Depremden sonra: Yeni bir şehirde yeni bir hayat kuranlar anlatıyor

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
“6 Şubat’a kadar her gün gitmeyi düşünürdüm. 6 Şubat’tan beri her gün dönmeyi düşünüyorum.”
Bu yazıyı tek bir cümleyle özetlemem gerekse bunu seçerdim. Konstantinos Kavafis “Bu şehir arkandan gelecektir” derken muhtemelen bu denli sert bir veda düşünmemiştir ama depremden sonra evden ayrılanlar için hayat hep, bir zamanlar sevdikleri, rahat ettikleri, tanıdıkları bir şehri ve hayatı özlemekten ibaret. Bu şehir artık hayallerinde yaşıyor. Şimdi yalnızca o hayalin, yine aynı avlularda, sokaklarda buluşma ihtimalinin peşinden koşuyorlar. Tabii bütün bunların hepsi olsa da kaybettikleri insanların geri gelmeyeceğini bilerek...
- Bu dosya için konuştuğumuz herkes, hayatlarını başka bir şehirde yeniden inşa etmiş, yeni bir düzen kurmuş depremzedeler. Onlara “Hayata nasıl yeni baştan başladınız?” sorusunu sorduk. Ortak cevapları "Bebek adımlarıyla yürümeyi öğrenir gibi" oldu.
Depremzedeler aslında çoktan bir yerinden yaşama karıştı, kendilerine bir hayat kurdu. Fakat bunu yaparken yalnız bırakıldıklarını da cümlelerinin sonuna ekliyorlar. Hatta 64 yaşındaki Havva şöyle diyor:
“Bir komşuluk hakkı vardır kültürümüzde, ekmek-tuz hakkı da denir. Bizim aramızda bu kalmadı ya da hiç yokmuş.”
Konuştuklarımızın çoğu, türlü nedenlerden isimlerinin paylaşılmasını istemedi. İsimlerini verenler, hayatlarımıza sirayet eden çekingenlik hâlinin nedenlerini bir kere daha sorgulattı. Bu yüzden onları ön isimleriyle anacağız.
Kira 15, size 20
Ercüment ve ailesi, Hatay’daki depremin ardından bir süre çadırda yaşadıktan sonra, ilk önce Konya’ya, sonra Ankara’ya geçmiş. Zor bir 6 ayın ardından Ankara’da bugün de yaşadıkları evi bulmuşlar:
“Depremde aile apartmanındaydık ve evimiz yıkıldı. Ablam ve ailesi, annem, babam ve halamın ailesi enkaz altında kaldı. Bizim evin olduğu kısım böyle bir kutu gibi duruyordu. O evden biz çıktık ama biz nasıl çıktık, onu da bilmiyorum. Annemlerin cenazelerini beklerken günler geçmedi, Allah kimseye yaşatmasın.”
Ailecek bir süre çadırda yaşamaya çalıştıktan sonra Konya’ya gitmeye karar vermişler:
“İlk etapta Konya’da taşınmak istedik. Açıkçası aklımıza Konya niye geldi bilmiyorum. Ankara, İstanbul gibi büyük yerlerden korktuk ve Hatay’a da yakın olsun diye düşündük sanırım. Konya’ya Haziran başında gittik. Ancak hiç ev bulamadık. O sıralar zaten çok yer değiştiren vardı. Oradaki eş dost da yardımcı oldu ama yine de ev bulamadık, iş konusunda da emin olamadım Konya’da yapabileceğimden. Benim kuzenim yıllardır Ankara’da yaşıyor, onun telkiniyle geldik.”
Ankara’daki ev arama süreci de hiç kolay olmamış. Depremzede olmak hayatlarını zorlaştırmış:
“Ankara’da da çok ev aradık. O sırada kiralar da çok yükselmişti. Ev sahipleri de çok seçici burada. Bir de depremzedelere çifte standart uygulandı. 15 liralık ev için bize 20 diyorlardı. En son Esat’ta yaşadığımız evi bulduk. Hem okullara yakınlığı hem de fiyatıyla bize uygundu. Ev sahibi memur kefil istedi, bulduk, 3 ay peşin istedi, ödedik, bir de bize ‘Sizi apartmandakilerle tanıştırmam lazım’ dedi. Garip geldi ama bunu da yaptık. Apartmanda gerçekten çok iyi insanlar var. Depremzede olduğumuzu öğrenince eşya yardımı teklif edenler oldu. Zaten bizde yemek yapıldığında mutlaka komşulara dağıtılır. Bizim yemeklerimiz biraz yağlı ve acı tabii, komşulardan biri rica etti, artık ona götürmüyoruz. Genel olarak bize iyi davrandılar. Yalnız, bir komşu ‘Siz Suriyeli misiniz’ diye sordu, buna alındım. Suriyeli olmak alınılacak bir şey değil tabii ki. Sonuçta Suriye ile Hatay yan yana iki coğrafya. Ama soruş tarzı, buna yüklediği anlam kırıcıydı.”
Ercüment alışmış ama çocukları hâlâ sıkıntı yaşıyor:
“Kızım 15 yaşındaydı deprem olduğunda. Arkadaşlarının çoğu öldü. En sevdiği arkadaşının uzun süre haberini bekledi, o da önce enkazdan çıkıp sonra öldü. Böbrekleri iflas etmiş. Etkisinden çıkamadı bunun. Buradaki çocuklar ilk başlarda dalga geçmişler konuşmasıyla, kıyafetleriyle. Hatay’da marka giymez çocuklar. Zorlandı, istemedi. Marka şeyler talep etti. Bizim de durumumuz iyi değil tam olarak. Bir gün eşim Songül karşısına alıp konuştu, ‘Bizim bak yaşamamız bile mucize, bunu başardık, marka giymek giymemek seni nasıl üzebilir’ falan dedi. Gerçekten de değişti çocuk. Oğlan 14 yaşında ve dünyası daha çok okumak üzerine kurulu, dersleri çok iyi. O pek etkilenmemiş görünüyor. Ancak bilmiyorum öyle mi görünüyor, gerçekten mi öyle.”
Düzenleri artık kurulmuş görünse de Ercüment’in aklında daima dönmek var:
“Ben hep dönmek istiyorum. Hatay’ı çok özlüyorum. Gece rüyalarıma giriyor oradaki hayatım arkadaşlarım. Sonuçta orası bizim memleketimiz. Ne kadar artık geriye bir şey kalmasa da.”
Anahtarı aldığım gün evin ortasına çöktüm
Depreme Hatay’da yakalanan ve iki gün sonra enkaz altından çıkartılan 24 yaşındaki Deniz, ablası Kader ve kardeşi Tarık, Ankara’da üç kişilik bir hayat kurmuş:
“Annem ve babam galiba ilk anda öldü. Onların hiç sesini duyamadım. Beni de iki gün sonra kardeşim ve komşular kurtardı. Uzun süre anksiyeteyle mücadele ettim, çok ciddi kaygım vardı. Annemle babama ulaştıktan sonra da hiçbirimiz artık Hatay’da kalmak istemedik. Hatay’ı çok ama çok seviyorum ama o kadar ağır bir şey yaşadık ki, şimdi bile bunu konuşmak istemiyorum aslında.”
İstanbul’daki akrabalarına gitseler de Deniz, yine deprem beklenen bir ilde yaşamak istememiş, Ankara’ya gelmişler. Kardeşi Tarık zaten Hacettepe öğrencisi olduğu için burayı seçmişler. Kader muhasebe işine devam ediyor, Deniz de bir şirketin satış sorumlusu:
“Biz ailecek zaten birbirimize bağlı insanlardık ama depremden sonra üç kardeş kalınca, bir anda öksüz ve yetim olunca birbirimize iyice bağlandık. Evi ben tuttum ve ilk anahtarı alıp içine girdiğimde aniden yere çöktüm. Ayların yorgunluğu, kaygısı, acısı bir anda üstüme çullandı. Biz buradayız ama eksiğiz artık. Anamız babamız yok. Akrabalarımızın çoğu yok. Kalanlar da bizim yalnız yaşamamıza çok üzülüyor, gelin beraber bir şey yapalım diyor ama herkes kendi hayatını kurmak zorunda, kimseye dert olamayız. Bir de burada bize çok yardım eden oldu. Alt komşumuz Düzce depremini yaşamış, bana ve kardeşlerime hep yemek getirdi, beni de bir ablanız sayın dedi. Gerçekten öyle görüyoruz onu şimdi.”
Deniz en çok çıkarcılardan yılmış:
“İlk işe girdiğim yerde sürekli bana depremzede olduğum, bu işe ihtiyaç duyduğum hatırlatılıyordu. Benim iyi bir iş tecrübem var, yabancı dilim var, ayrıca depremzedeyim diye diğerlerinden ayrılan bir durumum yok. Baktım sürekli bunu başıma kakacaklar ayrıldım. Özellikle seçim döneminde sürekli ‘Kime oy verdin, bak görüyor musun insanlar ne yaptı’ diye ideolojik sorgulamalara maruz kalıyordum. İnsanların anlamadığı şey şu, biz orada yatağımızı yorganımızı değil, hayatımızı kaybettik. Evlerimizi, hayallerimizi, en sevdiklerimizi. Ben anamın babamın cesedini gördüm, bunu göremeyen de bir sürü insan var. Bağırlarına taş basıp oturdular. Şimdi sen bu insanlara ‘Buna niye oy verdin, buna niye oy vermedin’ diyorsun. Buna kızınca ‘Bak yaşıyorsun, sağsın daha ne istiyorsun’ diyorsun. Ölmeyince her şey çözüldü mü?”
Hatay’a dönmeyi düşünüyor musunuz, sorusuna şöyle cevap veriyor:
“Babam benim için hep Hatay’da bir hayat hayal ederdi. Aile işimiz vardı, onu devam ettirmemi isterdi. Ben de hep kararsız kalırdım. Şimdi ne babam kaldı, ne evim, ne de işimiz. 6 Şubat’a kadar her gün gitmeyi düşünürdüm. 6 Şubat’tan beri her gün dönmeyi düşünüyorum. Annemin babamın mezarının yanında olmak istiyorum. Onların sevdiği şehrin yeniden kurulmasına yardım etmek istiyorum. Zaten sık sık gidiyorum, Ankara’daki Hataylılarla iletişim hâlindeyiz. Hatay yalnızca memleketim değil, bir parçam artık.”
Komşuluk hakkımız yokmuş
Depreme Kahramanmaraş’ta yakalanan Havva ve ailesi sonrasında hayatlarını Kayseri’ye taşımış. Havva 64 yaşında ve eşi Ahmet’le beraber buraya geldiklerinde onlara ailesiyle beraber oğlu ve kızı eşlik etmiş:
“Maraş’ta bizim evimiz ağır hasar aldı. Büyük oğlumun evi yıkıldı, onlar içinden çıktı. Küçük oğlumun evi de yıkıldı ama onlar kolay kurtuldu. Kızım bizim apartmandaydı, beraber çıktık. Bizim çıktığımız ev sonrasında girilemez hâle geldi. İçinden çok az eşyamızı ve hatıralarımızı aldık. Aile albümleri mesela, onlar gitse çok üzülürdüm.”
Enkaz altında kalan oğlu ve gelini yaşadıklarından çok etkilenmiş:
“Gelinimin bacağında çoklu kırık vardı. Çok zor iyileşti. Oğlum da iç kanama riski taşıyordu. Zor günler geçirdik. Özellikle gelinim çok korktuğu için sonrasında Maraş’ta hiç kalmak istemedi. Biz depremin iki ay sonrasında Kayseri’ye geldik diyebilirim. Burada çok yardım edenler olduğu kadar ‘Siz de memleketinizi bırakmak için fırsat bekliyormuşsunuz’ diyenler de oldu. Komşuluk hakkı çok önemlidir benim için, bunu görmediğimi söyleyebilirim. Gerçi bunu söyleyince de ‘nankör’ diyorlar. Sen beni kazıklamaya çalışmışsın, yüzüme karşı yüzünü ekşitmişsin, arkamdan dedikodu etmişsin, sonra da bana ‘nankör’ diyorsun. Benim param para değil mi? Ben bedava bir hayat mı sürüyorum? Geldikten sonra bir gün eşim geldi, ‘Plakayı değiştirelim, ağır geliyor bazı insanların sözleri’ dedi. Allah şahit, deprem yardımı geldiğinde oğlumun evinden çıkardıklarımız var diye elimizi dahi sürmedik. O kadar ihtiyaç sahibi vardı ki. Buna rağmen bazı insanlar depremzedeyi sırtını devlete yaslamış beleşçi sanıyor.”
Havva burada yaşamaya alışmış ama yine de buruk:
“Kayseri güzel bir şehir. Burada yaşamaya alıştık. Hayatımızı kurduk. Güzel komşuluklar oldu. Âdetlerimiz bazen değişik oluyor ama isteyince orta yol bulunuyor. Maraş’taki evimiz yıkıldı, yeniden yapılacak. O bittiğinde ben döneceğim. Gelinim ve oğlum istemiyor, onların çocukları da buraya alıştı, normal. Ben bu yaşımda artık memleketimde ölmek isterim.”
Kırgınım, küskünüm, öfkeliyim
Bülent 54 yaşında. Depremde ağır hasarlı bir evden çıkmış, oğlu ve yeğeni enkaz altında kalmış. Karısı ve kızıyla bugün İngiltere’de yaşıyor:
“Depremin ilk saatleri ‘Herhalde yollar kapandı gelemediler’ dedim. Birinci gün artık aramadık yer kalmadı. Oğlumla yeğenim aynı odada uyuyordu. Depremden sonra seslerini alıyorduk, giderek alamadık. Bugün bile düşünüyorum, ne zaman müdahale etseydik kurtarırdık acaba onları? Ömrüm boyunca bunu düşüneceğim.”
Depremden sonra ilk geldikleri yer İstanbul:
“Bir süre çadırlarda kaldıktan sonra tedavi için İstanbul’a geldik. Kızımın okula devam etmesi gerekiyordu. İlk niyetimiz İstanbul’a taşınmaktı. Ancak ev ararken farkettim ki kentsel dönüşüme girmesi beklenen evleri kiralamak istiyorlar. Ben zaten depremden çıkmış gelmişim, oğlumu yeğenimi toprağa vermişim. Bir gün bir emlakçı dedi ki ‘Siz çok yardım aldınız değil mi, ev niye almıyorsunuz?’ Adam öyle deyince benim zihnimde bir ışık yandı. Dedim ki ‘Kimse bizim ne yaşadığımızın farkında değil. Bizi zengin sanıyorlar.’ O günden itibaren belgelerimi toplamaya başladım ve İngiltere’ye gelmeye karar verdim.”
Bu kararı uygulamaya geçirmek hiç kolay olmamış:
“Bir kere kültürel olarak İngiltere bize çok uzak. Biz İstanbul’da bile zorlanırken, bir anda İngiltere’ye gelmek gerçek bir şok oldu. Bir taraftan da yaşım da var. Alışmam da zor. Fakat kızım küçük ve onun geleceğinden endişelendim. Oğlum çok yetenekli, akıllı bir çocuktu. En son Fransa’daki okullardan kabul almıştı. İlle Türkiye’de okumak istiyordu, ‘Ben Hatay’ı, Arsuz’u hiçbir yere değişmem’ diyordu. Cenazesini bile doğru düzgün yapamadık. Kızımın geleceğinden çok endişelendim. Bugünden bakınca çok doğru bir karar verdiğimi de görüyorum. Benim oğlumu haydi doğa olayı öldürdü, Kartalkaya’daki çocukları ne öldürdü? Çocuklarına sahip çıkmayan bir ülke Türkiye. Kırgınım, kızgınım ve çok öfkeliyim.”
Eşim öldü, belki de kurtuldu
Kıymet 38 yaşında. Kocasını Gaziantep’te kaybetmiş. Şimdi üç çocuğuyla Mersin’de yaşıyor:
“Kocam öldü, belki de kurtuldu. İlk deprem oldu ne olduğumuzu bile anlamadan ben çocukları uyandırdım, bir köşeye sıkıştık. Muammer de peşimizdeydi ama o kurtulamadı. Depremden sonra çadırda kaldık. Bence kadınlar için çadırda kalmak bir sürü açıdan büyük sorundu, bunu hatırladıkça hâlâ öfkeleniyorum. Siz orada canınızla uğraşıyorsunuz, kansız tipler namusunuza tasallut oluyor. Çocuklar sürekli hastalanmaya başlayınca baktım olmuyor, babamın yardımıyla Mersin’e taşındık. Burada en azından başımızda bir dam oldu.”
Evlerinin yenilenmesini bekliyorlar, sonrasında dönme ihtimalleri masada:
“Depremden önce rahmetli kocam sürekli kenara bir para koyar, ‘Bak lazım olur, senin de aklında olsun’ derdi. ‘Herhalde içine doğdu’ diyorum şimdi. O paralar en azından kimseye muhtaç olmamamızı sağladı. Burada gümrük işi yapan bir yerin ofis işlerini hallediyorum. Oradan para geliyor, erkek kardeşim bizimle. Hayatımızı kurduk ama kurana kadar çok büyük sıkıntı çektik. Evimiz yenileniyor. Ondan sonra Antep’e dönmeyi düşünüyorum ama bilemiyorum yarın ne getirir. Mersin göç almaya alışkın bir yer olduğu için burada zorlanmadık. Hatta yardım da çok gördük. Daha büyük şehirlere giden eşimizi dostumuz çok zorlandı, hep duyduk. Kültürel olarak bize daha yakın bir yere taşınmak iyi bir fikirmiş.”
Tam iyi hissediyorum yer sallanıyor
Ali 26 yaşında ve ailesi Hatay’da konteynırda kalırken o İstanbul’da yaşıyor:
“Bizimkiler farklı şehirde hayat kurmaya çalıştı ama beceremedi. Ben İstanbul’da iş bulduğum için burada yaşıyorum. Ne buraya ait hissediyorum ne Hatay’a ne de başka bir yere.”
İstanbul hayatı Ali için çok zor, Pendik’te arkadaşlarıyla bir evde kalıyor ve bir yanda anksiyete bir yanda gelecek kaygısıyla uğraşıyor:
“Depremden sonra ailemle konteynırda kaldım. Orada koşullar çok zordu. Zaten depremde ölmeyenler için kırk katır mı kırk satır mı gibi bir hayat var. Sürekli toz soluyorsunuz, güvenlik sıfır, imkanlar çok az denilemez, bence imkan mimkan yok. Sanki dün deprem olmuş gibi dağınık ortalık. Annem Koah hastası oldu 2 yılda. Gelin buraya diyorum, ‘Bizi sevmiyorlar’ diye gelmiyor. ‘Hatay’da da sevmiyorlar baksana’ diyorum, ‘Eşim dostum burda’ diyor. Benim niyetim de aslında yurt dışına gitmek. Bazen iyi hissediyorum, depremi, yaşadıklarımızı unutuyorum, tam o sırada yer sallanıyor, ayağımın altından çekiliyor gibi oluyor. Depreme şahit olmak bir insanın ömrünü bitiren bir deneyim bence.”
Her şeye rağmen Ali iyi şeyler de yaşamış:
“Buradaki evimizi mucize gibi bulduk. İstanbul’da böyle bir ev sahibi olamaz. Bize kiraya verdikten sonra depremzede olduğumuzu öğrendi ve depozitoyu geri verdi. Düşünüyorum da aslında bana kötülük yapmış. O böyle iyi davranınca iyi insanların varlığına inandım. Ama onlar toplumda çok az. Giderek çıkarcı ve kötü bir topluma dönüştük. Bazen gidip hiç dönmeyeceğim diyorum ama bırak Hatay’ı İstanbul’dan ayrılacağımı düşünmek bile içimi sızlatıyor. Bizi çok kötü koşullara mahkum etse de seviyorum ülkemi.”
Ali, Deniz, Tarık, Havva, Kısmet ve niceleri, giden şehirlerin ardında, buldukları küçücük umutlara sığınarak nefes almaya çalışıyorlar.
Depremin üstünden iki yıl geçti ama yaşayanların sorusu aynı: Sesimi duyan var mı?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





