiz andan inene kadar yememiş, içmemiş, tuvalete gitmemiş, sadece dua etmişti; tekerleklerimiz nihayet yere dokunduğunda sessizce “bende biraz uçuş korkusu var,” dedi. Aynı uçuşu birkaç ay sonra yaparken sağımda oturan başka biriyse kalkıştan inişe kadar, benim kabin basıncı olmadan dahi gösteremeyeceğim bir performansla *yalnızca* içti, yolculuğun sonunda yanımda beyaz şaraptan cine ve viskiye uzanan iddialı bir şampiyonlar ligi kokteyl bardağı olarak oturuyordu. İndikten hemen sonra o da uçuş fobisi olduğunu söyledi (“Hadi canım?”) Haziran 2013’te Gezi Direnişi devam ederken yaptığım bir New York-İstanbul yolculuğunda sol koltuğumdaki İzmirli kadınla uçak havalanmadan arkadaş olmuştuk, iniş için kemerlerinizi bağlayın anonsu yapıldığında başım kucağındaydı. 

Tüm bunlar fazla pasif ve işlemsel bulduğum uzun yolculukları biraz daha insani kılan şeyler. Diğer türlü uçakların içi de havaalanları gibi sadece geç kapitalizmin yoğunlaştırılmış yansımaları: Business ve ekonomi sınıfları ayrı, önünüzde bir eğlence sistemi var, yerinize oturup beslenmeyi bekliyorsunuz. Katılımcılarına çocuk, hatta bebek muamelesi yapan bir düzende, uçak personeli dev bir devlet/anneye dönüşüyor ve artık bağımsız olarak giderebileceğiniz tek ihtiyacınız tuvaletiniz. Aynı çaresizlik ve infantil muameleyle ilgisi olsa gerek, benim en huzurlu uyuduğum yerlerden biri uçak koltuğu, özellikle kalkış ya da iniş anonsunu takip eden, istesem de başka bir şey yapamayacağımı bildiğim o 10-15 dakika. Bu durumdan bahsettiğim bir terapist bunun sorumluluk hissinden kurtulmanın verdiği rahatlık olabileceğini söylemişti: Uçaktayken “sürücü” koltuğunda oturan sen değilsin, istesen de olamazsın.

"Airports" kitabından, Peter Fischli ve David Weiss.


Aperture dergisinin fotoğrafçı Wolfgang Tillmans’ın editörlüğünü yaptığı, “Ruhanilik*” temalı, pandemi başlamadan hemen önce çıkan 237. sayısında çok sevdiğim bir foto-makale var, ismi “Solidarity is Spirituality”: New Yorklu fotoğrafçı Mary Manning’in fotoğraflarına, İngiliz yazar Olivia Laing’in sözleri eşlik ediyor ve uçağın penceresinden motorun göründüğü bir fotoğrafın altında şöyle yazıyor: “Bundan yüz yıl sonra, gelecekte insanlar böyle yaşadığımızı konuşurken ne diyecekler çok merak ediyorum: ‘Her gün banyo mu yapıyorlardı? Kulaklıkları kucaklarında, dünyanın o köşesinden bu köşesine sürekli uçuyorlar mıydı? Noel zamanı çilek mi yiyorlardı? Buzların eridiğini öğrendikten sonra bile böyle yaşamaya devam mı ediyorlardı?’ Kardeşimle Holokost’u düşünüp, tüm bunların olduğunu o zaman kim biliyordu diye merak edişimizi düşünüyorum. Gelecekteki insanlar da bizim sıradanlaşmış, inanılmaz açgözlülüğümüze o günden bakarken böyle mi düşünecekler? Londra’dan New York’a giden bir uçak, 1.2 metrik ton karbon salınımı yapıyor, umrumuzda değil. O zamanlar normalimiz buydu. İnsan varlığının en müsrif günlerinde yaşadık ve o günlerde gökyüzünden yeryüzüne bakmak bir lütuf bile değil, normal bir şeydi.” 

Pek çok diğer mekânda olduğu gibi pandemiyle birlikte havaalanındaki ve uçaklardaki duygu spektrumu da daralmış görünüyor, kendi seyahatimde içimde ve etrafımda hissedebildiğim sadece iki duygu vardı: Korku ve kaygı. Pek çok diğer durumda olduğu gibi, ilk refleksim giden hislerin geri gelmesini dilemek. Ama belki de her şey göz önünde bulundurulduğunda, bildiğimiz dünya normale dönse bile havayolu seyahatinin bizde yaratacağı hisler bu ikisi olmalı: Korku ve kaygı. 

Martinimi yerde ve karıştırılmış alayım. 

- Büşra 

*”Spirituality”nin çevirisi “ruhaniliğin” tatsız ve eksik olduğu konusunda hemfikir miyiz? Daha bütüncül bir çeviri görmüş olan varsa lütfen paylaşabilir mi?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

✈️ Uçuştan uçuşa🍸

Ticari uçuşların ruhuna fatiha (1945-2020)

24 Nis 2021

instagram.com/mcartershop

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR