Dünyanın En Latif Vadisi

Beyoğlu’nun yanı başında bir kır manzarası seyretmek isterseniz Maçka’ya gidiniz

Maçka’nın Kazanova’sı: Bütün mahareti her rast geldiği kadına şiirlerinden birini okuyup fikrini öğrenmek

Mehmet Selahattin, 15 Haziran 1929

Beyoğlu’nun hemen yanı başında dünyanın belki en latif vadisini seyretmek isterseniz hiç durmadan Maçka’ya koşun. Burada kendinizi bayındırlıktan uzak, şehirle irtibatı kesilmiş bir yerde sanırsınız. Sağınızda bakarsınız emsalsiz bir kır manzarası uzanmış, solunuzda ve karşınızda lacivert bir deniz. Rüzgâr iki dağ yamacının ortasından uğultulu bir nehir gibi çağlayarak geçer. Yerler taraf taraf kır menekşeleri, yaban gülleri ve binbir renkte vahşi çiçeklerle bezenmiştir. Aşağıda Beşiktaş muhteşem sarayı ve fakir evleriyle güneş altında uyuklar gibidir. Karşıda Beylerbeyi, ileride Kuzguncuk yeşil koruların arasından size gülümser gibidir. Maçka işte böyle bir yerdir.

Tramvaydan indiğim zaman vakit öğleye yaklaşıyordu. Ellerinde mini mini yemek sepetleriyle kim bilir İstanbul’un nerelerinden kalkıp gelen aileler, rahatça nevalelerini açıp döke saça gövdeye atacakları bir yer arıyordu. Sonra daha arkada Maçka’nın yerli hanımları, itinalı tuvaletler içinde toz pembesi yüzlerinden sıhhat fışkıran beslemeleriyle Küçük Çiftlik Parkı’na giden patikaya sapıyorlar. Zaten ben de oraya gitmiyor muyum?

Kapıda mutat giriş parasını verdikten sonra parkın en yüksek mevkiinde kurulan köşkün içinden geçerek ağaçların arasına dağılan çiftlere biz de karıştık. Çiftlere diyorum çünkü burada benden başka “tek” yok gibiydi. “Eh,” dedim. “Ne yapalım, biz de gölgemizle beraber gezeriz!”

Fakat aşağı yukarı dolaşırken baktım gölgemde sarsıntı alametleri var. İkimizde yorulmuştuk. Havuzun başında kırmızı şemsiyelerden birinin altına sığındık. Karşımda, yanımda, sağımda, solumda güzellik müsabakalarına girmek lüzumunu hissetmeyecek kadar güzel mahluklar var. Havuzun fıskiye hâlinde savrulan sularına bakarak düşünürken koluma biri dokundu. Kendim pek zevk ehli değilim ama zevk erbaplarından çok tanıdığım vardır. “Aa sen misin?” demeye kalmadan teklifsizce yanıma çöktü.

“Demek bu Cuma İstanbul?”

“Evet, burada eğleniyor.” dedim.

“Öyleyse hadi dolaşalım.”

“Nereye?”

“Dolaşalım.”

Yorgunluğu filanı ileri sürdüm ama işitmemezlikten geldi. Yürüdük. Parkın köşesini bucağını dolaşıyorduk. Bir aralık eliyle karışık ve uzun saçlı birini gösterdi:

“Maçka’nın Kazanova’sı.”

“Ya!”

“Evet. Yalnız zavallının bütün mahareti her rast geldiği kadına şiirlerinden birini okuyup fikrini öğrenmekten ibarettir.”

“O hâlde Kazanovalığı?”

“Hiç canım. Biçare ile alay eder dururlar. Fakat o hezimetten bıkıp uzanmaz. Kadınların alayına uğramaktan âdeta zevk alır.”

Bu esnada muhterem şair (!) büyük bir çitlembik ağacının yukarı dallarına bakarak bir şeyler mırıldanıyordu. Sordum:

“Acaba ne bekliyor?”

“Mutlaka randevusu vardır.”

“Ağacın üstünde mi?”

“Dur bakalım acele etme, şimdi anlarız. Vakıa çok geçmeden şairin tavrı değişti. Saçları diken diken oluverdi. Gözleri parıl parıl yanmaya başladı. Meğerse ruhunun mülhimesi geliyormuş. Beyazlar giyinmiş, kızıl saçlı, civelek bir kız. Şairde göğüs kabardı, gözler büsbütün döndü. Kızcağızın ellerine sarılır gibi, üstüne düşer gibi hareketler yapmaya başladı.

“Ayol,” dedim. Bu şair değil, âdeta zıpır!”

Kolumu çekti.

“Aman sus, bülbülü ürkütmeyelim!”

Kız karşıdan aşığının hâline katılacak gibi gülüyordu. Şair başladı:

“Siz bir zehirli ok, ben küçük bir kuş

Aşkınızla oldum vallahi medhuş.”

“Bu nasıl şiir böyle?”

“Basbayağı şiir.”

“Şiiri de kendi gibi acıklı desene.”

Bir ağaç arkasını siper alarak onları seyrediyorduk. Fakat bu gülünç sahne çok devam etmedi. Kız gülerek uzaklaştı. Şair de hayran hayran arkasından bakakaldı. Benim gibi işin alayında olan arkadaşım dedi ki:

“Bu fasıl burada bitti. Kendimize başka eğlence arayalım. Tekrar ağaçlar arasında dolaşmaya başladık.

“Aa… Bu da ne?”

“Ne olacak, bir sarhoş meclisi.”

Üç kadın, bir o kadar da erkek ceplerinde birer yassı şişe, doldurup doldurup “Şerefe!” diye parlatıyorlar. Erkeklerden biri karşısındaki bej rengi mantolu esmer bir kadını işaret ediyor:

“Yanımdaki yanımda, karşımdaki canımda.”

Öteki büsbütün cıvımış, mırıl mırıl söyleniyor:

“Asmalarda üzüm, üzüm… Aman aman yosmalarda… Ah anam yosmalarda gö…züm!”

Yosmalarda bir kırıtma bir kırıtma ki hiç sormayın. Fakat iş bununla kalmadı, el peşrevleri başladı. El peşrevlerinden sonra dudaklar harekete geldi. O sırada ince saz ağır bir şarkıya başlamıştı. Arkadaşım bilmem ne münasebetle sordu:

“Acaba hangi fasıldan bu?”

Dudak dudağa gelenleri gösterdim:

“Tahir buselik olacak!”

Küçük Çiftlik Parkı’nda bir saatlik gezip dolaşmanın bendeki intibaları bunlar oldu. Lambalar yanıp da yabancıların gözlerinin kapandığı demlerde buralarda neler olup neler bittiğini kolayca tahmin edebilirsiniz.


*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Şehrin ortasında bir vaha #33

Maçka, Asmalarda Üzüm, Kazanova, Safiye Ayla, Küçükçiftlik Park

07 Haz 2022

https://tr.pinterest.com/pin/341921796694233385/

YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR