
Ne zaman 23 Nisan -ya da 19 Mayıs- günü gelse ister istemez aklıma kutlamalar adı altında haftalar, hatta aylar öncesinden bayram gösterileri için yaptırılmaya başlanan provalar geliyor. Birçok kişi gibi ben de bu gösterilerden yırtmanın yolunu arardım. Çünkü sözde bu günler çocukların ve gençlerin bayramıydı ama kimse size ne istediğinizi sormazdı. O bir günlük tatilde sabahın köründe statlara, gösteri alanlarına dikilir, büyükleri eğlendirir, öğretmenlerimizi gururlandırırdık. Gurur duyulacak çocuklar yetiştirmenin kriteri hangi ara buna dönüştü bilmiyorum.
Yazarımız Mehmet Selahattin’in anlatımına göre en azından o tarihlerde çocuklar 23 Nisan’ın tadını bir ölçüde çıkarabiliyor, büyükler de fırsattan istifade bir günlüğüne çocukluklarına dönüyormuş.

23 Nisan 1936 tarihli Son Posta gazetesi
Çocukların büyümek, büyüklerin tekrar çocuk olmak istemeleri hiç değişmeyecek gibi duruyor. Çocuk olmanın getirdiği kaygısızlık… En büyük derdinin aşık olduğun çocuğun sana pas vermemesi ya da silginin çalınması olması ve bu ikisi arasındaki ince bir çizgi bulunması…
İşte çocuk olmanın dayanılmaz hafifliği…
Çocukları Koruyalım
Öksüz ve yetim çocukların korunması, beslenmesi, sağlığı ve eğitimini üstlenmek için kurulan Himâye-i Etfâl Cemiyeti I. Dünya Savaşı devam ederken 1917 yılında İstanbul’da kurulmuştu. Savaştan sonra Mütareke Dönemi’nde de faaliyetlerine devam eden cemiyet, bu konunun önemini fark eden Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından yeniden yapılandırılarak Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti adıyla 30 Haziran 1921’de Ankara’da hayat buldu. Aslında öncelikle şehit çocuklarıyla ilgilenmeyi amaçlayan cemiyet, zamanla tüm öksüz, kimsesiz ve yetim çocukların korunmasını ve bakımını üstlenmişti. ilk faaliyete başladığında bütçesi sadece 20 liraydı. Yurt içi ve yurt dışında açtığı şubelerde düzenlediği müsamere, çekiliş, sergi, konferans gibi etkinliklerle hem cemiyet tanıtılmış hem de bağışlar toplanmıştı.

1934 yılına gelindiğinde dilde sadeleşme çalışmalarının etkisiyle adı Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirildi. Cumhuriyet döneminin zinde, sağlıklı ve "Gürbüz Türk Çocuğu" yetiştirme projesinin önemli uygulayıcılarından oldu.
Özgürlüğün Tepesi
Mehmet Selahattin’in 23 Nisan’ın en coşkulu kutlandığı yerlerden biri olarak bahsettiği Hürriyet Tepesi (nam-ı diğer Abide-i Hürriyet ya da Hürriyet-i Ebediye Tepesi) adını II. Meşrutiyet’in ilanından bir yıl sonra, yani 1909’da İstanbul yönetimine karşı çıkan ve tarihe 31 Mart Vakası olarak geçen olaylarda ölen askerlerin anısına bu tepeye yapılan bir anıttan almıştı. Yapımı iki yıl süren bu anıt Osmanlı’nın ilk ulusal anıtı olma özelliğini sahipti. Özgürlük hareketini simgelemesi için havaya atış yapan bir top şeklinde tasarlanmıştı.

Anıtın çevresinde olaylarda ölen askerlerin yanı sıra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önemli isimlerinin mezarları da yer alıyor.
Şipşak Kodak
Eskiden fotoğraf çekildikten sonra fotoğraf makinesi fabrikaya gönderilir, jelatin film kâğıttan ayrıılırak bir cam üzerine yerleştirilir, sonra makineye yeni film koyularak makine iade edilirdi. Bu durum 1880’lerin sonuna kadar devam etti. Ne zamanki 1888 yılında George Eastman’ın sahibi olduğu Kodak, 10 poz çekebilen, katı plakaların sürekli değiştirilmesini gerektirmeyen bromür kaplı jelatin rulolardan oluşan Kodak fotoğraf makinesi piyasaya sürdü işte o zaman fotoğrafçılık tarihinde bir eşik aşıldı. Böylece çok büyük fotoğraf makinelerinin yerini daha küçük ve taşınması kolay olanlar aldı.

Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Göktuğ İpek
https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR




