Hatem Ete: 'Toplum siyasetten memnun değil, ama umudunu kesmiş de değil'

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Siyasal belirsizlik ikliminin yarattığı gerginlik sürerken PANORAMATR araştırma ve analiz merkezinde her ay anket ve ölçümler yaparak verileri yorumlayan Doç. Dr. Hatem Ete’yle konuştuk.
Ete, 19 Mart’tan bu yana yolsuzluklara karşı mücadele yürütüldüğüne ilişkin tablonun toplumsal kabul görmediğini belirtiyor ve “Temsil ve adalet algısındaki bozulmaya karşın operasyonlar, siyasal açıdan CHP’yi zayıflatmadığı gibi AK Parti’yi de güçlendirmiyor” diyor.
Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan barış sürecinin ise toplumsal destek aldığını söyleyen Ete, siyasetten henüz umudun kesilmediğini söylüyor:
“Gelişmiş demokrasilerde gözlemlediğimiz trendin aksine toplumsal destek, marjinal siyasi adreslere yönelmekten imtina ederek, merkez siyaset etrafında örgütlenmeye devam ediyor. Bu güzel ve umut verici gelişme.”
Türkiye, 19 Mart’tan bu yana hem muhalefet hem iktidar sorunları açısından krizli bir dönemde. Muhalefet, politika üretemediği sadece kendini savunduğu bir dönemden geçiriyor. Bu dönemi AK Parti ile CHP arasındaki ilişki üzerinden nasıl yorumlarız?
CHP’nin maruz kaldığı baskı üç-dört farklı aşama veya katman içeriyor. Bu katmanları bugün zaten baştan beri planlanmış bir stratejinin unsurları olarak görmeye yatkınız ama ben bunun planlanmış bir süreçten ziyade zaman içerisinde etki-tepki üzerinden bugünkü hâlini aldığı kanaatindeyim. Dolayısıyla zaman içerisinde evrilen, gelişen, katmanlaşan bir süreç ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.
Bu süreç, ilk etapta İstanbul merkezli, İmamoğlu’yla ilişkili ve sınırlı bir hamle olarak başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2028 seçimlerinde İmamoğlu ile yarışmak istemeyeceği, bu nedenle de İmamoğlu’nun seçimlere katılamayacağı bir denklem kurmaya çalışacağı tahmin ediliyordu. Nitekim 2023 seçimleri öncesinde İmamoğlu “ahmak davası” üzerinden askıda tutulabilmişti. Önümüzdeki seçimler için de bu davanın veya buna benzer bir idari veya yargısal enstrümanın kullanılabileceği öngörülüyordu. 2025’in ilk aylarında başlayan ve 18 Mart’ta karara bağlanan diploma meselesi de bu eksende değerlendiriliyordu.
Ancak genel beklentiye rağmen, 19 Mart’ın sürpriz olduğunu söylemek mümkün. Kapsam, zamanlama ve yöntem itibarıyla, Erdoğan’ın veya AK Parti’nin siyaset tecrübesi ile örtüştürülmesi zor bir operasyon yapıldı.
İkinci ve üçüncü katmanlar, CHP’nin İmamoğlu’na yönelik süreci güçlü bir dirençle yönetmesi ve kamuoyunun İmamoğlu’na yapılanları olağan yargısal bir süreç yerine siyasal bir operasyon olarak okuması üzerine hayata geçirildi. Eşzamanlı olarak hem İstanbul dışındaki belediyelere yolsuzluk davaları açılarak kamuoyu nezdinde siyasi operasyon okuması zayıflatılmaya hem de kurultay davası üzerinden CHP yönetimi baskı altına alınmaya çalışıldı.
Özetle Erdoğan, CHP yönetiminin İmamoğlu’nu ve diğer belediye başkanlarını güçlü bir şekilde sahiplenmesi, siyasi ve yargısal kıskaca güçlü bir şekilde direnerek tabanı mobilize etmeyi başarması, toplumsal muhalefeti bu davalar etrafında organize edebildiğini göstermesine yargısal/siyasal baskıyı artırarak cevap verirken CHP yönetimi ve tabanı da direncini ve mobilizasyonunu tahkim ederek Erdoğan’a cevap vermeye çalışıyor. Böylece iktidar ile CHP arasındaki gerilim, siyasal gündemin en canlı başlığı olmaya devam ediyor.
CHP’ye oy veren seçmeni ve iradesini dışlayan bir tavrı yok mu bu sürecin?
Var elbette. Kısa bir süre önce yüz binlerce hatta milyonlarca seçmen tarafından seçilmiş başkanların henüz iddianameleri bile hazırlanmadan kolaylıkla bir savcı veya ilk derece mahkemesi tarafından görevden alınabilmesi, demokratik temsil ve meşruiyet açısından çok sakıncalı bir durum. Benzer şekilde seçim yargısının teamül ve kuralları ortadayken milyonlarca üye ve seçmenin siyasal iradesini temsil eden delegeler tarafından belirlenmiş parti yönetimlerinin adli yargı tarafından görevden alınması da hukuk devleti ve siyasal temsil bağlamında ciddi mahzurlar içeriyor.
Öte yandan temsil ve adalet algısındaki bozulmaya karşın operasyonlar, siyasal açıdan CHP’yi zayıflatmadığı gibi AK Parti’yi de güçlendirmiyor. PANORAMATR olarak her ay düzenli olarak yaptığımız ölçümler, toplumun çoğunluğunun bu operasyonlara yönelik iktidar söylemini satın almadığını gösteriyor. Toplumun yüzde 50’den fazlası, bu operasyonların siyasi amaçlı olduğunu, İmamoğlu’nun önünü kesmeyi veya CHP’yi yıpratmayı hedeflediğini düşünüyor. Nitekim bu operasyonlardan sonra CHP’nin oyunun artması da bu operasyonların iktidar açısından öngördüğü sonucu doğurmadığını gösteriyor. CHP’nin iktidar tarafından baskı altına alındığı algısı, toplumsal muhalefetin CHP etrafında konsolide olmasına yol açmış görünüyor.
2015 seçimlerinde HDP üzerinden benzer bir senaryo yaşanmış mıydı?
Bu iki durumu birbirine benzer ya da kıyaslanabilir görmüyorum. 2015’in Haziran ve Kasım seçimleri arasındaki temel dinamik HDP’nin iktidar tarafından kriminalize edilmesi değil, toplumun AK Parti’nin çoğunluğu kaybetmesi, Suriye’de yaşanan istikrarsızlık, Rusya ile yaşanan gerilim, her gün başka bir yerde patlayan bombalar gibi gelişmeler üzerinden varoluşsal bir güvenlik tehdidi yaşamasıydı.
Bu endişe, toplumun en güçlü siyasal aktör etrafında konsolide olmasına yol açtı. AK Parti Kasım seçimlerinde yüzde 50 oy oranıyla tek başına iktidar oldu. Dolayısıyla, o dönemin ana siyasal psikolojisinde HDP önemli bir yer tutmuyordu. Ana dinamik, Türkiye’nin Suriye gibi istikrarsızlaşabileceği endişesi ve bu riski engellemek üzere en güçlü siyasal aktör etrafında toplanma psikolojisiydi.
Bu psikolojinin bir siyasal mühendislik neticesinde yaratıldığına, AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar imkanı elde etmek üzere Türkiye’yi istikrarsızlaştırarak toplumsal psikolojiyi kendi lehine mobilize ettiğine yönelik bir anlatının var olduğunu biliyorum ama bu anlatıya hiçbir şekilde katılmıyorum. Bu okumayı yüzeysel, kolaycı ve yanlış buluyorum.
Bugün ise doğal bir siyasal veya toplumsal süreç yerine çoğunlukla yargı üzerinden bir siyasal mühendislik yürütülüyor. Doğal bir siyasal süreç yerine siyasal mühendislik olduğu için de toplum nezdinde kabul görmüyor.
Toplum niye kabul edip, satın almıyor bunu?
Toplum çoğunlukla doğal siyasal süreçlerle siyasal mühendisliği ayırt edebiliyor ve bunlara yönelik farklı tutumlar alıyor. Bugün şahit olduğumuzdan daha sofistike siyasal mühendislik teşebbüsleri belli oranda alıcı bulabilir belki ama CHP ve belediyeler bahsinde şahit olduğumuz operasyonlar, böyle bir sofistikasyona da sahip değil.
Toplum bütün belediyelerde, hatta kamu sektöründe de belli oranlarda yolsuzluk yapılabildiğine inandığı için sadece CHP’li belediyeleri hedef alan bir yolsuzluk operasyonunu ikna edici bulmuyor. Aslına bakarsanız iktidar da bu tezini güçlendirmek için herhangi bir çaba göstermiyor. Örneğin göstermelik de olsa CHP dışındaki belediyelere veya kamu sektörüne yolsuzluk soruşturması açma ihtiyacı duymuyor. Hatta yolsuzluk iddiasıyla yargılanması muhtemel CHP’li belediyeler, AK Parti’ye katılma karşılığında soruşturmalardan kurtulabiliyor. Bütün bu dinamikler dolayısıyla iktidarın söylemi toplumun çoğunluğu tarafından ikna edici bulunmuyor.
“Türkiye'de bundan sonra seçimlerden söz edebilir miyiz?” ya da “Hâlâ parlamenter sistemin içinde miyiz?” soruları da soruluyor bir yandan.
Bu sorular için erken olduğunu düşünüyorum. Bu soruların ima ettiği endişelerin belli bir zemini var elbette. Siyasal mücadelenin orantısız bir güç kullanımına sahne olması, hukukun zorlanması veya siyasetin yargıya müdahalesi demokratik sistemimizin niteliğini zaafa uğratıyor ama buradan seçimlerin devreden çıkarılacağı bir aşamaya geçeceğimize yönelik endişeleri abartılı buluyorum.
Türkiye’de toplumun siyasal katılımı çok yüksek. Toplumsal ve siyasal muhalefet çok güçlü. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği 2014’ten bu yana yapılan üç seçimde de Erdoğan, yüzde 2’lik bir marjla seçildi. Her seçimden sonra da dönüp baktığımızda seçimlerin niye iktidar tarafından kazanıldığını, muhalefet tarafından kaybedildiğini yorumlamamıza imkan verecek somut gerekçelerimiz oluyor.
2024 yerel seçimlerinde ise muhalefet, çok güçlü bir zafer elde etti. Dolayısıyla iktidarın kurumsal dinamikleri biçimlendirme kapasitesine rağmen toplum, siyasal iradesini özgür bir şekilde seçimlerde gösterebiliyor. Yani seçimlerin anlamsız olduğu bir siyasal süreç yürümüyor henüz. Siyasal katılım yüksek, siyasal mobilizasyon güçlü olduğu müddetçe de iktidarın yönetme tarzından bağımsız olarak seçimler anlam taşımaya ve siyasal sistemi biçimlendirmeye devam edecek.
Muhalefet bu kadar baskı altındayken, seçimlere kadar dayanabilir mi? Sonuçta bütün bu tablo zaten bu direncin kırılması çabasını düşündürüyor.
CHP, 19 Mart’tan beri yoğun bir baskı altında olmasına rağmen birinci parti olma statüsünü sürdürüyor. Toplumsal muhalefet iktidarın taarruzuna karşı CHP etrafında kenetleniyor. 2024 yerel seçimlerinin de ana duygusu buydu. Toplum, 2023 seçimlerini kazanan iktidarın yerel seçimleri de kazanması durumunda denetlenemeyecek bir güce kavuşacağını düşünerek, merkezî iktidarı yerel yönetimler üzerinden dengelemek üzere CHP’li adaylara yöneldi. Bugün de CHP’yi güçlü tutmayı, iktidara karşı korumayı sürdürüyor görünüyor.
Ancak CHP’nin kendi içerisinde ayrışması, iktidar-muhalefet mücadelesinin yerini Kılıçdaroğlu-İmamoğlu/Özel mücadelesinin alması bu ana duyguyu değiştirebilir. İktidara karşı yekpare bir mücadele yürüten CHP’nin arkasında duran toplumsal muhalefet, kendi içinde kavga eden bir CHP’nin arkasında durmayabilir. Bu çerçevede, İmamoğlu’na veya belediyelere yönelik soruşturmalar CHP’yi güçlendirirken kurultay davası veya mutlak butlan tartışmaları CHP’yi yıpratıyor.
22 Ekim 2024’te Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan süreç de bütün bu gelişmelere karşın devam ediyor. Taraflar masaya oturdu. Türkiye’de uzun süredir çözülmesi beklenen mesele beklenmedik bir yerden gelen çağrı ve kabulle ilerliyor. Bunun topluma etkisi ne?
Toplumsal yansımasına geçmeden önce, bu sürecin Türkiye’de uzunca bir süredir şahit olmadığımız kurucu bir siyasal hamle olduğunun altını çizmek istiyorum. Biraz önce Erdoğan-CHP bağlamında da konuştuğumuz üzere Türkiye siyaseti, uzunca bir süredir enerjisini ve mesaisini gündelik siyasi gelişmelere ve tüketici kısır tartışmalara hasrediyor maalesef. İktidarın da muhalefetin de topluma yönelik kurucu bir gelecek tasavvuru yok. Bu açıdan PKK’nın silahsızlandırılmasını hedefleyen sürecin bir istisna teşkil ettiğini ve siyaset zeminini olumlu yönde etkileme potansiyeli barındıran istisnai bir siyasal hamle olduğunu düşünüyorum.
Sorduğunuz meseleye gelince, Ekim ayından bu yana yaptığımız ölçümlerde, çözüm sürecinin seçmenin oy verme davranışını etkileyecek bir boyuta ulaşmasına henüz şahit olmadık. Seçmenin oy verme davranışında AK Parti-CHP arasındaki mücadele, çözüm sürecinden daha etkili olmaya devam ediyor. Süreç henüz bu anlamda kendi dinamiğini üretmiş görünmüyor.
Ne MHP’nin oy oranında bir azalma var, ne HDP’nin oy oranında bir hareketlilik var, ne de sürece karşı olan aktörlerin oy oranında bir artış var. Zafer Partisi’nin de İYİ Parti’nin de Ekim öncesi oy oranları ne durumdaysa şimdi de oy oranları o durumda. Siyasi partilerin süreçten etkilenme boyutunda durum bu.
Öte yandan toplumun bugüne kadarki hâliyle çözüm sürecine desteği çok yüksek. Yüzde 55’ler, 60’lar civarında bir destek var. PKK’nın silah bırakmasını öngören süreç, Türkiye için iyi mi olur, kötü mü olur diye kabaca basitleştirip topluma sorduğunuzda bu destek yüzde 70’lere kadar çıkıyor.
Ama çağrının doğrudan Öcalan’a yapılması toplumun belli kesimlerinde tedirginlik ve öfke de oluşturdu.
Toplumsal hassasiyetler başlığı üzerinden süreçle ilgili tedirginlik izhar eden söylemlerin bir toplumsal zemini yok. Önümüzdeki dönemlerde atılacak adımlar veya yaşanan gelişmeler toplumsal hassasiyetler başlığı altında bir tartışma yürütöeyi anlamlı ve gerekli kılabilir. Ancak sürecin bugüne kadarki gidişatı henüz bu kaygıyı gündeme taşıyacak bir bulgu üretmiş değil.
Önümüzdeki dönemde iki temel gösterge üzerinden toplumsal algıyı izlemeye devam etmek gerekir. İlk olarak, sürece öncülük eden veya süreç karşıtlığıyla özdeşleşen aktör ve partilerin toplumsal desteklerinde bir değişme olup olmadığını, değişme olursa ne yönde bir değişim olduğunu izlemek gerekir. İkinci olarak da toplumun sürece yönelik tutumunda bir değişimin yaşanıp yaşanmadığını veya ne yönde ve boyutta bir değişimin yaşandığını izlemek gerekir. Bugüne kadarki tablo, toplumun sürece destek verdiğini ve sürecin muhtemel başarısına yatırım yaptığını gösteriyor.
Bir diğer anlaşılır endişe de şu: Bu sürecin bir benzeri daha önce yaşanmış, bir hayli de yol alınmıştı ama geldiği nokta bütün taraflar açısından hayal kırıklığı yarattı. Çağrının Devlet Bahçeli’den gelmesi dışında bu sürecin farkı ne?
Süreç çok güçlü başladı. Bunu birkaç dinamikle ilişkilendirmek mümkün. İlk sıraya Ekim 2023’ten itibaren bölgesel jeopolitikte yaşanan yapısal değişimi koymak yanlış olmaz. Bu değişim dinamiği, aktörlerin tehdit ve fırsat algılarını dönüştürdü. Devlet için de, PKK için de çatışmayı sonlandırmayı daha güçlü ve işlevsel bir seçeneğe çevirdi. Sürecin Bahçeli tarafından başlatılması ve himaye edilmesi, siyasal ve toplumsal açıdan kolaylaştırıcı bir işlev gördü. 2009/2013 açılım/çözüm süreçlerinden çıkarılan dersler de sürecin zeminini güçlendirdi.
PKK’nın silah bırakmasını sağlamak ile Kürt meselesini çözmek arasındaki kafa karışıklığı bu sürece yansımadı. İlk süreçte bu iki meseleyi birlikte konuşuyorduk ve bu, işi içinden çıkılmaz hâle getiriyordu. Bu sefer odak çok dar tutuldu. “Süreç Kürt meselesini çözmekle ilgili değil. Hedefimiz PKK’nın silah bırakmasını sağlamak” denildi. Bunun da toplumu rahatlattığını, bu meseleyi benimsemeyen siyasal aktörlerin propaganda yapma zeminini daralttığını düşünüyorum.
Aşamalandırmada da toplumu rahatlatacak adımlar atıldı. “Önce PKK silah bırakacak, sonra silah bırakmayla ilgili yasal düzenlemeler çıkarılacak” denildi. Bu da sürecin başarıya ulaşma şansını artırdı. Öcalan’ın ve PKK’nın silah bırakmayı devletle yürütülecek pazarlıklarla ilişkilendirmek veya gerekçelendirmek yerine, örgütün hedefleri ile mücadele yöntemleri arasında zamanla oluşan uyumsuzluk üzerinden ilkesel ve stratejik bir karara dayandırması da sürecin hızlanmasına katkı sundu.
Son olarak, toplam oy oranları yüzde 5-6’yı bulmayan birkaç küçük parti dışındaki bütün siyasi partilerin süreci desteklemesini de önemli bir dinamik olarak anmak gerekir. Bütün bu dinamikler, sürecin elverişli bir zeminde başlamasını ve görece suhuletle yol almasını sağladı.
Riskleri düşünecek olursak bunlar neler olabilir?
Sürecin bugüne kadarki safhaları görece daha kolay ilerledi. Ancak bundan sonraki safhada hassasiyetle yürütülmesi gereken iki önemli başlık var. Bu başlıklarda nasıl bir yol izleneceği, sürecin siyasal ve toplumsal dinamiklerini doğrudan etkileyecektir.
İlk başlık yasal düzenlemelerle ilgili. Öcalan ve PKK, silah bırakma iradelerini kamuoyuna deklare ederek bazı adımlar da attılar. Şimdi Meclis’in fesih ve silah bırakma kararı almış bir örgütün toplumsal hayata katılmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapması gerekecek. Meclis Komisyonu'nun temel işlevi de bunu geniş bir uzlaşma ile çıkarmaya yardımcı olmak. Bu konu toplumun hassasiyetlerinin gündeme gelebileceği, siyasetin de risk üstlenmesi gereken bir konu.
Burada, sürecin gecikmesi veya siyasetin gerekli yasal düzenlemelerden imtina etmesi, örgütün silah bırakma iradesini zayıflatabilecekken, siyasetin muhtemel toplumsal duyarlılıkları gözardı etmesi veya PKK’nın maksimalist taleplerde bulunması da sürece yönelik desteği azaltarak siyaseti ürkütebilir. Dolayısıyla bu konunun maksimum dikkat ve duyarlılıkla yürütülmesi gerekecek.
İkinci başlık Suriye’deki gelişmeler ile ilgili. Türkiye’deki süreç ile Suriye’deki gelişmeler görece farklı dinamiklere sahip olmakla birlikte birbirlerini etkileme potansiyeline sahip. Devlet, silah bırakma kararının PKK’nın Suriye’deki kolunu da içermesi gerektiğinde ısrar ederken PKK, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki süreçle ilişkilendirilmemesi gerektiğinde ısrar ediyor.
Suriye’deki dinamikler ile Türkiye’deki dinamikler birbirinden farklı ancak her iki ülkede de aynı merkezden yönlendirilen aynı ideolojiye sahip bir örgütle muhatabız. Dolayısıyla her iki tarafın tezlerinin de belli oranda bir doğruluk payı var. Burada nasıl bir karar verileceği, nasıl bir formül geliştirileceği çok önemli. Bugüne kadar devlet de PKK da birbirlerine taban tabana zıt argümanlarını birbirleriyle ve kamuoyuyla paylaşmakla beraber, iki dosyanın da kendi mecrasında ilerlemesine razı oldular. Devlet tezlerinden vazgeçmedi ama Suriye’deki gelişmeleri Türkiye’deki sürecin ön koşulu hâline de getirmedi.
Ancak son zamanlarda Suriye’deki gelişmeler kamusal söylemde daha güçlü bir zemine oturdu. Bu söylem farklılığının devletin meseleye bakışında bir farklılaşmanın işareti olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Bu konudaki gelişmeler de süreci yavaşlatabilir veya sabote edebilir.
Nasıl karar verilirse hızlı ilerler?
Yasal düzenleme için Suriye’deki süreç ön koşul olarak mı görülecek, yoksa PKK’nın silah bırakmasını sağlamaya öncelik verilip Suriye dosyası zamana mı bırakılacak? Bence sürecin kaderini etkileyecek soru bu.
Ben Suriye’deki gelişmelerin kendine ait bir ritme sahip olduğunun farkına varılmasını ve önceliğin Türkiye’deki meseleyi sonuçlandırmaya verilmesini daha doğru buluyorum. Bu Türkiye’nin Suriye ile ilgili tezlerinden vazgeçmesi anlamına gelmiyor elbette. Ancak Suriye işine müdahil olan aktörlerin çeşitliliği göz önüne alındığında, Türkiye’deki süreci Suriye takvimine entegre etmenin siyasal açıdan doğru ve pragmatik bir tutum olmadığını düşünüyorum.
15 Eylül’de CHP kurultayına ilişkin karar çıkmadı, dava 24 Ekim’e ertelendi. Siyasal belirsizlikler devam ediyor. Bundan sonra ne beklemeliyiz?
Bölgesel ve küresel düzen sarsılıyor. ABD-Çin rekabeti, Rusya-Avrupa arasındaki gerilimler, ABD-Avrupa arasında yaşanan çözülme ve İsrail’in bölgedeki dinamikler üzerinde oynadığı tahrip edici rol, bildiğimiz dünya ve “düzen” algısını çatırdatıyor. Türkiye, bir yerden bakınca bütün bu gelişmelerin farkında gibi görünüyor ama başka bir yerden bakınca da ciddi bir atalet içinde, enerjisini kısır tartışmalar ve gerilimlerle tüketen bir görüntü veriyor.
2025 yılı boyunca siyasal gündemi meşgul eden iki başlık, bu iki farklı görüntünün yansımaları olarak da okunabilir. PKK’nın silahsızlandırılmasını sağlamayı hedefleyen ve silahsızlandırmayla sınırlı kalmayacağını, doğal olarak siyasal düzen ve demokratik iklime yönelik önemli yansımalar üreteceğini öngördüğüm süreç, değişen bölgesel ve küresel dinamiklere güçlü bir karşılık verme iddiasını ve umudunu taşıyor.
CHP bağlamında konuştuğumuz başlıklar ise Türkiye’nin enerjisini tüketen, toplumsal barışını zedeleyen, demokratik işleyişini, kurumsal kapasitesini zaafa uğratan bir sonuç üretiyor. Önümüzdeki dönemde bu iki farklı kulvardan hangisinin belirleyici olduğu, Türkiye’deki gelişmelerin de rotasını belirleyecek.
Toplum, etrafında yaşanan kaotik gelişmelerden ve siyasetin bu gelişmeleri ıskalama ihtimalinden endişe etmekle birlikte henüz siyasete yabancılaşmış, nihilizme savrulmuş görünmüyor. Siyasetten memnun değil ancak siyasetten umudunu kesmiş de değil. Gelişmiş demokrasilerde gözlemlediğimiz trendin aksine, marjinal siyasi adreslere yönelmekten imtina ederek, merkez siyaset etrafında örgütlenmeye devam ediyor. Bu güzel ve umut verici gelişme.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ayça Örer
Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Westminster siyasetinin geleneksel işleyişine karşı halk arasında biriken öfke, kendini Londra merkezli sistemin dışından geliyormuş gibi konumlandıran eski Manchester Belediye Başkanı, yeni Başbakan Andy Burnham için ilk aşamada bir avantaj sağlıyor şüphesiz. Ancak şimdilik adeta “İngiliz siyasetini kurtaracak bir halk kahramanı olarak selamlanan ve yüceltilen” karizmatik lider Andy Burnham için en büyük sınav, göreve geldikten sonra rüzgar tersten estiğinde ülkesi için anlattığı hikayeye tutunup tutunamayacağı olacak.

Türkiye ile KKTC arasında imzalanan mutabakat zaptıyla iki ülkeyi denizin altından bağlayacak doğalgaz boru hattı için çalışmalar resmen başladı. Doğu Akdeniz gaz havzası sadece Kıbrıs (Rum ve Türk kesimi olması bağlamından bağımsız) için değil, Mısır ve İsrail’de dahil olmak üzere son dönemde öne çıkan, doğalgaz rezervleri açısından da oldukça önemli bir havza. Peki bu adımın getirileri ne olabilir?

Ahbap Derneği soruşturması, Türkiye'de milyonlarca kişinin bağış yaptığı dernek ile vakıflara ilişkin güven ve şeffaflık tartışmalarını gündeme getirdi. Peki bir derneğe bağış yapmadan önce nelere dikkat edilmeli? Bir derneğin güvenilir olduğu nasıl anlaşılır?

7-8 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da toplanan NATO liderler zirvesi, ittifakın kendisi hakkında çok daha derin soru ve sorunları gündeme getiriyordu. Avrupa merkezli NATO ile Donald Trump başkanlığındaki Amerikan yönetiminin zıt tutumları nedeniyle Atlantik ötesi ilişkiler giderek karmaşıklaşıyor, anlaşmazlıklar derinleşiyor ve kapsamı genişliyor. Peki Türkiye bu denklemde nerede duruyor?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?




