İçkinin Hayatımdaki Yeri

Görsel: Paul Brent, “Shoulder to Shoulder”
Alkolle aramdaki ilişki çok eskiye dayanmaz. Görece muhafazakâr bir ailede yetiştiğimi ve ve dünya üzerindeki yaşamımın çok da eskiye dayanmadığını göz önünde bulundurursak, pek de inanılmaz bir şey değil elbet bu durum.
Çoğu kişinin aksine, alkolle aramdaki bağ direkt olarak bir içkiyi tüketerek başlamadı. 2019 senesiydi ve ben bir dondurmacı dükkanında çalışıyordum. Eh, Türkiye gibi dondurma kültürünün yalnızca yazın ortaya çıktığı bir ülkede, havalar soğuduğunda işler durgunlaşıyordu. Bu benim daha işe girerken tahmin ettiğim, fakat patronumu ikna edemediğim şeylerden biriydi. Çünkü çocukluğumda, “Yılın ilk dondurması” diye bir kavram vardı. Dondurma dolapları, havalar yeterince sıcaksa en erken şubat sonu gibi doldurulmaya başlar, biz de okul teneffüslerinde ucuzundan meybuz, max ve panda sticks gibi dondurmaları tüketirdik. Tabi ailelerimizin bundan haberi olmadığından, onların aklına göre ilk dondurmamız nisan, hatta mayıstan önce yenmezdi. Dondurma dükkanına dönelim en iyisi biz, yoksa bu ilk dondurma meselesi uzadıkça uzar.
İşler iyice durgunlaşmış, yapılan günlük cirolar üzer hale gelmişti. Patronum bir gün kendi kendine, “Çikolata yapalım dükkanda.” diye düşünmüş olmalı ki, bahar aylarının ortalarına doğru bir çikolata temper makinesi, çikolataların boyanması ve alengirli hale bürünmesini sağlayan hava kompresörü (Bu makine sayesinde kakao yağını ince tabakalar halinde kalıplara sıkıp, sosyal medyada gördüğünüz o parlak ve çekici çikolataları elde edebiliyorsunuz.) ve çeşit çeşit kalıplarla çıkageldi. Biz makineyi ve çikolataları deneyeduralım, “Acaba bunlara alkol de ekleyebilir miyiz?” diye düşünürken, kendimizi kilolarca çikolata yanında çeşitli rom ve likörlerle haşır neşir olurken bulduk. İşte alkol ile ilk tanışmam bu dolgulu çikolatalar sayesinde olmuştu. Özellikle nane likörünün o keskin, yoğun alkol tadına bayılmıştım. Baileys de hoştu fakat çikolata ile birleşince fazlasıyla tatlı geliyordu damağıma.
Tatlılıktan söz konusu açılmışken, tat duyumuyla dilde başlayan bir arzunun, günümüzde ucuz şeker nedeniyle bu kadar ayaklar altına alınmış olması kalbimde bir burukluk yaratıyor. Çünkü İngilizlerin deyimiyle tam bir “Sweet-tooth”um. Jonathan Swift ve Matthew Arnold gibi yazarlar, en yüksek ideallerini adlandırmak için tatlılık kelimesini kullanırdı. Swift tatlılık ifadesini kullanırken, “ışıkla birlikte en soylu iki şeyden biri” diye bahsederdi ondan. Arnold ise, “uygarlığın nihai amacı”. En güzel seslere, en güzel konuşmalara, en ince kişilere hep “tatlı” denirdi. Biliyorum, hâlen kullanılıyoruz, ancak eskisi kadar soylu bir anlamı yok. Çünkü artık her şey için kullanıyoruz! Bu da dolayısıyla anlamda bir aşınmaya, kelimenin dildeki gücünü azaltmaya götürmüş olabilir. Michael Pollan ise, tatlılığın hem deneyim hem de metafor olarak itibarının iade edilmesini düşünen kişilerden.

İkinci alkol deneyimim, bu sefer bir içecek şeklinde, Kopenhag’daki stajıma gitmeden önce şans eseri Alaçatı’daki bir restoranda pasta şefi olarak yaklaşık bir ay çalıştığım, Banu Alkan’ın da müşterilerimden olduğu zamanda gerçekleşti. Yoğun ve güzel bir servis sonuydu, saat gece yarısına yaklaşırken şef beni bara çağırarak, yaptığım pasta ve dondurmaların başarısını kutlamak için bir kadeh şarap ikram etti. Fransız yapımı The Dinner Game (Orijinal adıyla Le Diner de Cons) filmi izlediniz mi bilmiyorum. Bir sahnesinde, farkında olmadan ülkenin en iyi vergi müfettişlerinden birini evine bir iş için davet eden Pierre’in, zenginliğini belli edecek her şeyi ortadan kaldırması gerekmesi, dolayısıyla çok iyi ve pahalı bir şaraba sirke katması gerekiyordu. Bu sirke katılmış şarabı içen müfettiş ise, ilk yudumun eşliğinde yüzünü ekşitip tuvalete gitmek zorunda kalıyordu. Verdiğim örnek biraz abartılı olsa da, yüzümü ekşiterek içimden, “Bu muymuş şarap!” demiştim. Ta ki birkaç gün sonra çok iyi bir tatlı şarap olan Corvus Passito’yu tiramisu için kullanmam gereken güne dek. Belirtmem gerek, Passito çok ucuz bir şarap değil ve ben bunu tatlı için kullanıyordum. Arada da bir fincan kadar tatlıya eklerken, bir yudum da kendim alıyordum. O kadar lezzetliydi ki… O gün aynen müzikte de olduğu gibi, şarapta yalnızca iyi ve kötünün olduğunu düşünmüştüm, hâlen de böyledir benim için. Konu ne olursa olsun, ya iyisi vardır ya da kötüsü. Züppeliğin anlamı yok. (Ancak çikolata ve acı sos konusunda biraz züppe sayılabilirim, kabul.)

Kopenhag’a gidilir de, en azından bira içilmez mi? İçilir elbet, yine de siz bunu benim gibi güçlü bir IPA ile yapmayın. Çalıştığım restoranın adı 108 idi, ünlü Noma’nın kız kardeşi konumunda bir yerdi aynı gruba bağlı olduğu için ve de yine aynı nedenden ötürü 1 adet Michelin yıldızı vardı. Her 17-18 saatlik mesainin sonunda bir ya da iki bira hakkımız vardı. Markasını tam hatırlamıyorum ancak üzerine New York IPA tarzında bir şeyler yazdığına adım gibi eminim. İlk içtiğim gün 330 ml’lik şişenin yarısını bile bitiremeyip diğer elemanlardan birine vermiştim kalanını. Yani şarapta olduğu gibi, birada da tutturamamıştım iyisini ilk denememde. (Tabi şu an çoğu bir IPA’yi Lager tarzı biradan daha çok sevdiğimi itiraf etmeliyim. Türkiye’de üretilenler arasından sanırım en çok Garaguzu’nun Blonde IPA’i iyidir demem de doğru olur.) IPA, yani Indian Pale Ale, kısacası şerbetçiotunun bol olduğu bir tarzda bira. IPA teriminin ilk karşılaşıldığı yer 1829 yılının Avustralya’sı.
Zamanla bu hak ettiğim biraları evimdeki dolapta stoklamaya karar vermiş ve izin günlerimde yaptığım akşam yemeklerine eşlik etmesi için tek tek açmaya başlamıştım. Yaptığım salaklık ise, oradaki ilk bir ayımda yalnızca o birayı tüketmemdi. Şimdi bakıyorum da, Carlsberg gibi koca bir firmanın, fıçılardan beleş bira dağıttığı bir şehirde bunu yapmak büyük bir ayıptı.
Birinci ayın sonunda İtalyan stajyer Dario ile, özerkliği ve satılan kafa yapıcı maddeleriyle ünlü Christiana bölgesinde bulduk kendimizi. Birer adet Tuborg Classic ısmarlayıp banklardan birine oturup önce işimiz hakkında söylenip, sonrasında yan tarafta kafa yapmakla meşgul olan grup ile sohbete daldık. O gün ilk kez yarım litreden fazla bira içmiştim. Güneşin tepede olmasını geçtim, bir yandan da kafa yapan duman çevremi sardığından, biraz uçmuştum sanırım. Kendime ancak bisiklete binip, hafif serin kuzey havasını yüzümde hissedince gelebildim.
Türkiye'ye dönmeden iki hafta öncesindeyse şans yüzüme gülmüş olmalıydı ki, Mikkeller adlı ünlü bira firmasının da yatırımcısı olduğu Bean Geeks adlı çikolatacıda geçici bir iş bulmuştum. Çalışan indiriminden yararlanarak o iki haftalık süreçte en az kırk farklı bira çeşidi denemiştim.
Türkiye’ye döndüğümde ara sıra paramın yettiğince şarap ve bira denemeye başladım. (Vergiler malum, alkol yurtdışındaki gibi sürekli ulaşılabilir bir şey değil varlıklı biri olmadığınız sürece.) Yeri geliyor biraz para biriktirip, 100 lira üzeri şarapları deniyor, yeri geliyor fiyat/performansı çok iyi olan Kastrotireli Peri, Porta Diverti, Vinkara Merlot gibi seçeneklere yöneliyordum. Birada ise Garaguzu vazgeçilmezimdi. Tabi özellikle son dönemlerde köyde yaşadığımı göz önünde bulunduracaksak, Bud ve Carlsberg gibi genel geçer ürünleri de tüketiyordum, tüketiyorum da.
İşlerin iyice derinleşmesi ise Blues’a kesin bir dönüş yaptığımda, yani geçtiğimiz birkaç ay içerisinde gerçekleşti. İşyerinde acı sos yaparken, arkaya “Whiskey Blues” playlistleri açmaya başladım. Gary B. B. Coleman’ın “The Sky is Crying” parçasından tutun da alabildiğine… Ne zaman playlisti açsam, hemen yanı başında bir kadeh viski bulunduran sanatçılar geliyordu aklıma. “Bunu evde gerçekten viski içerken denesem ya.” diye düşünürken, bir de O Atolye’den güzel bir çikolata elime geçmişken kaçıramazdım bu birleşimi. Tabi o zamana kadar viski bilgisi bende ne gezer? İçtiğim birkaç old fashioned ve whiskey sour kokteylini saymazsak, hayatım boyunca sek bir şekilde boğazımdan içeri girmemişti. Bu nedenle hemen en yakın markete gidip, büyük bir salaklık yaparak Red Label aldım. Nereden bilebilirdim ki diğer viskilere nazaran adeta bir ispirto gibi olduğunu? Fakat bu tercihimde, hükümetin deyimiyle “ekonomideki eksi büyüme”nin de bir etkisi var. Evime yeni taşınmış, kredi kartı borcumu yeni kapatmış ve bunlar sonucu elinde kalan küçük miktardaki birikimi ne olur ne olmaz diye cebinde tutan biriydim.
Viskiden ilk yudumu almaya çalışırken genzime çok güçlü bir yanık koku yapıştı, adeta nefessiz bıraktı. “Viski bu muymuş be!” diye söylendim, aynen ilk şarabımda ve biramda olduğu gibi. Damakta çok sertti. Bir alkol yumruğu bırakıp, sizi bir sonraki yudum için kararsız bırakıyordu. Şişeyi dolaba geri koyup, yalnızca kokteyllerde kullanmaya karar verdim.
Masterofmalt’da çok güzel bir yorum var Red Label için: “Çok iyi bir viski, tabi tahliye borularını temizlemek istiyorsanız.”
Bu haftalık benden bu kadar. “Benden” dediğime bakmayın, bazen şaşırıyorum çoğul mu tekil mi kullansam diye Mind the Root adı altındaki bültenleri tek başıma hazırladığım için. İyi haftalar!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

