'Düğün pastası'ndan 'ahlaki paniğe': Medya mahkemesi adalet getirir mi?

Türkiye’de uzundur gündemin baş köşesinde medyatik davalar var. Haliyle bu davaların adli sisteme nasıl etki ettiğini de konuşmak gerekiyor. Zira hukuk devleti, medya özgürlüğünü korurken bireyin itibarını dijital kalabalıkların öfkesine kurban etmeyecek dengeyi bulmak zorunda.
'Düğün pastası'ndan 'ahlaki paniğe': Medya mahkemesi adalet getirir mi?

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek (To Kill a Mockingbird, 1960, Türkçede: Epsilon Yayınları, Çev: Ülker İnce) kitabını ilk gençlikte okuyana dek adalet kavramını tam olarak içselleştirdiğimi söyleyemem. Sonradan filmini de izledim ama kitabın üzerimde bıraktığı etki, filmin çok ötesindeydi. 

Bülbülü Öldürmek, ilk bakışta bir ırkçılık ve adalet hikayesidir. Fakat daha derininde vicdan, empati ve masumiyet üzerine bir büyüme anlatısıdır. Bu nedenle olsa gerek, tam büyürken başucumda olduğu için kendimi şanslı sayarım. Belki biraz da şanssız sayarım. Çünkü gerçek hayat adaletsizliklerle doludur ve tüm bunlar sizi biraz daha üzer. Ne kadar üzerse üzsün, Bülbülü Öldürmek, hukuk ve iletişim fakültelerinde, özellikle gazetecilik eğitiminde ders kitabı olarak okutulsun isterim. Yazıya bu kitaptan bir alıntıyla başlayalım:

“Atticus bana sıfatları kaldırırsan geriye gerçekler kalır demişti.” 

Bana kalırsa, bu alıntı medyanın adli olayları işleyişi için de bir cümlelik kullanma kılavuzu niteliğinde. Ve fakat medya sıfatlardan vazgeçmez. Çünkü sıfatlar reyting getirir, tık getirir, etkileşim getirir. Öyleyse önce sıfatlar boca edilir: Katil, hırsız, tecavüzcü, ahlaksız, siyahi, eşcinsel vb. Sonra onların arasında gerçekleri bulmaya çalışırız. 

Sosyal medyayla birlikte bu daha da zorlaştı. Nihayetinde eskiden edilgen tarafta olan izleyiciler de etkin tarafa geçmişti ve elbette onların da bir fikri vardı. Bu fikirler, trend topic ve keşfet sekmelerinde mahkemeyi kuruyor, hükmü veriyor, hukuk sistemi bu hızlı ve yargısız infazın gerisinde kalıyordu.

Medyatik davalar ülkesindeyiz

Türkiye’de uzundur gündemin baş köşesinde medyatik davalar var. Politik kulvarda ele alırsak, Ergenekon ve Balyoz davalarından Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu ve etrafında şekillenen davalara kadar çok örneğimiz var. Adli tarafta ise Münevver Karabulut’tan Şule Çet’e, Aleyna Çakır’dan Pınar Gültekin’e kadın cinayetleri davaları ve Narin Güran, Rabia Naz Vatan gibi çocuk cinayetleri belli düzeylerde medyatikleşti. 

Son aylarda şarkıcı Güllü’nün şüpheli ölümü, son günlerde ise Habertürk eski Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Akif Ersoy ve çevresi üzerinden şekillenen dava medyanın gündeminde. Sadece Müge Anlı’nın gündüz kuşağında kendi çabasıyla medyatikleştirip çözmeye çalıştığı ve bazen çözümüne katkı sağladığı davalar da var.  

Medya mahkemesi olgusu

Medyanın yargıyı andıran bir rol üstlenmesi yeni bir olgu değil. Literatürde “trial by media” (medya mahkemesi) olarak anılan bu olgu, kitle iletişim araçlarının (gazete, radyo, tv) yaygınlaşmasından bu yana var. 

Herhalde dünya tarihindeki en ünlü örneklerinden biri de 1995’de ABD’de görülen O. J. Simpson davasıydı. Adeta bir medya sirki atmosferinde geçen bu davanın karar anı canlı yayında yayımlanmış ve 150 milyon kişi tarafından eşzamanlı olarak izlenmişti. 

Davaların dramatik bir gösteriye dönüşeceğinin öncü ve en etkili örneği buydu belki ama sonrası çorap söküğü gibi geldi. Medyatik davalar sadece haber medyası için değil, sinema, dizi sektörü için ve dijital platformlar için de büyük bir değerdi.

Düğün Pastası Modeli nedir?

Medyatik davaların adli sisteme etkisiyle ilgili olarak karşımıza çıkan ilk teori, bu davaların anavatanı sayılabilecek ABD’den. Nebraska Üniversitesi kriminologlarından bugün Emeritus Profesör unvanı taşıyan Samuel Walker, 1985 tarihli Sense and Nonsense About Crime, Drugs, and Communities adlı kitabında tanıtmış: Düğün Pastası Modeli (Wedding Cake Model). 

Walker’ın modeline göre ceza adaleti sistemi dört katmandan oluşur. Birinci katmanda ünlü vakalar yer alır. Bu vakalara ya ünlülerin isimleri karışmıştır ya da bir nedenle medya ilgisi çok yoğundur. Günümüzde sosyal medyanın viralleştirdiği bazı davalar bunun örneğidir. İkinci katmanda ağır suçlar yer alır. Üçüncü katmanda daha az ciddi suçlar ve son katmanda ise trafik ihlalleri, küçük hırsızlıklar veya kamu huzurunu bozma gibi suçlar yer alır ki, bunun da başlığını kabahatler diye atar. 

Bu hiyerarşi her vakaya gösterilen özen ve ayrılacak kaynağı da belirler. Aynı şekilde bu hiyerarşi bazı vakalarda adaletsizliğin de yolunu açar. Çünkü medya, bazı davalara orantısız bir ilgi göstererek, toplumun suç ve adalet algısını bu istisnai örnekler üzerinden şekillendirir. 

Ahlaki panik teorisi

Medyatik davaların adli sisteme etkisiyle ilgili bence ikinci önemli teori de ahlaki panik teorisi. Sosyolog Stanley Cohen tarafından geliştirilen “Ahlaki Panik Teorisi” medya üzerinden yargılamanın sosyolojik zeminini anlamak için kritik bir araç. 

Cohen’e göre, toplumda belirli dönemlerde “bir durum, kişi veya grubun toplumsal değerlere ve çıkarlara tehdit olarak tanımlanması” süreci yaşanır. Medya bu tehdidi abartılı ve stilize bir dille sunarak toplumsal kaygıyı körükler. Bu kaygının körüklenmesi de tıpkı sıfatların öne çıkması gibi reyting getirir, tık getirir, etkileşim köpürtür. 

Bunu yapmak için şeytanlaştırma önemlidir. Suçlanan kişi artık sadece bir şüpheli değil, toplumdaki tüm kötülüklerinin cisimleşmiş hâline, bir halk düşmanına dönüşmüştür. 

Konuyu olabildiğince basitleştirmek ikinci enstrümandır. Karmaşık hukuki süreç ve deliller “iyi ile kötünün” savaşına indirgeniverir. Bunun sonuncunda toplumda oluşan panik havası, yargı ve siyaset kurumu üzerinde hızlı ve sert bir cezalandırma baskısı oluşturur. Adli prosedürlerin titizliği, kamuoyunun intikam talebine yenilir. 

Bunun herhalde son ve büyük örneği Narin Güran cinayetiydi. Kimse neyin, ne olduğunu gerçekten anlamadı ama hüküm verildi. 

Gündem belirleme (Agenda setting) 

Bu konuda hatırlamamız gereken bir başka teori daha eski tarihli. Maxwell E. McCombs ve Donald L. Shaw tarafından 1972’de geliştirilen kitle medyasının gündem belirleme işlevi. Bu teori, medyanın insanlara “ne düşüneceklerini” (what to think) değil, “ne hakkında düşüneceklerini” (what to think about) dikte edişini kavramsallaştırır. 

Her gün işlenen binlerce suçtan sadece birkaçı manşetlere taşınır ve kamuoyu bu davanın ülkenin en önemli sorunu olduğuna ikna edilir. Hâliyle bu durum, yargı üzerinde de (özellikle cinayet davalarında) bir baskı oluşturur ve yargılama süreci mayınlı araziye dönüşür. 

Sadece cinayet davaları da değil. Örneğin habercilerin ve spikerlerin içinde olduğu bir uyuşturucu kullanımı, mekan sağlama ve toplu seks gibi bir konu olunca, medya ilgisi de hâliyle buraya yönelir. O sırada ülkede aralarında cumhurbaşkanı adayı da olan birçok belediye başkanının tutuklu yargılanıyor olması gibi konular bir anda ikincil haber seviyesine iner. 

Gündem belirlemenin bir adım ötesinde de çerçeveleme (framing) vardır. Örneğin bir cinayet davası, “kıskançlık cinayeti”, “namus temizleme” yahut “canavarca hisle öldürme” çerçevelerinden hangisiyle sunulursa kamuoyu olayı o perspektiften değerlendirir. Gerçek böyle değilse bile, kamuoyunun aksine ikna olması artık imkansıza yakındır.

Davalara medya ilgisinin olumlu sonuçları

Özellikle Türkiye örneğinde görüyoruz ki, bazı dosyalara olan özel medya ilgisi her zaman olumsuz etki yapmıyor. Türkiye’de ilk elden akla gelen Şule Çet davasında, başlangıçta intihar denilerek hızla kapatılmak istenen dosya, özellikle sosyal medyadaki #ŞuleÇetİçinAdaletkampanyaları sayesinde yeniden incelenmiş ve sanıkların ceza alması sağlanmıştı. 

Münevver Karabulut ve Pınar Gültekin cinayetinde de, faillerin yakalanması ve tutuklanmasında sosyal medyada oluşan devasa tepkinin belirgin etkisi vardı. Benzer şekilde Somali Cumhurbaşkanı’nın oğlunun karıştığı kazanın görüntülerinin sosyal medyada yayılması, diplomatik sessizliği bozarak resmî makamları açıklama yapmaya zorlamıştı. 

  • Bu davalardaki olumlu sosyal medya etkisini yadsımamakla birlikte, her davanın aynı şansa erişemediğini de bilmek lazım. 

İşte burada ilk bahsettiğimiz “düğün pastası modeli” devreye giriyor. Toplumda oluşan “Eğer sosyal medyada trend topic olamazsa katiller serbest kalır” algısı tehlikelidir. Çünkü kalabalıkların panik hâliyle, haksız linçlere de kapı açılabilir. İşte böyle zamanlarda gerçek mağduriyetlerle, masa üzerinde üretilen mağduriyet senaryoları birbirine karışabilir.

İki ucu keskin bir kılıç

Medya mahkemesi ya da medya ile yargılama olgusu tüm bu nedenlerle biraz iki ucu keskin kılıca benziyor. Söz konusu teorik düğün pastasını bu kılıçla kestiğimizde tabağımızda iki ayrı dilim var. İlk dilimde medya ile yargılama kamuoyu denetimi sağlıyor. Yani adaletin geciktiği veya engellendiği durumlarda olumlu işlev üstleniyor. 

Ancak ikinci dilimde ise masumiyet karinesini yok sayarak insanları yargısız infaza tabi tutabiliyor. Her ikisinin de örnekleri var ve hep olacak. 

Doğruyu nasıl bulacağız? 

Burada pastanın doğru dilimini kesmek için her şeyden önce adil ve güvenilir bir yargı mekanizmasına ihtiyaç var. Fakat detaya indiğimizde, örneğin yayın yasakları bir çözüm üretmiyor. Aksine dezenformasyonu artırıyor. Bunun yerine soruşturmalarda şeffaf, düzenli ve doğru bilgi akışının sağlandığı mekanizmalar geliştirilmeli. 

Medyanın sorumlu davranması gerektiğini söylemeye bile gerek yok ama burada “Hangi medya?” sorusu gelirse verilecek cevap yok. Burada tam bir “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” durumuyla karşı karşıyayız. O nedenle, usulen de olsa “Toplumun karşılaştığı haberlerin çerçevelenmiş gerçeklikler olduğunu anlaması, masumiyet karinesi kavramını içselleştirmesi ve buna ilişkin medya okuryazarlığı eğitiminden geçmesi gerekir” demeliyiz ama o ancak temenni olarak kalır. 

  • Bu temenninin ötesindeki gerçeklik ise şu: Hukuk devleti, medya özgürlüğünü korurken, bireyin itibarını dijital kalabalıkların öfkesine kurban etmeyecek dengeyi bulmak zorunda. 

Yazıyı bitirirken Bülbülü Öldürmek yine imdadımıza yetişebilir. Kurgusal Atticus Finch karakterinin bir başka sözünü unutmayalım: 

“Gerçek cesaretin ne olduğunu görmenizi istedim… Kazanamayacağınızı bile bile başlamak ve ne olursa olsun devam etmektir.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Aposto Gündem

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

YAZARLAR

Ümit Alan

Yazar ve iletişim uzmanı. Basın ve Yayıncılık ana bilim dalında yüksek lisans yaptı. 2000 yılından itibaren yazılarıyla basında yer almaya başladı. 2009 yılında düzenli medya eleştirisi yazıları yazmaya başladı. Yazılarının konsepti 2016’dan itibaren yeni medya ve dijital medya okur yazarlığına genişledi. Televizyonda "Heberler" (2010-2013) isimli hiciv programının senaryo yazarları arasında yer aldı. "Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı" (Can Yayınları, 2015) isimli bir eleştirel basın tarihi incelemesi kitabı var. Socrates Podcasts çatısı altında Can Öz ile birlikte "Yeni Medya 451"i hazırlıyor. Aposto ekibiyle birlikte ise "Ümit Alan ile Medya Tarihi" podcast serisini hazırladı. Aynı zamanda 2003 yılından bu yana iletişim sektöründe danışmanlık ve reklam yazarlığı yapıyor. Profesyonel konuşmacı olarak etkinliklere katılıyor.

Aposto Gündem

Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.

İLGİLİ OKUMALAR

Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

Fikret Kızılok’tan Murathan Mungan’a hüzünlü bir bağlacın öyküsü: ‘AMA’

“Ama” bağlacı, dilimizde temel olarak karşıt anlamlı iki cümleyi veya sözcük grubunu birbirine bağlama görevini yapar. Tek başına bir anlamı olmayan bu sözcük, cümleler arasında kurduğu köprüler sayesinde cümleye çok çeşitli anlam ve işlev kazandırır. “Ama” bağlacını karşıtlık ve zıtlık ilişkisi kurmak, koşul (şart) anlamı kazandırmak, anlamı pekiştirmek ve güçlendirmek, dikkati çekmek, uyarı ve ikazda bulunmak, beklenmeyen bir durumu / istisnayı belirtmek için kullanırız.

Suha Çalkıvik

·

19 Tem 2026

Fikret Kızılok’tan Murathan Mungan’a hüzünlü bir bağlacın öyküsü: ‘AMA’
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

18 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

11 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

10 maddede bu hafta

Bir çırpıda geçen haftanın öne çıkan gelişmeleri.

04 Tem 2026

10 maddede bu hafta
Aposto GündemAposto Gündem

HİKAYE

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine

“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.

Suha Çalkıvik

·

28 Haz 2026

‘Gibi gibi gibiyim’: Şarkılarla, şiirlerle 'gibi' edatı üzerine