Çin artık eski Çin değil: Pekin nasıl 'dünya diplomasisinin hac merkezi'ne dönüştü?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin’in başkenti Pekin’de mevkidaşı Şi Cinping ile 20 Mayıs 2026 tarihindeki buluşmasının Trump-Şi zirvesinin hemen ardından gelmesi ve bu ziyaretten önce İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile Pakistanlı yetkililerin farklı tarihlerde Çinli yetkililerle görüşmeleri, haklı olarak dünya kamuoyunun ilgisini çekti.
Uluslararası siyasi çevrelerle uzmanların pek çoğu “Pekin diplomasinin hac merkezi hâline geldi” tespitlerinde bulundular.
Putin ziyareti üzerinden Çin dış politikasını anlamak
Putin ve Şi tarafından imzalanıp açıklanan ortak mutabakat belgesindeki en dikkate değer nokta, “Çin-Rusya kapsamlı stratejik ortaklık programı, uluslararası ölçekte önemli rol üstlenmek suretiyle çok kutuplu bir dünyanın şekillenmesine katkıda bulunacaktır” saptaması oldu.
İkili ilişkiler açısından Putin ile Şi’nin sözlü olarak vurguladıkları başka konular da vardı: Komşuluk bağlantılarının geliştirilmesi, iki ülke arasındaki ortaklığın uluslararası meselelerdeki önemi, mevcut ilişkilerin geliştirilmesi vb. Sonuçta Putin, küresel politikaları için gereken desteği elde etmekle kalmadı, “Orman kanunu” politikasına karşı çıkan üç ülke liderinden biri olarak çok kutuplu dünyada geçerli olabilecek adil kuralların çerçevesini de belirlemiş oldu.
Ziyaret sırasında Çin ile Rusya arasında toplam 40 anlaşma imzalandı. Bunların çoğu mutabakat metinleri olup yasal olarak yerine getirilmesi şart olmayan mevzulardı. İmzalanması beklenen Sibirya Gücü-2 isimli doğalgaz boru hattı projesi ile ciddi yatırımları öngören bazı planlar ise henüz onaylanmadı. Her durumda buna “kapsamlı bir ittifak” yerine “stratejik ortaklığa dayalı sağlam bir işbirliği” demek daha doğru olacaktır.
Rusya ile Çin’in katıldıkları Şanghay İşbirliği Teşkilatı ile BRICS ülkeleri bloku veya Küresel Güney tarzında oluşumlara katılıp üye olmakla birlikte Çin, bu gibi birliktelikleri ve yan yana gelmeleri bir “ittifak” veya “pakt” olarak tanımlamaktan kaçınıyor. Şi, Rusya liderinin Ukrayna’ya açtığı savaşı “macera” olarak gördüğü için neticede Batılı ülkelerce kararlaştırılan ambargo ve yaptırımların hedefi hâline gelmekten kaçınıyor.
Çin'i anlamak
Çin’in iç ve dış politikalarını anlamak zordur. Zira yaklaşık 3.000 yıldan beri bu ülkede oluşup olgunlaşmış kendine özgü bir algılayış, anlayış ve zihniyet söz konusudur. Bunlardan biri stratejik sabır, diğeri esneklik, üçüncüsü iyi ilişkilere öncelik tanımaktır.
Esasen Çinliler muhatabını sonuna kadar ve sabırla dinleyerek anlamaya, başka bir deyişle “dilinden dökülenler ile aklından geçenleri” kavramaya gayret ederler. Söz gelimi muhatapları konuşurken başlarını sallayıp hafifçe tebessüm ederler. Muhatapları ise Çinli ev sahiplerinin kendilerini onayladıkları zehabına/yanılgısına kapılırlar. Oysa hafif tebessüm eşliğinde baş sallama bir gelenek ve ihtiram sembolü olmakla birlikte asla onay işareti değildir.
2010’lu yıllarda ulusal ölçekli televizyonlarda dış politika ve Ortadoğu’daki gelişmeler hakkında konuk yorumcu olarak değerlendirmeler yaparken konu gelmiş Türkiye’nin Çin ile ilişkilerine dayanmıştı. O sıralarda zamanın Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu başkanlığındaki bir heyet Pekin’e gitmişti. Medya, ziyaretin sonucunu merak ediyordu. Bir gazeteci, “Nasıl karşılandınız ve Türkiye ne elde etti?” mealinde bir soru sormuş; yetkililerden biri şöyle yanıtlamıştı:
“Doğrusu heyet başkanımızın konuşması boyunca Çinliler tebessüm ederek başlarını sallayıp duruyorlardı. Böylece dış politikamıza gereken onayı almış olduk!”
Bunun üzerine televizyon kanalında dedim ki:
“Galiba AKP heyetindekiler Red Kit çizgi filmlerini hiç izlememişler. Çünkü orada tasvir edilen Çinli tüccarın da yüzünden tebessüm eksik olmaz ve sürekli sizi dinliyorum manasında başını sallar ama bu, o kişinin sizi onayladığı anlamına gelmez!”
Çinlilerin dış politikasına dönersek, şöyle bir çerçeve çizmek mümkün: Pekin yönetimi, mevcut ortamda sıkı ve bağlayıcı ittifaklar yapan küresel müttefikler kazanma gayretinde değildir. Tam tersine, herkesle esnek ilişkiler kurmak suretiyle ekonomik işbirlikleri yapmaya öncelik tanımakta, siyaset ve strateji boyutunu ikinci plana atmaktadır. Çünkü Çin yöneticileri, var olan sıkı ittifakların özünde askerî ağırlıklı ve dolayısıyla da 20. yüzyıldan miras kalan faydasız bir politikanın ürünü olduğu kanaatindedirler.
Çinliler ekonomik işbirliklerini derinleştirirken, kendi stratejilerini etkilemeyecek meselelerden de uzak durmaya bakmakta ve daha önemlisi kendi çıkarlarını savunabilecek ölçekte devasa bir askerî güç inşa etmeyi planlamaktadırlar. Öyle ki gelecekte yerel veya uluslararası alandaki çatışma ve mücadelelere katılmak zorunda kalındığında, buna sadece kendisinin karar verebilmesini sağlama almaya çalışmaktadırlar.
Ayrıca Çin, muhtemel müttefiklerinin kendisini sürükleyeceği uluslararası alandaki mücadele ve çatışmaların faydasına ve lehine olmayacağı kanaatini taşımaktadır. Nitekim Rusya ile Çin ortaklığı, Ukrayna savaşı yüzünden ikili dengeyi bozdu; Rusya baş ortak iken mevcut yıpranmış ve kuşatılmış hâliyle ekonomik düzlemde Çin’e bağımlı konuma düştü ki bu da Kremlin’in hiç beklemediği bir durumdu.
- Batılı ülkelerin ambargo ve yaptırımları da eklenince Rusya, eskiden Avrupa’dan ithal ettiği teknoloji ve mallara ulaşamaz oldu ve bu alandaki eksiklerini Çin üzerinden temin etme yoluna gitmeye mecbur kaldı. Çin ise başka yerlerden tedarik edemediği gerekli hammaddeyi çok daha ucuz fiyata Rusya’dan alabilme avantajına kavuşurken, bu ülkeye kendi sanayi mallarını ve ürünlerini ihraç etmiş oldu.
Rusya-Çin mutabakatındaki esneklik, aynı zamanda Çin diplomasisinin satır aralarını okumak açısından da dikkatle incelenmeye değerdir: “Rusya, Çin’in Ukrayna’daki anlaşmazlık hususundaki objektif tutumunu takdir etmekte ve Pekin’in bu meselenin çözümüne ilişkin arzusunu selamlamaktadır.”
Bu formülasyon, Çin’in Ukrayna’daki savaşın başından beri çatışan tarafları kınayıp incitmeden müzakere masasına davet etmeye yönelik muğlak diplomatik manevrasının parlak bir örneği sayılabilir.
İnce denge hesapları ve tarafsızlık tutumu, Pekin diplomasisinin temel düsturlarından biri hâline gelmiştir. Bir örneğini 14 Temmuz 2025 tarihli South Chine Morning Post gazetesinde görmekteyiz. Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Vang Yi, Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas’a şunu söylemiş:
“Pekin, Rusya’nın Ukrayna’da hezimete uğramasını istemez; zira Rusya’nın yenilmesi hâlinde ABD, bütün gücüyle Çin’e yüklenecektir.”
Sonuç olarak Şi Cinping, Pekin ziyareti sırasında organize ettiği görkemli karşılama merasimi sayesinde bir yandan Putin açısından “Çin’in iyi bir dost ülke olduğu”, diğer yandan “Rusya’nın (Çin ile birlikte) uluslararası arenadaki jeopolitik merkezlerden biri olduğu” yolunda propaganda yapılmasına zemin hazırlamış oldu.
Trump ziyareti silikleştirildi
Buna karşılık ABD Başkanı'nın çok önem verdiği Çin ziyareti, karşılama merasiminin çok şaşalı geçmesine rağmen resmiyette gayet sönük geçti. Trump’ın şatafat ve gösterişe düşkünlüğünü bilen Çinli yetkililer, halka açık karşılama törenlerinde bilhassa çocukların ellerine bayrak tutuşturup şenlik şamata havasında ABD Başkanı'nın sert tavrını hem yumuşatmış hem de gözlerini kamaştırmış oldu.
Ziyaret sürecindeki Çin medyası ise aykırı bir tutumla Trump profilini adeta silikleştirdi. Trump’ın Pekin’e gittiği gün (14 Mayıs) Çin’in devlete ait İngilizce yayın organı China Daily gazetesi, ilk sayfasının manşetine Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman ile tokalaştığı fotoğrafı yerleştirdi.
Çin Komünist Partisi’nin sözcüsü olarak görülen People’s Daily (Halkın Günlüğü) ise ABD Başkanı’nın ziyaretine ilişkin yorumlarını üçüncü sayfaya taşıdı. Çin’in en çok izlenen akşam bülteni Xinwen Lianbo, 11 Mayıs’ta ziyareti duyururken konuya yalnızca 12 saniye ayırdı. Hemen ardından yaklaşık altı dakika süren “Yangtze Nehri Deltası’nın Entegre Kalkınması Yeni Atılımlar Kaydetmeye Devam Ediyor” başlıklı bir haber geldi. Sonradan anlaşıldığı üzere, Çin tarafının törensel coşkudan uzak tutumu son derece yerindeydi.
Yani Trump’ın ziyareti son derece sönük geçti. Peki, neden?
Çünkü ABD, İran’a diz çöktüremedi, boyun eğdiremedi. Trump, bu gerçeği bilerek Çin’e gitti ve savaşın sonlanması için Şi Cinping’den, İran üzerindeki nüfuzunu kullanmasını rica etmek durumunda kaldı. Trump’ın Pekin yolculuğundan hemen önce ABD istihbaratının itiraf niteliğindeki bir raporu kamuoyuna sızdı ya da sızdırıldı. Raporda özetle şöyle deniliyordu:
“İran’a karşı yürütülen savaşta Çin, ABD karşısında üstünlük sağladı. Çin, İran savaşı sayesinde askeri, ekonomik ve diplomatik alanlar da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda ABD’ye karşı avantajını en üst düzeye çıkardı.”
Amerikan istihbarat görevlilerinin başka bir tespitinde ise şöyle deniliyordu:
“Trump, günlük konuşmasında ortalama 90 (yani 6 dakikada bir kez) yalan söylüyor ve sürekli birbiriyle çelişen ifadeler kullanıyor.”
Dolayısıyla da tedbir olarak Çin ziyareti sırasında gerek Pentagon gerekse istihbarat görevlileri, konuşma metnine bağlı kalması için çok çabalamalarına rağmen Trump, aradaki boşluklarda kuralı bozarak kendi ayağına sıkmaya devam etti.
Çin yöneticileri ve bilhassa Şi Cinping, boşluktan yararlanarak ülkesinin Amerika’ya yönelik politikasının sacayağını açıkladı: Tayvan, demokrasi ve insan hakları! “Çin’in yolu ve sistemi” ile “Çin’in kalkınma hakkı” gibi bildik siyasi genellemelerle yetinerek alışılmış kırmızı çizgilerini yineledi. Çin’in kalkınma hakkı, Washington’ın müdahalesine izin vermeksizin küresel ekonomide yükselmeye devam etme kararlılığının açık bir ifadesiydi.
Şi’ye göre ikili ilişkiler; rekabet üzerine değil, istikrar üzerine kurulmalı ve yerleşik bir güç ile yükselen bir gücün çatışmasının kaçınılmaz olduğunu öngören “Thukidides tuzağı”ndan uzak durulmalı. ABD ile Çin birlikte geleceğe doğru dönmeli ve bunu sürdürmeli.
Uzmanlara bakılırsa, ziyaret öncesi belirlenen Amerikan diplomatik hamlesi çatışmacı-sertlik yanlısı üç noktaya dayanıyordu:
- İran savaşıyla birlikte Çin lehine gelişen stratejik enerji piyasasını kontrol altına alıp ABD lehine çevirmek suretiyle Çin’i ucuz petrol alımından mahrum etmek.
- Gelişmiş sivil ve askerî teknolojilerde kullanılmakta olan nadir elementler açısından Amerika’nın Çin’e bağımlılığını asgariye indirmek.
- Hürmüz ve diğer denizyolları geçitlerini denetim altına alarak Çin’in uluslararası deniz ticaretine baskı yapabilecek kartları elinde tutmak.
Gelgelelim hesap tutmadı çünkü Pekin, ABD ile ilişkilerindeki engin tecrübesiyle Trump’ın bütün taktik saldırılarının önünü kesebilen stratejik bir hesap yapmıştı.
Go oyunu
Go game; amacı rakibinden daha fazla bölgeyi çitle çevirmek olan iki oyuncu için soyut bir strateji oyunudur. Yaklaşık 2.500 yıl önce Çin’de icat edilmiş olup, günümüze kadar kesintisiz olarak oynanan en eski masa oyunu olduğuna inanılmaktadır.
Çinliler, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî saldırısını izleyen ateşkes sürecini klasik anlamda “kazanan” ve “kaybeden” şeklinde okumadı; çok katmanlı sonuçlar doğuran bir jeopolitik kırılma olarak değerlendirdi. Zira neticede ortaya çıkan şey, satranç tahtasındaki taşlarla belirlenen ve tek bir hamleyle oyunu sonlandırılan bir mücadele olmaktan uzaktı.
Çin halkının 2.500 yıl öncesinden bugüne oynadığı bu oyun, Pekin tarafından ABD ile Başkanı Trump’a karşı bir diplomatik stratejiye çevrildi. Şöyle ki; Çin, rakibin taşlarını tek tek yok etmek yerine, çok daha önemli alanı kontrol etmeye yöneldi. Bu alan iki devlet arasındaki ilişkilerin en gergin ve çatışmalı bölgeleri sayılan İran, Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı, Bab’ül Mendeb (Kızıldeniz) ile Umman Denizi ve Hint Okyanusu idi.
ABD ile İsrail, İran’a karşı en güçlü hamleyi yaptıklarında aslında kendilerinin nasıl hassas ve kuşatmaya açık bir hedef (Körfez’deki Arap ülkelerinde vurulan üs ve tesisleri vasıtasıyla) hâline geldiklerini çok sonradan anladılar.
Tukidides Tuzağı’na düşmek
Çin Devlet Başkanı, Trump ile görüşmesinin resmiyet kazandığı bir anda “Amerikan yönetiminin Çin ile ilişkilerinde Tukidides Tuzağı'ndan uzak durması” için uyarıda bulundu. Peki, nedir bu tuzak?
ABD’li siyaset bilimci Graham Allison, Destined for War: Can America and China Escape Thucydides's Trap? (Mukadder Savaş: Amerika ile Çin Tukidides Tuzağından Kurtulabilirler mi?) adlı kitabında ABD ile Çin arasındaki ticari kapışmanın, üçüncü dünya savaşına yol açıp açmayacağını inceliyor.
- Kendi ifadesiyle Tukidides Tuzağı; giderek yükselen bir gücün, liderlik koltuğunda oturan bir başka gücü, liderlik açısından korkutmasının yarattığı gerilimin yol açabileceği sonuçları içinde barındırıyor.
Geçmişte 16 kez yaşanan bu tür gerilimlerin 12’sinin savaşla sonuçlandığına dikkat çeken Allison’a göre Tukidides Tuzağı iki farklı sendroma dayalı olarak ortaya çıkıyor:
- Kudretinin farkında olan yükselen güç (devlet, hareket, örgüt vs) bunun herkesçe kabul edilmesi için mücadele eder ki buna “yükselen güç sendromu” denilir.
- Egemenliği (küresel veya bölgesel hegemonyayı) elinde tutan güç (devlet, örgüt veya hareket) rakibinin meydan okumasından korkarak ona göre tavır almaya başlar ki buna da “egemen güç sendromu” denilir.
Burada araya girip bir noktayı düzeltmekte yarar var: Yazar ve siyasetçi akademisyen Gürbüz Evren, Tukidides Tuzağı kavramının Graham Allison tarafından değil, ondan yıllarca önce Yunanlı profesör Lazarus tarafından kamuoyuna tanıtıldığını belirtmektedir.
Tukidides Tuzağı fikrinden hareketle daha geniş bir bakış açısıyla ben de birkaç tespit yapmak durumundayım:
2019’da yayımlanmaya başlanan ve kısa süre önce dördüncü sezonu sona eren The Boys dizisi, 11 Eylül 2001 (New York’taki ünlü ikiz kulelerin patlatılması olayı) travmasının bir sonucu olarak 2006’da ortaya çıkmıştı. Dizi, Donald Trump’ın başkanlığının tam orta yerinde vücut bulmuştu ki çok da şaşırmamak gerekiyordu.
Yaratıcılarının ifadesiyle “Süper kahramanlar gerçek hayatta olsalardı, ne olurdu?” sorusundan hareket eden bu dizi, ABD’nin, kimi tarihçilere göre adeta Vietnam Savaşı ve 68 hareketi ile ortaya çıkan fay hattındaki yarığı büyütmeye ant içmiş Trump’ın ülkesinde geçiyordu.
Dizinin evreninde, “süperler dünyasını” tekeline almış ve bünyesinde olmayanları dışlayan “The Vought” isimli bir şirket var. Bu şirketin görünen yüzü, dizinin Süpermen’i “Homelander”ın liderliğindeki “The Seven” adlı bir konseyden oluşuyor. Bu yedi süperin ise dünyayı kötülerden korumak gibi bir misyonu var.
- Bu konseyi ister BM Güvenlik Konseyine benzetin, isterseniz “dünyayı yöneten yedi ailenin mecazı” deyin, ikisi de yakışıyor. Nitekim dizinin özü şöyle: Bitmez tükenmez çatışma ve savaşlar devrinde silahlı kuvvetler, sermayeye hükmetmeye yelteniyor! Dünyanın birçok militarist, yayılmacı, emperyalist veya alt emperyalist ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de benzer bir gelişme yaşanıyor.
Dünyanın bir numaralı militarist gücü olan ABD küresel asker, jandarma ve polis gücüne sahip olmasına istinaden her şeye hükmedip racon keserken, günümüzde artık bu hükmünü yürütmekte zorlanıyor. Süper bir devlet olmasına rağmen hegemon devlet olmaktan artık çıkıyor.
Dahası var: Karşısında giderek yükselen ve küresel alanı çok yönlü olarak kontrol etmeye yönelik politikalara (ekonomik, jeopolitik, ticari ve diplomatik) ağırlık veren Çin, birçok bakımdan ABD’yi geriletmekte ve hatta kendisiyle işbirliği yapmaya zorlamaktadır.
“Tukidides Tuzağı” ise tam da burada işliyor: Eski hegemon güç, yeni yükselen gücü ilk aşamada kontrol edememiş; ikinci aşamada ise ondan korkmaya başlamıştır.
Geçmiş ola Trump, atı alan Üsküdar’ı geçti!
Yazar ve siyasetçi Gürbüz Evren de bu noktaya işaret ediyor:
“Çin lideri Şi, bu kavramı Trump’ın yüzüne söylerken, aslında Çin ‘yükselen güç olma seviyesini çoktan geçti, artık korkulan güç seviyesine ulaştı’ uyarısını yaptı. Yani kibarca, ‘Sana geçmiş olsun Trump’ dedi. Trump, bu saatten sonra Çin ile düşmanlık aşamasından ortaklık aşamasına geçmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Venezuela’da, Panama’da önünü kestiği ve elinde yaklaşık 690 milyar dolarlık Amerikan Tahvili olan Çin’in, ‘Tayvan’a karışırsan savaşırız’ anlamına gelen uyarısı da Trump’ın uykularını kaçırıyor.”
Yazının devamına da bakalım:
“Tarafların İran konusunda anlaştıklarını, Çin’in, İran’ı sattığını parlatarak aktaranlar yanılıyorlar. ‘İran’ın nükleer silaha sahip olmaması konusunda Çin ve ABD mutabıkmış!’ Tamam da zaten İran bu konuda, 2015’te, dönemin ABD Başkanı Obama ile yapılan anlaşma dâhil birçok kez nükleer silah üretme hedefi olmadığını bildirmişti.
‘Şi ve Trump, Hürmüz Boğazı’nın açık kalması ve geçiş ücreti alınmaması konularında da anlaşmışlar.’ Tamam da zaten İran, ABD’nin savaşı sonlandırması ve donanma unsurlarını bölgeden çekmesi karşılığında Hürmüz’ü gemi trafiğine açmayı kabul ediyordu. Ayrıca, geçiş ücretini de bir pazarlık kozu olarak ortaya atmıştı. Savaşın bitirilmesi ve ablukanın kaldırılması durumunda bundan vazgeçecekti.
Trump, bu konularda Çin’i yanına almış izlenimi yaratarak, Amerikan kamuoyuna bir başarı pazarlamaya başladı bile. Ancak gerçek olan şu ki, Çin, nükleer silah üretiminin yasaklanması ve Hürmüz Boğazı konularında ABD ile anlaşmış gibi gözükerek aslında İran’ın çıkarlarını savundu.
Şöyle ki, Trump’ın ziyaretinden kısa bir süre önce İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi Pekin’e gitti ve Çinli mevkidaşı ile ABD’ye karşı takınacakları ortak politikaları belirledi.”
Şi’nin stratejik sabrı, Trump’ın sert hamlesini savuşturdu
Siyaset bilimci ve yazar Umur Tugay Yücel’in değerlendirmesinin başlığı nettir: “4T Denkleminde Trump-Şi zirvesi: Gerileyen ABD ve yükselen Çin.” Tespitlerinden alıntılar yapacağız.
“Trump görüşmeye her ne kadar sert söylemlerle gitmiş olsa da masadaki gerçek tablo Washington’ın iddia ettiği kadar güçlü değildi. ABD bugün hâlâ dünyanın en büyük askeri ve finansal gücü olabilir ancak aynı zamanda ciddi yapısal zaaflarla karşı karşıya.
Yüksek borç yükü, üretim kapasitesindeki aşınma, iç siyasi kutuplaşma, kırılgan tedarik zincirleri ve teknoloji savaşının ekonomik maliyetleri Washington’ın hareket alanını daraltıyor.
ABD’nin yıllarca ‘küreselleşmenin merkezi’ olarak kurduğu sistem bugün Çin’in üretim kapasitesine bağımlı hale gelmiş durumda. Bu da Washington’ın sert tehditlerini sınırlayan temel faktörlerden biri.
Trump’ın görüşme öncesindeki agresif açıklamalarına rağmen Şi Cinping karşısında daha kontrollü ve hatta zaman zaman uysal bir çizgiye çekilmesi bu yüzden dikkat çekici. Çünkü Washington, ekonomik gerçeklikler nedeniyle Pekin’le tam kopuşu göze alamıyor.
Özellikle enflasyon baskısı, Amerikan tüketici piyasasının Çin üretimine bağımlılığı ve teknoloji sektörünün Çin kaynaklı hammaddelere ihtiyaç duyması Trump’ın manevra alanını daralttı. Trump kamuoyuna sert görünmeye çalışsa da görüşmenin pratik sonuçları Pekin’in stratejik sabrının daha etkili olduğunu gösterdi."
Tayvan’ı hırsızlıkla suçlayan Trump
Bu görüşmenin merkezinde aslında ‘4T’ olarak özetlenebilecek dört kritik başlık vardı: Tayvan, ticaret, teknoloji ve tarım. Görüşmenin gerçek ekseni de bu dört alan etrafında şekillendi.
Çünkü Tayvan merkezli olası bir kriz, küresel ekonomik sistemi de sarsabilecek bir potansiyele sahip. Özellikle yarı iletken üretimi nedeniyle Tayvan bugün dünya ekonomisinin sinir merkezlerinden biri konumunda. Bu yüzden de Washington’ın söylem düzeyindeki sertliğine rağmen pratikte daha temkinli hareket ettiği görüldü.
Trump, Çin’den ayrılırken Air Force One’da gazetecilere yaptığı açıklamada Tayvan hakkında alışılmadık derecede mesafeli ifadeler kullandı. Ayrıca Tayvan’ın yükselen yarı iletken sektörünü hedef aldı ve geçmiş Amerikan yönetimlerini suçladı:
"Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı. Çünkü geçmişte ne yaptığını bilmeyen başkanlarımız vardı."
Trump’ın Pekin’deki sözleri ise ilk kez Tayvan’ın stratejik önemini değil, ABD’ye maliyetini öne çıkarması açısından dikkat çekti:
"Çinliler bu yerin (‘artık buraya ‘yer’ diyelim çünkü kimsenin nasıl tanımlayacağını bilmediği bir yer) bağımsız olmasını istemiyor."
İkinci başlık ticaretti. Trump uzun süredir tarifeleri Çin’e karşı baskı aracı olarak kullanıyor. Ancak bu stratejinin Amerikan ekonomisine de ciddi maliyetler yarattığı açık. Çünkü Çin yalnızca ucuz üretim merkezi olmaktan çıkmış; aynı zamanda küresel tedarik ağlarının merkezi haline gelmiş durumda. Amerikan şirketlerinin büyük kısmı hâlâ Çin’e bağımlı çalışıyor.
Bu nedenle Trump’ın görüşmede tarifeleri tamamen artırmak yerine bazı alanlarda yumuşama sinyali vermesi aslında Washington’ın ekonomik kırılganlığını ortaya koydu. Çin ise burada zamana oynadı. Pekin’in temel hedefi; ekonomik ayrışmayı tamamen engellemek ve ABD’yi kontrollü bağımlılık içinde tutmak! Görüşmenin sonunda ortaya çıkan tablo Çin’in bu hedefinde başarılı olduğunu gösteriyor.
Üçüncü alan teknoloji savaşlarıydı. ABD bugün Çin’i durdurmak için en sert baskıyı teknoloji alanında kuruyor. Özellikle yapay zeka, gelişmiş çip üretimi, kuantum teknolojileri ve yarı iletken ekipmanlarında Washington ciddi ambargolar uyguluyor. Ancak burada da ABD’nin önemli bir zaafı var: Çin artık eski Çin değil.
- Pekin son yıllarda kendi teknoloji ekosistemini oluşturmaya başladı ve Amerikan baskısı Çin’i daha bağımsız hâle getirdi. Yani Washington’ın ambargo stratejisi kısa vadede Çin’i yavaşlatıyor olabilir fakat uzun vadede Çin’i kendi alternatif sistemini kurmaya itiyor. Bu durum ABD açısından stratejik bir paradoks yaratıyor. Çünkü Washington, Çin’i baskılayarak aslında onu daha otonom ve daha dirençli hâle getiriyor.
Dördüncü başlık ise tarımdı. Bu konu çoğu zaman küçümsense de Trump açısından iç politikada hayati önemde. Amerikan tarım sektörü, Çin pazarına ciddi ölçüde bağımlı. Özellikle soya fasulyesi, mısır ve tarım ihracatı konusunda Çin büyük bir müşteri konumunda. Geçmiş ticaret savaşlarında Amerikan çiftçilerinin yaşadığı zarar Trump için önemli bir siyasi maliyet yaratmıştı. Bu nedenle Washington’ın tarım alanında Çin’le ilişkileri tamamen koparması mümkün görünmüyor. Şi Cinping bu bağımlılığı çok iyi biliyor ve tarım kartını stratejik şekilde kullanıyor.
4T denkleminde gerçekleşen görüşmelerin sonunda Trump, kısa vadede bazı taktiksel kazanımlar elde etmiş gibi görünse de aslında daha fazla alan kazanan taraf Çin oldu. ABD daha güçlü askeri kapasiteye ve daha büyük finansal araçlara sahip olabilir ancak Çin giderek daha fazla stratejik alanı kontrol ediyor. Özellikle Asya, teknoloji üretimi, nadir toprak elementleri ve küresel ticaret ağlarında Pekin’in etkisi genişlemeye devam ediyor.
Rakibin enerjisini tüketmek
Ukrayna savaşı, Ortadoğu’daki krizler, iç siyasi kutuplaşma ve ekonomik baskılar ABD’nin dikkatini dağıtıyor. Çin ise daha odaklı ve daha uzun vadeli düşünüyor. Şi Cinping’in avantajı tam olarak burada ortaya çıkıyor.
- Pekin hızlı zafer peşinde koşmuyor, tam tersi rakibin enerjisini tüketmesini bekliyor ve bu sırada kendi etkisini genişletiyor.
Trump görüşmeye sert başlayan taraf oldu ama Şi masadan daha avantajlı konumla ayrıldı. Çünkü Washington rakibini durdurmaya çalışırken kendi hareket alanının ne kadar daraldığını da görmüş oldu. Çin ise baskıya rağmen geri çekilmeden mevcut pozisyonlarını korudu ve uzun vadeli mücadelede zamanın kendi lehine çalıştığını bir kez daha göstermiş oldu.
Bugün Çin, savunma yapan bir aktör olmakla birlikte Afrika’dan Asya’ya, enerji hatlarından teknoloji altyapılarına kadar birçok alanda yeni etki bölgeleri oluşturuyor. Bu da Washington’ın baskısını daha maliyetli hâle getiriyor. ABD hâlâ güçlü ancak artık hegemon değil. Çin yükselen bir güç olarak Amerikan üstünlüğünün sınırlarını zorlayan ve bazı alanlarda yeni düzenin kurucu aktörü olmaya başlayan bir merkez haline geliyor.
Anlaşılan o ki yakın geçmişte en çok konuşulan bu konu giderek dünya gündeminde daha fazla yer almaya aday görünüyor; bizlere de Çin’in hamlelerini ve “Tukidides Tuzağı”nı yakından takip etmek düşüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Faik Bulut
Araştırmacı gazeteci, yazar

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


