Herkes kendi evini koruyor: Macron Fransa’nın nükleer gücünü neden hatırlattı?

Mayıs 2027’de cumhurbaşkanlığı görevi sona erecek olan ve mevcut Fransa anayasasının çizdiği sınırlar çerçevesinde bu göreve tekrar seçilme olanağı bulunmayan Emmanuel Macron, 2024 yılında aldığı riskli erken seçim kararından bu yana iç politikada uğraştığı krizlere rağmen dış politikada görece tutarlı ve dikkat çeken bir strateji izliyor.
Avrupa üzerindeki Rus tehdidinin artması karşısında başlattığı Gönüllüler Koalisyonu girişiminden Filistin’in bir devlet olarak tanınması için yürüttüğü diplomatik çabalara, Avrupa’nın güvenliğine yaptığı vurgulardan Davos ve Münih Güvenlik Konferansı'ndaki çıkışlarına Macron, dağılmakta olan mevcut uluslararası düzenin yeni koşullarında Avrupa güvenliğini merkeze alan ve Fransa’nın bu konudaki konumunu güçlendirmeye çalışan bir strateji izliyor.
Fransa Cumhurbaşkanı bu kez de İsrail ve ABD’nin İran’a saldırmasıyla başlayan Ortadoğu’daki çatışma karşısında kendi deyimiyle ülkesinin egemenliğinin “adeta bir katedrali olan” ve Fransa’nın nükleer caydırıcılığa 65 yılı aşkın süredir verdiği kesintisiz bağlılığın sembolünü teşkil eden nükleer balistik füze denizaltılarının üssünün bulunduğu Île Longue’da yaptığı konuşmayla dünyaya bir mesaj gönderdi. Yaptığı oldukça heyecanlı ve çarpıcı konuşmayla Macron, başta Trump’ın sergilediği tutum nedeniyle müttefik olarak güvenilirliği giderek azalan ABD olmak üzere kıtanın korunması hususunda ortaklığın önemini hatırlatmak amacıyla Avrupalı ülkelere ve elbette Batı müttefikleri dışındaki tüm nükleer güçlere açıkça Fransa’nın bir nükleer güç olduğunu hatırlattı.
Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte hızla çözülen uluslararası düzen ve bu düzenin yerine konulacak norm ve kuralların belirsizliği, İran’a düzenlenen saldırıyla birlikte bir “üçüncü dünya savaşı” riskine ilişkin endişeleri tekrar canlandırdı. Macron 2 Mart’taki bu çok katmanlı konuşmasıyla aynı zamanda Charles-de-Gaulle uçak gemisinin Doğu Akdeniz’e sevk edildiğini duyurarak Fransa’yı çatışmaya dahil etti.
Öte yandan bu kararla Fransa cumhurbaşkanı Ortadoğu’da bölgesel bir tırmanma ihtimalini güçlendiren bir senaryoyu da teyit etmiş oldu. Fransa’nın bu adımını, sosyal demokrat bir şansölye tarafından yönetilmesine rağmen son dönemde İsrail ve ABD’nin yanında neredeyse sorgusuz sualsiz yer alan ve bu tavrıyla da eleştirilen Almanya’nın ve İran’a saldırılmasını onaylamayan bu tavrı sebebiyle de Trump’ın şimşeklerini üzerine çeken İngiltere’nin de benzer tutumları izledi.
- Almanya Federal Şansölyesi Merz ile Birleşik Krallık Başbakanı Starmer, Tahran’ın ABD-İsrail saldırısına misilleme olarak gerçekleştirdiği füze saldırıları karşısında "derin kaygı" duyduklarını dile getirirken ‘savunma nitelikli adımlar’ atmaya hazır olduklarını duyurdular. Böylece Avrupa, isteksiz de olsa Orta Doğu’daki çatışmanın içine çekildi.
Meseleyi Avrupa’nın bütünün güvenliği, AB’nin savunma politikaları ve transatlantik ittifakın giderek zayıflaması çerçevesinde değerlendirecek olursak Macron’un 2 Mart’taki konuşmasını bir siyasi liderin gösterişli ve hamasi bir çıkışı olarak dinleyip geçemeyiz. Ülkesinde bir siyasetçinin ulaşabileceği en üst makamdaki son yılını tamamlamakta olan Macron’un sözlerini bireysel siyasi çıkar ve geleceğe yönelik beklentilerden bağımsız incelemek yerinde olacaktır.
Bu konuşma bir yönüyle AB’nin Almanya ile birlikte merkez ülkelerinden biri olan Fransa’nın devlet politikasına ve önümüzdeki süreçte belirsizliklerle bir sis bulutuna dönüşmüş uluslararası düzende izleyeceği stratejiye ilişkin ipuçları vermekte bir diğer yönüyle de Avrupalı aktörlerin transatlantik ittifak ve ABD ile ilişkiler konusunda yaşadıkları ciddi fikir ayrılıklarına da işaret etmektedir.
Asker ve sivil katılımcıların 45 dakika boyunca büyük bir dikkatle dinledikleri ve bitiminde cumhurbaşkanını ayakta alkışlayıp hep birlikte Fransa ulusal marşını söyledikleri bu konuşmaya yakından bakılacak olursa iki ana temanın özellikle altının çizildiği tespit edilebilir.
- İlki Fransa’nın mevcut dünya düzeninde sayıları giderek artan tehditler karşısında kendi egemenliğini vurgulaması ve sadece düşmanlarına değil müttefiklerine karşı da bir mesafe uygulayacağını duyurması.
- İkincisi ise ilk unsurun ortaya koyduğu egemenlik sınırlarıyla uyumlu bir şekilde Fransa’nın Avrupa’nın ortak güvenliği için caydırıcılık alanında işbirliğinin koordinatörü konumuna gelme niyetini açıklaması.
Konuşmasında caydırıcılığın Fransız devletinin değişmez bir ilkesi olarak kalması gerektiğini vurgulayan Macron, Fransa’nın güvenliğinin hiçbir zaman yalnızca ulusal topraklarının sınırları içinde düşünülmediğini, yani müttefikleriyle işbirliğinin önemli olduğunu, buna rağmen ülkesinin hayati çıkarların tanımının paylaşılmayacağını ve bunun bir egemenlik konusu olarak kalacağını belirtti.
Buna ek olarak Macron, Fransa’nın nükleer savaş başlıklarının sayısını artıracağını duyururken Fransa’nın nükleer cephaneliğinin büyüklüğüne ilişkin rakamların artık kamuoyuyla paylaşılmayacağını da sözlerine ekledi. Egemenliğe ilişkin bu sınırı koyduktan sonra Macron değişen tehdit koşullarına değinirken Soğuk Savaş sonrası 30 yılın bir parantez olduğunu ve artık ulusal güvenliğin her şeyin önüne geçen bir temel meseleye dönüştüğünü, müttefiklerle olan ilişkilerin de bu bağlamda evrileceğini vurguladı. Bu çerçevede Cumhurbaşkanı Fransa’nın ulusal egemenliği merkeze alan bir işbirliği modeli önerdiğini açıkladı.
Avrupalı müttefiklerin Fransız nükleer caydırıcılığı tatbikatlarına katılabilmesini öngören “ilerletilmiş bir caydırıcılık düzeninin kademeli olarak hayata geçirileceğini” duyururken Macron, “gerekli durumlarda stratejik güç unsurlarının müttefik ülkelerde konuşlandırılmasının da mümkün olabileceğini” belirtti. Buna ek olarak kendisi Fransa’nın liderlik edeceği bu ileri caydırıcılık yaklaşımı modeliyle Avrupa savunmasının güçlendirerek etki alanını genişleteceğini ifade etti.
Şimdiye kadar sekiz Avrupa ülkesi (Almanya, Belçika, Danimarka, Yunanistan, Hollanda, Polonya, Birleşik Krallık ve İsveç) Fransa tarafından önerilen bu ileri caydırıcılık düzenine katılmayı kabul etti. Bu ülkeler özellikle Fransız hava kuvvetlerine bağlı stratejik hava unsurlarını kendi topraklarında ağırlayabilecek. Fransız Cumhurbaşkanı'na göre bu sayede söz konusu unsurlar Avrupa kıtasının derinliklerine yayılabilecek ve böylece rakiplerin stratejik hesaplarını daha karmaşık hâle getirecek. Konuşmasında savunma alanında yüklerin adil bir şekilde paylaşılması çağrısında bulunarak iç kamuoyuna da Fransa’nın bu süreçten açık biçimde kazançlı çıkacağı mesajını verdi.
Münih’teki Güvenlik Konferansı'nda Avrupa’ya dair Fransa’dan farklı bir vizyon ortaya koyup transatlantik ilişkilere bağlılığını yinelemesine rağmen Almanya, Macron’un 2 Mart’taki konuşmasına en hızlı tepki veren ülke oldu. Fransız nükleer şemsiyesinin Avrupalılaştırılması anlamına gelen bu modelin Almanya tarafından bu kadar hızlı benimsenmesi, Almanya’nın Trump’ın Avrupa’yı tedirgin eden tutumuna rağmen ABD’yle ilişkilerini iyi tutmasının önemli bir gerekçesinin güvenlik stratejilerinde Avrupa’yı zayıf görmesi olduğunu da açığa çıkarmış oldu.
Nitekim Rus tehdidinin artması ve NATO içinde Amerikan müttefikinin güvenilirliğinin sorgulanmaya başlanması nedeniyle birçok ülke stratejilerini gözden geçirirken Alman hükümetinin ABD’yle birlikte hareket etmeyi sürdürmesi hatta Gazze meselesinde kendi kamuoyunu dahi rahatsız edecek ölçüde İsrail’in yanında yer alması Avrupa’daki merkez devletlerin arasındaki görüş ayrılıklarını derinleştirmişti. Öyle ki Fransız Cumhurbaşkanı Macron, sınır komşusu Almanya yerine Avrupa’nın savunması konusunu AB’yi terk etmiş olan İngiltere ile geliştirme yoluna gitmişti.
- Macron bu konuşmasıyla Fransız nükleer gücünün Avrupalılaşmasını önerince Almanya duyurulan ortak bildiriyle bu yıldan itibaren Fransız nükleer tatbikatlarına katılacağını belirtildi.
Tüm bunlara ek olarak Fransa’nın nükleer caydırıcılığının sembolik merkezi olarak kabul edilen ülkenin kuzeybatısındaki Brest kenti yakınlarındaki tesis Macron’un Fransa’nın nükleer gücünü Avrupalı müttefiklerine ve dünyaya hatırlatması için mükemmel bir dekor oluşturdu. Zira nükleer denizaltılarının inşa edildiği bir tesis olan Île Longue’da Macron yeni bir balistik füze taşıyan nükleer denizaltının inşa edileceğini l’Invincible yani “Yenilmez” adı verilecek bu denizaltının 2036 yılında hizmete gireceğini de duyurdu.
Bu duyuruyu yaparken dünyada çok az sayıda ülkenin bu tür nükleer denizaltıları inşa edebilecek kapasiteye sahip olduğunu ekleyen Macron, "eşsiz teknolojik başarılar" olarak tarif ettiği bu platformların, hem son derece gizli hareket edebilen hem de yüksek operasyonel kapasiteye sahip olduklarını ve potansiyel saldırganlara karşı dünyanın her noktasında etkili bir karşılık verme imkanı sunduklarını vurguladı. Böylelikle Macron ülkesinin nükleer gücünü Avrupa’nın NATO’nun yanında yeni ve güçlü bir savunma merkezi hâline gelme niyetini de özetlemiş oldu.
Macron’un Île Longue’daki konuşmasını yalnızca görev süresinin sonuna yaklaşan bir cumhurbaşkanının siyasi mirasını şekillendirmeye dönük kişisel bir stratejisi olarak okumak yetersiz kalacaktır. Aksine bu çıkış, giderek çatırdayan ve en hafif ifadeyle dönüşmekte olan transatlantik ittifakın artık eskisi kadar güvenilir bir güvenlik şemsiyesi sunamadığı bir dönemde, Fransa devletinin bu boşluğu kısmen doldurmaya talip olduğuna işaret etmektedir.
Macron’un dile getirdiği “ilerletilmiş caydırıcılık” modeli, Fransız nükleer kapasitesini Avrupa güvenlik mimarisinin merkez unsurlarından biri hâline getirmeyi amaçlayan daha uzun vadeli bir stratejik yönelimin ipuçlarını vermektedir. Bu yönelim, yalnızca Macronizm’in sınırları içinde kalacak bir politika değil; önümüzdeki yıllarda Avrupa Birliği içindeki güç dengelerini, özellikle de Fransa-Almanya ilişkilerini ve NATO ile AB arasındaki güvenlik mimarisinin sınırlarını yeniden tanımlayabilecek potansiyele sahip bir hamle olarak değerlendirilmelidir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Merve Özdemirkıran Embel
Akademisyen. Uluslararası İlişkilerde, başta ekonomik aktörler olmak üzere, ulus-aşırı (transnasyonal) aktörlerin rolü, Türk Dış Politikası ve Fransa Siyaseti başlıca çalışma konuları arasındadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR


