“Eleştiri kurumunun olmadığı bir ülkede iyi yayıncılık da olmaz!”

Kitap Yayınevi genel yayın yönetmeni olan Çağatay Anadol, "Bir başka sorun da ülkemizde eleştiri kurumunun çökmüş olması. 'Burnundan kıl aldırmayan' bir toplum olduğumuz için eleştiri elbirliğiyle ‘öldürüldü.” Siz sadece iktidarın ya da siyasetçilerin eleştiriden hoşlanmadığını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz!" diye konuştu.

2022’nin son ayında Tecessüs’ün konuğu Kitap Yayınevi oldu. Kitap Yayınevi adına sorularımızı yanıtlayan ise yayınevinin kurucusu ve aynı zamanda genel yayın yönetmeni olan Çağatay Anadol’du.

Kendisi çok değerli kitaplardan bahsetti ve okuma önerilerinde bulundu. O yüzden biz de bu ay kitap önermeyelim dedik. Bunlardan birini bu ayın kitabı olarak seçip okuyabilir, yorumlarınızı bize iletebilirsiniz📕📗📘

Genel olarak yayımladığınız kitaplara baktığımızda tarih kitaplarının ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bu, tarihe olan kişisel merakınızın mı yoksa yayın politikanızın mı bir sonucu?

1990-2000 arasında Tarih Vakfı Yayın Bölümü koordinatörüydüm. Yani on yıl boyunca tarihçiler ve beşeri coğrafyacılar, sosyologlar, şehir planlamacıları arasında çalıştım ve bu alanların en seçkin isimleriyle dostluklar kurdum. Bu görevimden emekli olduğumda kuracağım yayınevinin yayın profili zihnimde iyice şekillenmişti. Yayınevi Tarih ve Coğrafya, İnsan ve Toplum, Anı ve Yaşam, Doğa ve Bilim dizileri altında kitaplar yayınlayacaktı. Bir de referans kitapları yayınlamayı amaçlayan Başvuru Dizisi ile seyahatname ve anlatıları yayınlayacağım Sahaftan Seçmeler Dizisi vardı.

2002’de Zaman Makinesi (Tarih ve Coğrafya Dizisi), Doğu Düşleri Sona Ererken (Anı ve Yaşam Dizisi), Köpek Olmanın Güçlüğü (Doğa ve Bilim) ve Topkapı Sarayı’nda Yaşam Albertus Bobovius ya da Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları (Sahaftan Seçmeler) kitaplarıyla yayınevinin açılışını yaptım. Ama o andan itibaren okurların seçimleri yani bazı dizilerdeki kitaplara ilgi gösterirken bazılarına göstermemeleri hangi dizilere ağırlık vereceğimi belirledi. Şimdi 20 yıl sonra hangi dizide kaç kitap yayınlandığına baktığımızda okur seçimlerinin, bir istatistik deyimiyle yana yatmış bir çan eğrisi çizdiğini görebiliyoruz. Bu 20 yılda sadece Doğa ve Bilim Dizisinde 15 başlık yayınlamışım, ama Tarih ve Coğrafya dizisinde yayınlanan başlıkları sayısı 120. 45 başlık yayınlanan Sahaftan Seçmeler Dizisinin de tarih alanında kaldığını göz önüne alırsak Kitap Yayınevi’nin bir tarih yayınevi haline geldiğini anlarız. Üstelik Türkiye okuru dış dünyayı pek merak etmediğinden bu tarih yayınevi daha çok bir Osmanlı tarihi, bir Türkiye tarihi yayınevi haline gelmiş.

Üstelik ben Tarih ve Coğrafya dizisinde coğrafi keşiflerin dünyada yol açtığı değişikliklere dair kitaplar da yayınlamak istiyordum. Bu amaçla seçtiğim kitaplardan biri Antony Grafton’un Yeni Dünyalar Eski Metinler: Geleneğin Gücü ve Keşiflerin Yarattığı Şaşkınlık adlı kitabıydı. Bakın arka kapak yazısından size bir bölüm aktarayım da görün, insan bu kitabı almaz mı? 

Batılı düşünürler 1550-1650 arasında artık aradıkları her önemli gerçeği eski metinlerde bulabilecekleri inancından vazgeçtiler. Metin ile okur buluşmasının hiçbir biçimi, bu değişimi denizde cereyan eden bir karşılaşmadan daha iyi izah edemez. Hint Adaları’nın tarihine ilişkin en özgün metinlerden birini yazan Cizvit José de Acosta kendi seyahat deneyimlerinin eskiçağ filozoflarıyla çeliştiğini fark eder: 'Hint Adaları’na vardığımda şair ve filozofların “Sıcak Kuşak” ile ilgili yazılarını okumuş biri olarak, Ekvator’a ulaştığımda kavurucu sıcağa dayanamayacağıma kendimi inandırmıştım; oysa tam tersi oldu. (Ekvator’u) geçtiğimizde güneş zirvedeydi ve Koç burcuna girdiğimiz bu mart ayında öylesine üşüdüm ki, ısınmak için güneşe çıktım. Aristoteles’in Meteorologika’sına ve felsefesine gülmekten başka çarem yoktu; zira onun kurallarına göre bu yerde ve bu mevsimde her şeyin sıcaktan kavrulması gerekirken, ben ve arkadaşlarım üşüyorduk.'

Yine coğrafi keşiflerle ilgili kitaplarımdan biri de Dünya Benimdir! Avrupa Ekolojik Emperyalizmi 900-1900 adlı kitaptı. Yine arka kapaktan:

Avrupalıların kıta sınırları dışına yayılma çabaları İzlanda, Grönland ve Kuzey Amerika’ya ulaşan Vikinglerle başladı ve Ortadoğu coğrafyasına düzenlenen Haçlı Seferleri ile devam etti. Daha sonra Avrupalıların okyanuslar ötesindeki topraklara ve Rusların Sibirya’ya yayılmalarına tanık olduk. Belki de bu yayılmanın bütün dünyada yol açtığı sonuçlar Kanarya Adaları’nın sakinleri Guançeler’in başına gelenleri aktararak özetlemek mümkün: Kanarya Adaları’nda Avrupalıların kıyılarına ayak bastıkları ilk yer “büyük ağaçlarla kaplı” bir adaydı. Ona, orman anlamına gelen Madeira adını verdiler. Ormanlar gerçekten de gereğinden fazla sıktı; göçmenler kendileri, ürünleri ve hayvanları için yer açmak istiyor ve ticari ağaç kesimini yavaş buluyorlardı. Çıkarılan yangınlar neredeyse tüm adayı yaktı. Kolomb’un müstakbel kayınpederi Bartholomeu Perestrello ise Kanaryalar’ın diğer önemli adası Porto Santo’ya dişi bir tavşanla yavrusunu bıraktı. Tavşanlar, etçil yırtıcıların bulunmadığı adada öyle bir hızla çoğaldılar ve “toprağa öyle bir yayıldılar ki, zarar vermedikleri hiçbir şey kalmadı” Yerli bitkiler yok oldu, yiyecek ve barınak yokluğundan yerli hayvanlar da tükendi. Bunu rüzgâr ve yağmur erozyonu izledi ve oluşan ekolojik cepler, Eski Dünya’dan gelen yabani otlar ve hayvanlarca işgal edildi. Yaklaşık 80.000 Guançe Beyazların istilasına karşı durmaya çalıştı. Islıklarla haberleşen ve gerilla savaşı taktiklerini izleyen Guançeler sonunda yenildiler.

Bu kitap da koşa koşa alınmaz mı? Ama almadılar, ya da şöyle diyeyim, bu tür kitapların yayınını teşvik edecek kadar almadılar.

Uzun lafın kısası benim niyetim bu değildi. Sonuçta satışı düşük dizilere daha az, yüksek dizilere daha fazla ilgi göstermek zorunda kaldım. Anlayacağınız ben okurların kurbanı oldum!

Şimdiye kadar İstanbul ile ilgili pek çok değerli kitabı okuyucularla buluşturdunuz ve buluşturmaya da devam ediyorsunuz. İstanbul sizin ve yayıneviniz için ne anlam ifade ediyor?

İstanbul müthiş bir yer. Aslında tüm Anadolu ya da burası bir zamanlar Roma İmparatorluğu yönetimi altında bulunduğundan Müslüman dünyasının verdiği isimle Diyar-ı Rum (Roma Ülkesi) müthiş bir yer, ama İstanbul iki imparatorluğun başkenti olduğu için bir harika! İstanbul için ne hissettiğimi size yakınlarda yayınladığım İstanbul’da Konstantinopolis’i Aramak başlıklı kitaptan bir paragrafla anlatayım:

Geçmişteki bazı olayların işte tam burada meydana gelmiş olduğu düşüncesi, her zaman derin bir heyecana sürüklemiştir beni. Sanki buranın havasında bazı sesler yankılanıyor, sanki buranın denizi uzun zaman önce ölenlerin suretlerini yansıtıyor. Kimi mütevazı, yosun bağlamış tuğlaların tarihi olaylara şahit olduklarını kavrar kavramaz, içimde fırtınalı duygular uyanıyor. Belli ki bu duyguda yalnız da değilim. Bu büyük şehirle ilgili kitabında Orhan Pamuk’un yazdığı gibi: '... zaman ve hafıza oyunları, tıpkı İstanbul’un içinde yaşayan kalıntılar gibi, geçmişin şimdi hâlâ yaşamakta olabileceği geçici yanılsamasını estetik bir zevk olarak yaşatır yalnızca.'

Benim hislerimi bir kenara bırakırsak bu şehrin tüm dünyanın ilgisini çeken bir metropol olduğunu, hakkında çok fazla seyahatname yazıldığını, çok fazla inceleme yapıldığını, çok gravürünün, çok yağlıboya tablosunun yapıldığını, çok fotoğrafının çekildiğini ve ister edebiyat ister sinema alanında, kurgu dünyasında baş köşeye oturduğunu hatırda tutmak lazım. Yani İstanbul hakkında okurlara aktarılabilecek büyük bir literatür zenginliği var. Üstelik okurlar da İstanbul’a ilgi duyar, onunla ilgili kitapları almak ister, yani yayıncıyı teşvik eder.

Düşünsenize ne ilginç bir coğrafyada ne köklü bir şehirdir bu. Onu yok etmek için son 75 yıldır harcadığımız ve giderek yoğunlaştırdığımız gayretlere rağmen hâlâ direniyor ve hâlâ güzel!

İstanbul ile ilgili yayımladığınız kitapların çoğunun yabancı yazarların kitaplarının çevirisi oluşu dikkatimizi çekti. Bunun sebebi ya da sebepleri nedir acaba?

İstanbul üzerine Türkçe ya da yabancı dillerde yazılmış çok sayıda çağdaş kitap var. Bunların bir kısmı geçmişe veya günümüze yönelik araştırma-incelemeler, bir kısmı İstanbul tarihine ya da onun bileşenlerine, örneğin İstanbul’un çocuklarına dair kitaplar. Hatırat ve seyahatnameler de bir hayli fazla. Bir yabancı seyyah ya sadece İstanbul’u görmek için gelir, ya da bu şehirden geçiyorsa seyahatnamesinde ona epeyce geniş yer verir. Osmanlı başkentinde, elçiliklerdeki görevleri nedeniyle bu kentte uzun süre yaşayan yabancıların yazdıkları kitaplar, şehrin ruhuna daha çok nüfuz ettikleri için benim gözümde değerlidir.

Türkçe yazılmış eserler ister tarih kitabı ister hatırat ister edebi eser olsun birçok yayınevi tarafından daha önce yayınlandı, yeni baskıları da yapılıyor. Ama eski İstanbul’a dair yabancılarca yazılmış metinlerin pek azı Türkçe yayınlandı. Hatta yabancılar bir yana Osmanlı sarayında yetiştirilmiş, sarayın baş müzisyenliğine yükselmiş Polonya asıllı Albertus Bobovius’un, yani şu bizim Santuri Ali Ufki Bey’in Topkapı sarayını anlattığı kitabını kaleme alındığı tarihten 337 sene sonra ilk kez ben yayınladım (Saray-ı Enderun: Topkapı Sarayı’nda Yaşam). Oysa bu kitabı Almanya 1669’da, İtalya 1679’da yayınlamıştı.

Ama söylemeliyim ki seyahatname alanı yayıncılığın en zor alanlarının başında gelir. Çünkü bu metinlerde pek çok doğru, pek çok yanlışla bir arada yer alır. Yazar bir olay anlatır, bu sırada padişah III. Selim’di der, kontrol edersiniz olay II. Mahmud zamanında olmuştur. Bunu bir dipnotla belirtmeniz gerekir. Türkçe işittikleri bazı isimleri İngilizce transkripsiyonla yazarlar, bunu da çözmek zorundasınız. Örneğin “ainyshema”nın “aynüşşems,” “toozany”nin “süzeni” olduğunu anlamak bir hayli çabayı ve uzmanların yardımlarına başvurmanızı gerektirir.  Ama bu anlatılar başka kaynaklarda kolay kolay bulamayacağımız ayrıntılara götürür bizi. Mesela bir meddah gösterisine:

Türkler ona Kız Ahmed diyorlardı. Ramazan boyunca İngiliz Sarayı’nın yanındaki kahveyle anlaşmıştı... Hayatımda onun kadar izleyici ilgisini üzerine çekebilen, kahkahaları ve ender olsa da, gözyaşlarını birlikte yaşatabilen bir başka adam görmedim... Canlandırdığı karakterleri hem sesiyle, hem de hareketleriyle çok güzel taklit ediyordu... Hikâyelerinden biri Sultan Murad’ın nedimi ama birçok hikâyenin de kahramanı olan Tıflî Çelebiyle ilgiliydi. Sultan, Tıflî’yi bir iş için İran şahına yollar, şah onu muhteşem biçimde ağırlar ve ... ona yarısı zümrüt, yarısı akik çok değerli bir elma verir, Tıflî de elmayı kendi sultanına göndermek ister, ama seçtiği ulak, doğru dürüst Türkçe konuşamadığı gibi kaba ve cahil biridir. Adam İstanbul’a ulaştığında sultanın evinin nerede olduğunu araştırmaya başlar... Sonunda sarayın yolunu bulur, herhangi bir görgü kuralı bilmediğinden doğrudan avlulara dalar, yeniçerilerden ve çavuşlardan epey bir değnek yer. Ama ... sonunda sultanın dikkatini çekerek yanına çağrılır. (İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul’u).

Uzun yıllardır yayıncılık sektörünün içinde bulunan biri olarak mevcut ülke koşullarını göz önüne aldığınızda yayıncılığın gelişimini ve İstanbul ile ilgili kitapların sayısındaki artışı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu anda içinde bulunduğumuz krize hiç girmeyeyim daha iyi. Felaket bir durum olduğunu söyleyeyim sadece. Kâğıt fiyatları sadece Türkiye’deki kur krizi nedeniyle değil, tüm dünyada hammadde fiyatlarındaki artış nedeniyle de yükseliyor. Türkiye yayıncılığına bakarken eğer bardağın dolu tarafını görmek isterseniz Türkiye’de bir yılda yayınlanan başlık sayısının tüm İslam ülkelerinde yayınlananlardan fazla olduğunu söyleyebilirim. Ama her bir milyon nüfus için yılda yayınlanan kitap sayısı rakamlarına bakarsanız Büyük Britanya’da bu rakam 2870 adet iken Türkiye’de 570 adet. Kitap okuyan nüfus oranlarına baktığımızda ise Norveç yüzde 19 iken Türkiye yüzde 10’da kalıyor. Bütün dünyada kitap okumaya ayrılan zaman ülkeden ülkeye değişse de düşme eğiliminde. Cep telefonu ve bilgisayar başında geçirilen zaman artıyor. Ama dijital medyanın yükselişi dijital kitapların giderek daha çok benimsendiği anlamına da gelmiyor, çoğu insan hâlâ bildiğimiz, kâğıda basılı kitapları tercih ediyor. Tabii başrolde roman var. Sosyal bilimler alanındaki kitaplar ise en az okunan tür. Türkiye’de sadece sosyal bilimler alanında kitap yayınlayan yayınevlerinin yaşaması bir hayli zor, neredeyse olanaksız. Hemen her yayınevi aynı zamanda kurgu kitap yayınlayarak mali dengeyi sağlamaya çalışıyor. Yine de bu dengeyi yakalamakta zorlandığı için harcamalarını mümkün mertebe azaltmaya çalışıyor. Ama kâğıdın fiyatını, baskı-cilt hizmetlerinin bedelini değiştiremezsiniz. Harcamanın azaltılabileceği alan olarak geriye çeviri ve editörlük hizmetleri kalır. İşte bu yayıncılık sektörünün en kırılgan yanı. En büyük yayınevlerinin kitaplarının bile ya hiç editör –hatta düzeltmen– yüzü görmediği ya da bunları hakkıyla yapabilecek nitelikte insanlar tarafından yapılmadığı aşikâr. Çevirmenlik ise bunu yaparak geçimini temin etmenin bir yolu hiçbir zaman olmadı. Mesleği çevirmenlik olan, başka yan işler yapmak zorunda kalmayan insanlar çok nadir. Yayın sektörünün en önemli problemi şudur kanısındayım: Editörlere ve çevirmenlere yatırım yapmamak/yapamamak!

Bir de Türkçe yetersizliği sorunu var. Bu yetersizlik yıldan yıla katlanarak artıyor. Bir çevirmenin yabancı bir dili iyi bilmesinin gerektiği söylenir. Ama çevirmenin Türkçesi zayıfsa, bu dilin bütün olanaklarını kullanmanın çok uzağında kalıyorsa, yabancı dil bilgisi hiçbir işe yaramaz.

Bir başka sorun da ülkemizde eleştiri kurumunun çökmüş olması. Bundan 50 yıl önce Türkiye’de eleştiri iyi-kötü vardı. Ama “burnundan kıl aldırmayan” bir toplum olduğumuz için eleştiri elbirliğiyle ‘öldürüldü.” Siz sadece iktidarın ya da siyasetçilerin eleştiriden hoşlanmadığını sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Eleştiri kurumunun olmadığı bir ülkede iyi yayıncılık da olmaz.

Kitap Yayınevi’nin İstanbul ile ilgili olan kitapları arasından okurlarımıza birkaç kitap önerebilir misiniz?

Aslında bu söyleşinin yukarıdaki bölümlerinde andığım Robert Walsh’un İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul’u harika bir kitap. İstanbul’da Konstantinopolis’i Aramak ise bence hem bir “macera romanı” hem bir gezi rehberi. İlk cildini 2023’ün Ocak ayında yayınlayacağım, Charles White’ın 1844 İstanbul’unu anlatan İstanbul’da Üç Yıl adlı üç ciltlik eseri de bunlar kadar harika.

Ama şimdi size Biz İstanbullular Böyleyiz başlıklı kitaptan söz edeyim. Bende özel bir yeri var, çünkü kitabın İstanbullu yazarı Haris Spataris Fener’de, doğup büyüdüğüm sokağın birleştiği bir sokakta, benden 39 yıl önce doğmuş. Yani düpedüz benim mahallemin ben doğmadan önceki halini, orada yaşayan insanları anlatıyor. Sokaktaki bir eve ilk kez elektrik gelişinin mahallede yarattığı çalkantıyı, ya da bir Paskalya günü Pontuslu Rumlar bugün de yerinde duran Fener Karakolunun önünde horon çekerken, karakoldan çıkıveren bir polis zabitinin kılıcıyla fesini kenara koyup Pontus kemençesinin temposunda horona katılmasının yarattığı şaşkınlığı okusanız size yeter.

Şimdi baktım stokta sadece 20 adet kalmış, ama merak etmeyin 2023 içinde yeni baskısını yapacağım. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Karaborsada gazete satışı #56

gazete, İkdam, Kitap Yayınevi, Çağatay Anadol, tiraj, özgürlük

13 Ara 2022

gazet

YAZARLAR

Göktuğ İpek

https://aposto.com

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?

1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.

İLGİLİ OKUMALAR