Giyinmek ne zaman bu kadar zor oldu?

En sevdiği eteğini çöpte bulmuş birinden bir moda-kültür analizi.
Giyinmek ne zaman bu kadar zor oldu?

Birkenstock. Adidas Samba. New Balance. Birkenstock, Birkenstock. Old Order (bir an durup ilk defa gördüğüm bu ayakkabıları Google’da aratıyorum.) İki Adidas Samba daha. Olimpiyat'la yazın en sıcak günlerinin kesişiminde bir şekilde şehirde kalmış genç Parisliler ne giyiyor diye bakınıyorum. Belki Eylül’ün sonunda moda haftası gelince daha ilginç bir şeyler giyen olur, ama gördüğüm kadarıyla moda bilinci olan genç profesyoneller diğer her yerde ne giyiyorsa onu giyiyorlar: Nötr renklerde, iyi kesimli bir üst, iyi kesimli bir alt (genelde kot, bir-iki etek de gördüm) ve “kaba” ayakkabılar. Çirkin kraliçe Balenciaga Motorcycle Bag’le tekrar eden karşılaşmalarım teorimi doğrular nitelikte. Bu çantaya dil uzatırken benim üzerimdeyse “aman şimdi Parislilere rezil olmayalım” diye ekstra özen göstererek hazırladığım bavulumdan çıkan neredeyse şık ama son zamanlarda niteliksiz bulmaya başladığım bir şeyler var.

Giyinme krizi konusu, çocuğumu doğurup, biraz büyütüp, topluma yeniden karışır gibi olduğum dönemde su yüzüne çıkmaya başladı: Pantolonlarımın ve eteklerimin yarısını giyebiliyordum, Hollanda’ya taşınmıştım ve kıyafetlerimin yarısı hâlâ İstanbul’daydı. Vücudum değişmişti, ama daha önemlisi ruhum değişmişti ve kendimi 15 bayılmadığım kıyafetten oluşan bir kapsül gardıropla baş başa buldum. Tüm olup bitenler arasında tam zamanlı çalışmaya ara vermiş, bebeğe bakım vermekte olduğum için yeni bir şeyler almak için param da, zamanım da yoktu, zaten olsa da ne alacağımı bilmiyordum. Ve bu, hikayenin sadece çok küçük bir kısmı.

Birkaç ay önce bir gün, artık Urban Outfitters’ta satılan şeylerin şahsım değil başkaları için tasarlandığını, artık oradan bir tişört bile alamayacağımı anladım. Daha sonra, Gimaguas’ın namı, geçen kış bana kadar ulaştığında, ben 15 yaşındayken moda olan örme-büzgü üstler, straplez elbiseler, diz altı etekler ve tangaları gördüğümde kendimi zeitgeist’a muazzam yabancılaşmış hissettim.

Sonra geçen iki mevsimi, önce Dr. Martens olmayan, vegan ve çevre dostu (en sık kullanılan imitasyon deri malzemesi poliüreten korkunç bir malzeme ve bu ikisini birarada bulmak ayrıca zor) bir kışlık ayakkabı ya da bot, sonra Birkenstock olmayan vegan ve çevre dostu bir sandalet arayarak geçirdim ve tüm kutuları tikleyen her şeyin 140-300 Euro bandında satıldığını fark ettim. (Prev’den haberdarım, sadece bu yaz için aradığım şey başka bir şeydi.)

Tüm bunların sonunda, zaten moda ve giyinmeye dair herhangi bir enerjim kalmamış gibi hisseder ve çıplak gezemeyeceğim için Arket, Other Stories ve Vinted’dan küçük, zaruri alışverişler yapadururken Utrecht Üniversitesi Copernicus Sürdürülebilir Gelişim Enstitüsü’yle, tekstilin geleceğini konu alan bir sergi projesinde çalışmaya başladım. Tamamen yabancısı olduğum moda ve tekstil endüstrisi konusunu en temel yönleriyle anlamaya çalıştığım ilk birkaç günde tekstilin, fosil yakıt, tarım, taşıma ve hayvancılıkla beraber dünyaya en çok zarar veren ilk beş endüstri arasında yer aldığını öğrendim. 

Elbette çok fazla detay var ama su ve enerji tüketiminin yüksekliği, hem boya ve kimyasalların hem de pamuk üretimi için kullanılan pestisitlerin dünyaya geri dönüşü, üretim sürecinde ve sonrasında ortaya çıkan atık (bir kısmı denizlerdeki mikroplastikleri oluşturuyor) ve üretim ve taşımadaki karbon ayak izi, tekstili böylesine yıkıcı bir endüstri yapan birkaç ayrıntı. Tüm bunlara ek olarak tekstil, işçilerin sağlığını ve hayat güvenliğini tehlikeye atmasıyla tanınan sektörlerden biri. Çoğu büyük marka ürünlerinin hangi koşullarda üretildiğini görmemezlikten geliyor ve merdivenaltı atölyelere göz yumuyor. Başka endüstrilerde kadın istihdamının düşüklüğü konuşulurken, gelişmekte olan ülkelerde en riskli tekstil işlerinin %75’inde kadınlar çalışıyor. 

Kendimi “tutucu” bir tüketici olarak nitelesem de serginin redaksiyon işleri biterken kendimi sıklıkla neyi, nasıl aldığımı sorgularken buldum ve konunun daha ayrıntılı bir analiz gerektirdiğine karar verdim. Z kuşağı komünite önderleri, ikinci el dükkan sahipleri, sürdürülebilir modayı akademik bir yerden ele alan aktörler ve kreatif direktörlerle konuştukça konunun dört ana başlık altında incelenebileceğine karar verdim: kişisel/kuşaksal, etik, çevresel ve ekonomik.

Kişisel (ft. Kuşaksal)

Modayla ilişkim, eskiden moda sektörünün etrafında çalışan, yani kıyafetlerin statüyle ilişkisini birebir deneyimlemiş birinin modayla ilişkisi. “Tarzım” dediğim şey 20’li yaşlarımda, New York’ta BULLETT adında bir moda dergisinde çalışırken şekillendi, aradan geçen 12-13 yılda dünyada ve hayatımda olup bitenlerle evrildi. İyi ki de evrildi, zira benim 20’li yaşlarım bugünlerde “hipster sleaze” diye nitelediğimiz, hardal sarılarının aşkın, herkesin ikişer çift Toms sahibi olduğu bir döneme denk düşüyor. Bu dönemi yaşamadan anlamak isteyenler, göz bebeklerini kanatma pahasına birkaç bölüm Girls izleyebilir.

Kendimi “tutucu tüketici” kutusuna koyma sebebimse basit: Dolabımdaki pek çok şey 7-8 yıllık, kıyafetlerimle böyle daha uzun ilişkilendiğim için çanta, takı gibi daha düşük commitment şeylerin dışında hiçbir şeyi hop diye alamam. Rahat olmayan hiçbir şeyi giyemem, tüm bunların kesişiminde bu arayışın yanımdakine eziyet olacağını düşündüğüm için başka kimsenin yanında alışveriş yapmak istemem. Ayrıca en sevdiğim eteğimi; kırmızı çiçekli, ipek bir etek, 2011 yazında, Fenerbahçe’de bir çöpte bulmuştum ve bu etek hâlâ dolabımda.

“Giyinme krizi” diye adlandırdığım dönem hayatımın hızlıca değiştiği bir zamanda ortaya çıksa da çoktandır demleniyordu. Kökünde ise “anlamak ama bağdaşamamak” gibi basit bir konunun yattığını düşünüyorum: Collina Strada’ya baktığımda nymphcore ve streetwear referanslarını alsam da, bu referansları taşıyan herhangi bir şeyi (mesela Nike’ın aşırı Collina Strada üstleri) giyebileceğimi düşünmüyorum. Uzun ve acılı vegan ayakkabı arayışım beni bir çift (asla indirime girmeyen) Rombaut ballerinaya getirdi, bu ayakkabılar herhalde kendi stilim içinde Collina Strada’nın dünyasına en çok yaklaşabileceğim köşe. Ayrıca Z kuşağı’nın moda eğilimlerini dümdüz çirkin ve paspal bulan (ve bunu saklamadan söyleyecek kadar cesur) birkaç arkadaşımın aksine giydiğim şeylerle bir sonraki kuşağın kıyafetleri arasında bu kadar derin bir uçurum olması bana kendimi tuhaf hissettiriyor.

Z kuşağı stili eleştirildiğinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir konu, uçsuz bucaksız referansların sadece bir Pinterest sayfası gibi, birer “estetik”ten ibaret olması ve 2000’ler ve öncesindeki gibi altkültürlere bağlanmaması. Diğer bir deyişle, eskiden kıyafetler hangi müziği dinlediğimize, nerelere gittiğimize, neyi okuyup izlediğimize dair ipucu verirken şimdi bir tarayıcıda yan yana açılmış tab’ler gibi kendi evrenlerinde duruyorlar.  

Kültürel analizlerine güvendiğim kreatif direktör Berk Çakmakçı’ya şu anki modayla ilgili ne düşündüğünü sorduğumda “Kültürün tamamında ‘everything everywhere all at once,’ bir an yaşanıyor” diyor. 

Müzikte de, modada da böyle bir yerdeyiz. Trendin ne olduğundan çok mikro trendler var, bunlar da aralarında hiçbir iletişim olmadan, dönemsel referanslarından koparak aynı anda var olabiliyorlar. Eskiden modanın ve müziğin ayrı birer yeri ve var oldukları dünyalar içinde ayrı kuralları varken şu an hepsinin ‘content’ dediğimiz bir filtreden geçmek için ortak kurallara uyması gerektiği bir dönem yaşıyoruz. Bu kendi içinde hem çok üretken hem de çok yıkıcı bir yer. Trendleri beğeninin dışında etkileyen pek çok faktör var, o yüzden de daha eklektik diyebileceğimiz bir tarzı ya da birbirinden farklı dönemlerden kıyafetlerin biraraya gelmesini görebiliyoruz.

Yeldeğirmeni’ndeki Usta Atölye’nin kurucusu ve sanatçı Aytöre Usta’ya millennial tarzı hakkında ne düşündüğünü sorduğumdaysa “Millennial tarzı bana fazla sakin ve neşesiz geliyor” cevabını veriyor. 

Tarzdan yaş tahmininde bulunduğumuz çok oluyorhatta bence bir görünümde seçilen tek bir parça bile yetiyor. Mezuniyetimde çorabım yırtılınca inat edip verilen babet çorabı giymediğimi hatırlıyorum, ayaklarım su toplayıp kanamıştı.” 

Aytöre’nin ayakkabı anektodu bana iki senedir kendi stil krizimi ayağıma giydiğim şeylerle aşmaya çalışmamı düşündürüyor: Üzerimde ne olursa olsun ayağımdakinin yeterince “online” olduğumu söylemesini istiyorum. Ayakkabı değişiyor, ama genelde şöyle bir şey diyor: “Bu ayakkabının sahibi, yassified ve unalived ne demek biliyor. Sandy Liang’dan, Ninamonuah’tan haberdar. ‘Very mindful, very demure.’”

İllüstrasyon: Yona Kohen

Etik 

Her şey gibi giyinmenin de etikle birebir alakalı bir tarafı var. Kürk ya da deri giymek nasıl bir “Ben bunları giymekte bir sakınca görmüyorum” söylemiyse, hızlı modanın dünyaya etkilerini bilerek tüketmeye devam etmek de öyle bir söylem (bu yazının yazarı bu söylemin bir parçası olmadığını iddia etmiyor.)

Henüz Türkiye’de bir muadili olmasa da Avrupa’da bazı e-ticaret siteleri “etik yaklaşım”ı bir filtre olarak ekledi, bir kutuya tik atarak şeffaflığı ilke edinmiş markalar arasından alışveriş yapabiliyorsunuz. Uluslararası markalarla ilgili çevresel/etik değerlendirmeyi görebileceğiniz bir diğer websitesi ise Good on You. Site, markaları gezegen, insan ve hayvanlara nasıl davrandığı üzerinden puanlıyor ve bu bilgiyi erişilebilir kılıyor. Tabii ki bunların hiçbiri gerçekten ihtiyacınız olmayan hiçbir şeyi almamak kadar etik bir seçim değil.

İki yıl önce sürdürülebilir moda öncüsü ve aktivisti Bego Demir’i bir podcast bölümü için konuk ettiğimde konuyu şöyle özetlemişti: “Bir tüketici eğer bir ürüne bedel ödemiyorsa bilmeli ki o ürüne başkaları bedel ödüyor. Bu bedel ödeyen ya üreticidir, işçidir ya da çevredir.

Çevresel 

Girişte bahsettiğim gibi, tekstil ürünleri tarlaya ekilen pamuktan hiç satılmamış bir parça kıyafete, yaşam döngüleri boyunca toprağı ve suyu zehirlediği için tekstil endüstrisinin de, tüketici davranışlarının da büyük çevresel sonuçları var. Sürdürülebilir Moda Lisanı sözlüğünü yaratan Dilek Altan ve Sanem Odabaşı, misyonlarını şu sözlerle aktarıyor: 

Yaşadığımız dünyanın giderek artan çevre sorunları, doğal kaynakların karşı karşıya olduğu tehlikeler, insan ve çevre haklarını ihlal olumsuz gelişmelere bakmak, moda ve tekstil endüstrisini de incelemeye almamızı gerektirdi. Doğayı tahrip eden endüstrilerden biri olan tekstil ve moda endüstrisi, sosyal adaletle birlikte ele alınan bir ekolojik bütünlüğün nasıl gerçekleşmesi gerektiğini tartışmalı ve uygulamalıdır. Hem de acilen.

Türkiye’de sürdürülebilir moda pazarı, tarım ve hızlı modadan uzaklaşmak için atılacak adımlar üzerine ayrıntılı mülakatımızın sonunda Sanem konunun yasa ve vergilere dokunan kısmının altını çiziyor: 

Temel anlamda paradigma değişiminin vergilerle şekilleneceğini düşünüyorum. Bu çevreyi bu hale getiren ben değilim, benim arkadaşım değil, komşum değil, iş arkadaşım, öğrencim değil. Firmalar, fabrikalar, endüstri. Türkiye’de karbon vergisi yok henüz. Firmaların ortaya çıkardığı atık kadar karbon vergisi yani %100 vergi vermesi lazım. Küresel ölçüde bunun olduğunu bir düşününce, hikâye tamamen değişiyor zaten. 

Aynı zamanda moda fotoğrafçısı olan Dilek, Türkiye’nin 2023’te imzaladığı Yeşil Mutabakat kapsamında şirketlerin sürdürülebilirlik konusunda uymaları gereken mevzuatların mevcut olduğunu hatırlatıyor ve devam ediyor: 

Bu plan, Türkiye'nin çevresel performansını artırmayı, karbon emisyonlarını azaltmayı, doğal kaynakları korumayı ve yeşil ekonomiye geçişi teşvik etmeyi amaçlıyor. Moda markalarını doğrudan kapsamasa da dolaylı bir şekilde etkileyeceğini düşünüyorum.

Türkiye’de sürdürülebilir moda üzerine neler yapılıyor diye bakınırken denk geldiğim en ilham verici kaynaklardan bir diğeri de Türkiye'deki genç tekstil girişimcilerini güçlendirmeyi hedefleyen trtex’in IG hesabı oldu, internetin diğer her yerinde sahte Cartier gözlükler için Amazon ve Trendyol linkleri uçuşurken bir antidot olarak paylaşmak isterim. Lokal Hareket’in kurucusu Nil Ertürk’ün paylaştıklarını görmek de bana ayrıca iyi geliyor.

İllüstrasyon: Yona Kohen

Ekonomik

Doğası gereği ekonomik bir aktivite olan alışverişin neye benzediği, hem cebimizdeki parayla hem de dünyada olup bitenlerle birebir bağlantılı. Vinted, Dolap gibi uygulamaların enflasyonun her zamankinden yüksek olduğu, tam zamanlı işlerin azaldığı, maaşların hayat masraflarını karşılayacak kadar yükselemediği 2024’te bu kadar popülerleşmesi sürpriz değil. Profesyonel hayata bu yıllarda dahil olan Z kuşağı için bu gerçekliğin daha sert olduğu da bir gerçek. 

Aytöre, Usta Atölye’nin kuruluş süreci ve thrift kültürünü benimsemesiyle ilgili “Bizim kuruluşumuz mevcut ekonominin getirdiği bir zorunluluktu. Artan kiraların bir sonucu olarak dükkanda yaşayabileceğime kendimi ikna ettim” diyor. 

Sonrasında ise rastgele gibi görünen her şey bir tercihe dayanıyor; thrift kültürü ile Usta’nın birleşmesi de bu tercihlerden biri. Hepimiz için bu tercihlerin öncelikli olarak ekonominin iticiliği ile ilgili olduğunu ama komünitenin etik temeli ve kreatif besleyiciliği ile de thrift’i hayatına dahil ettiğini, benimsediğini düşünüyorum.

Vintage parçalara odaklanan ikinci el mağazası Third Hand’in kurucusu Duygu Tarhan ise konuya ev ekonomisi odaklı bir yerden bakıyor: 

Fast fashion ürünlerinin kalitesi genellikle düşük olduğundan, bu tür ürünleri daha sık değiştirmek zorunda kalırsınız ve uzun vadede daha fazla harcama yaparsınız. Kaliteli bir vintage parça ise hem dayanıklıdır hem de zamansız bir stil sunar, bu da onu uzun vadede daha ekonomik bir tercih haline getirir.” 

Duygu, bireysel satıcıları, küçük ve yerel işletmeleri desteklemenin herkes için daha avantajlı olacağını vurgularken Dolap ve Vinted gibi uygulamaların da sürdürülebilirliği desteklediğini söyledi.

Ekonomi başlığı altındaki bir önemli konu da, sürdürülebilir moda markalarının ürünlerinin diğerlerinden pahalı olabilmesi. Ama Bego Demir’in sözlerine geri dönmek gerekirse, aslında ucuz olması gereken bir şeye daha çok para ödemiyorsunuz, bu kadar ucuz olmaması gereken bir şeye hak ettiği bedeli ödüyorsunuz.

Öyleyse ft. Gelecek

Aylarca “Giyinmek ne zaman bu kadar zor oldu?” sorusunun cevabını aradığım, nymphcore ve Türkiye’de karbon vergisinin geleceği gibi iddialı duraklarda duran ve evrenin tatlı bir göz kırpışıyla bitiş çizgisini Paris’te göğüsleyen bu sorgulama (ya da duygu fırtınası) yazıyla beraber sonlanmıyor. Ama tarzını en çok beğendiğim arkadaşlarımdan birinin kendi tişörtlerini yapma yolculuğunu Instagram’da izlediğim ve şu servisi kullanarak kendime bir Nez tişörtü tasarlamayı denediğim günlerden iki tespit ve ümitvâr hislerle ayrıldım.

İlki “yanlış ayakkabı teorisi” (wrong shoe theory) üzerine: Influencer dünyasında büyüyen bu teori, stil sahibi olmanın bir yolunun kıyafetlerinizi yanlış ayakkabıyla kombinlemekten geçtiğini söylüyor. (Paris’te pek çok örneğini gördüğüm bu tarzın tepe noktası benim için ipek bir gece elbisesini Fransız Alpleri'nde hayatta kalmaya çalışırken çamurla sıvanmış gibi duran, çok eski ve dev dağcı botlarıyla birlikte görmekti—ki o botlar Türkiye'de herhangi bir annenin evinde çöpü boylar.) 

Bence ayakkabılara yüklenen aşırı anlam her şeyden çok içinde bulunduğumuz ekonomik gerileme dönemiyle ilgili. Leonard Lauder’ın 2000’lerde “Ruj Endeksi” diye isimlendirdiği, sonra 2008 ekonomik krizinde en çok satın alınan şeyin oje olmasıyla bir daha kanıtlanan bu teori, insanların ekonomi kötüyken güçlerinin yettiği bir şeyi alıp daha iyi hissetmeye çalıştıklarını iddia ediyor. “Yanlış ayakkabı” giymek de zaten var olan bir ürünü farklı bir şekilde kullanmanın bir yolu, hatta iyice iyimser bir yerden bakarsak sürdürülebilirlik adına yanlışlıkla atılmış bir adım diyebiliriz.  

İkincisi, herkes ne giyiyor diye bakarken benim için stilin ne olduğunu hatırladım: Onca turist ve Parizyen arasında aynı arka planda 152 kare poz veren kimseye iki defa bakmak istemezken (çünkü böyk) Griffon’da sırayla sigarasından bir fırt, Juul’undan bir fırt alıp yeni menüyü hazırlayan kadın şeften gözlerimi alamadım. Paris’te olduğum süre, almak üzere aradığım üç şeyden biri yaşlı bir adamın üstünde görene kadar var olduğunu unuttuğum Salty Dog Cafe tişörtü oldu. Birbirinin koluna girmiş, zar zor yürüyen seksen yaşlarında iki kadın da bana olmak istediğim bir şeyi hatırlattı ve stil genel hatlarıyla “olmak istediğimiz bir şey” değilse nedir? 

Bizim sergiye göre tekstilin ve modanın geleceği döngüsellikte, düşünebildiğimiz tüm markaların onarım ve komünite merkezleri kurmasında, alınan şeylerle atılan şeylerin eşitlenmesinde, herkesin birbiriyle eşya takas edebileceği moda kütüphanelerinde. Ben davetli olduğum bir sonraki kırmızı halı etkinliğine arkadaşım Buket’in ayakkabılarını giyerek başlıyorum, sonrasına bakacağım.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

TuttoTutto

BÜLTEN SAYISI

👗 Giyinmek ne zaman bu kadar zor oldu?

Kalite kalite, marka marka 🎶

24 Ağu 2024

İllüstrasyon: Yona Kohen

YAZARLAR

Büşra Erkara

Büşra Erkara, İstanbul'da yaşayan bir yazar. Kültür-sanat, yemek ve kurguyla diğer "şeylerden" daha çok ilgileniyor.

Tutto

Şimdiki zamanla ağır çekimde yeniden buluşmalar.

İLGİLİ OKUMALAR