
Geçtiğimiz günler, Türkiye için, herkesin evde kalmak zorunda olduğu yasaklı günlerdi. İletişim ve onlaynın sokaklarında salınma ihtiyacımızla canlı yayınlar, videolu içerikler, çevrimiçi toplanmalar yeniden yoğunluktaydı. Her zamanki gibi gündem de yoğundu değil mi? Pandemi kaygıları yetmez gibi, Türkiye ve dünya gündemi insanlığı yine tokatlıyordu. Müzik de bu tokatın sesini bastırsın diye mi yoksa acısını iyiden işlesin diye mi fondaydı emin olamıyorum. Ben de maruz kaldıklarımızın yoruculuğundan biraz izlemek, bakmak ihtiyacıyla tüm bu yoğunluğun dışında kalmaya çalıştım. Çünkü, bazen kendimi Tezer Özlü gibi “insan bunca duyguyla nasıl yaşar?” diye sorarken buluyorum…
Öte yandan, Hollanda’da gevşeme başlasa da evlerden çıkmayanlarımız için karantina hayatı devam ediyor. Hâl böyleyken, Instagram canlı yayınları eskinin tv ekranında kayan alt yazılara döndü benim için. Birinden öbürüne kim ne konuşuyor anlamaya çalışıp biraz not alıp diğerinin geyiğine bakmak, öbürünün çaldığını dinlemek derken sabahları gözümü açar açmaz haber akışlarına bakmaktansa şuurumu uykuda bırakıp Spotify’ı açar oldum. Yaz ayları sanki müzikle olan ilişki de bir tür tatile çıkıyor, İstediği gibi hovardalık yapıp şezlongdan kalkmayan yazlıkçı misali bellediği bir albümde takılıp kalabiliyor. Müzikle başka bir ilişkilenme işte... Yeni çıkan bir kaseti arkadaştan ödünç almışız da hatmedip geri verecekmişiz gibi… Böyle olunca yazlarıma konsept bürümüş oluyorum. Dönüp bakması da geçmişte bir yere bakmak gibi oluyor. Şimdi bir de bugünlerde hava yeniden 22:00’da kararmaya başlayınca, müzik dinleme ve paylaşma alışkanlığımda yaz modumu açıyorum. Neyse Spotify sağ olsun hatırlattı da dönüp bakmış oldum; 2017 yazım Harun Kolçak’lanmış… Dün sabah daha yataktan çıkmadan 1998 yılının seslerine, “Teslim Oldum” albümüne, teslim olup birkaç damla yaş akıtıp güne öyle başladım. Gün içinde de Harun Kolçak ile ilgili okuduk, bildik, denk geldik şeyler aklımda aktı durdu. Neden bilmiyorum… Sadece diyorum ki ne iyi olmuş da Erkin Koray’dan geçip Onno Tunç’un yanına yöresine varmış, oradan da malum Sezen Aksu & Onno Tunç müzik fabrikası yürü ya kulum demiş abimize… Bir barda karşımıza çıkma ihtimalinden sansasyonlu popçu kimliklendirmesine, kolu bacağı olmuş bas gitarıyla aldığı ödüllerden müzisyen yetiştirme çabasına, hep sürprizli bir karakter olduğunu düşünmüşümdür. Huzurla uyusun…
Böyle bir zihin akışıyla, müziği paylaşma hâllerimize dair yazmak üzere hafta boyu tasarladıklarım kenarda köşede kaldı tabii. E iyi de oldu! Kalsınlar, ben de bu vesile ile biraz soru sormuş olacağım.
Pandemi patlak verdiğinden beri üzerinde en çok durduğumuz noktalar sanırım performans ve performansa katılım hâllerimiz, buralarda yaşanan ve yaşanacak değişimler ya da dinleme – düşünme alışkanlıklarımıza dair yeniden öğrendiklerimiz.
Dün Instagram canlı yayınlarından bir tanesinde aslında çok yüzeyden sorulan bir soruyla, canlı müzik mekânlarında yalnızca müzik dinlemediğimizi bir daha hatırladım. Başlı başına odaklanmamız gereken, mekânın bize sağladıkları belki de… Konserlerde nadiren, festival ve barlarda daha çok rastladığım tanışma hallerini size de hatırlatmak isterim. Düzenli müşterisi olduğunuz bir bar, devamlı takip ettiğiniz bir sahne varsa ya da aksatmadan takip etmeye çalıştığınız festivaller, hatta gruplar; zamanla bu çemberde ilişki kurduğunuz, haberleştiğiniz insanlar da mekândan bağımsız düşünemeyeceğimiz müzikli buluşmalara katılıyor. Romantik bir ilişki ya da konserde sahneye birlikte eşlik ettiğiniz yeni bir omuz da olabilir bahsettiğim. Sonra belki zamanla konserlerden önce buluşup daha çok görüşmeye sohbet etmeye başlarsınız. Bazen konser biletlerini paylaşırsınız, bazen takip ettiğiniz dedikoduları / yazıyı çiziyi, bazen de birbirinizi favori şarkılarla linklersiniz (Cd-kaset / plak inceliği varsa tadına doyum olmaz). En olmadı kapı önü bir içkilik, sigaralık sohbetle günün dışına çıkarsınız… Sokağa taşan müzik sesiyle başka mekânların ve sokağın sesi birbirine karışırken sokaktan akıp gidenlere birlikte tanıklık edersiniz. Başka bir örnekle, imza almak için beklediğiniz bir kuyrukta hayranı olduğunuz müzisyenlerden size kalanları soyut ya da somut yollarla paylaşırsınız…
Kendi adıma hem İstanbul’da hem Eindhoven’da sık gittiğim mekânların çalışanları sayesinde müziğe, kente dair pek çok ipucu edinmişimdir. Arkadaşlıklar, yalnızlıklar, listelere eklenen yeni şarkılar hatta bazen kitaplar ve yeni mekânlar... Yani müzik kadar, mekân… Pandemi en çok bunu elimizden aldı ve biz bu yoğun tempoyla açığı kapamaya çalışsak da işin performans kısmına daha çok odaklanıyoruz sanki. Ya da çevrim içi alan hep var olduğundan fiziksel mekânın bir paylaşım alanı ve sağlayıcı oluşuna duyarsızlaştık… Dolayısıyla, mekân kavramı rastlantısal ve beklenmedik olanı içinde barındırdığından sanki çevrimiçine nazaran başka bir tekinlilik, tekinsizlik hâli barındırıyor. Çevrimiçlerinde her şeyin bizim kontrolümüzde olması, paylaşımın ve buluşmaların bu kontrol ve seçimlerle ilerlemesi biraz yorucu değil mi? Yakında pandemiden de yıllık izin isteyecek hâle gelmeyiz umarım.
Bir konsere, canlı müzik mekânına gitmenin eğlendirici olduğu kadar dinlendirici olması, kontrolü mekâna teslim edebilmemizle de ilgili diye düşünüyorum. Farkında olmasam da en çok tatil yaptığımı hissettiğim etkinlikler bu yüzden konserler için çıkılan yolculuklarımmış…
Siz ne dersiniz? İşin içine fiziksel bir mekân girdi mi müziği yalnızca dinliyor mu, yoksa paylaşmaktan daha fazlasını mı elde edip var ediyoruz? Belki biraz fiziksel mekân dediğimizi canlı müzik özelinde buralardan da düşünebiliriz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Tuğçe Hakarar
Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular
Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR




