İfade özgürlüğünü korumak ve sansür

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
“Bir ifadenin sansürlenebilir olup olmadığına nasıl karar verebiliriz?” sorusu uzun süredir aklımızı meşgul ediyor ve Twitter Türkiye’de ne zaman erişime kapatılsa gündeme geliyor. Platformun, depremlerde enkaz altında kalan ve yardım çağrısı yapan insanlara ulaşılmaya çalışılırken sansürlenmesi toplumun geniş kesimlerinde yankı uyandırdı. 21 Şubat Salı akşamı Ekşi Sözlük’e BTK tarafından getirilen erişim engeli de söz konusu tepkileri yeniden canlandırdı.
Emniyet Genel Müdürlüğü ise Twitter ve Ekşi Sözlük gibi platformlara gelen erişim engellerinin yanı sıra, depremden sonraki süreçte "dezenformasyonun engellenmesi" amacıyla 613 sosyal medya hesap yöneticisinin tespit edildiğini ve 20'sinin tutuklandığını bildirdi. Sosyal medya kullanıcıları tarafından tepki gören ve gazeteci Fehmi Koru'nun “7.5 deprem şiddetinde haber” olarak yorumladığı yasaklar Yeni Akit gibi iktidara yakın gazetelerde “Açıkça İsrail propagandası yapılan, TSK'ya başta deprem yardımlarını çaldığı iftirası olmak üzere yüzlerce iftiranın atıldığı, Araplara her türlü ırkçı hakaretin edildiği, iç savaş çığlıklarının atıldığı Ekşi sözlük adlı yerli ve milli olmayan yabancı istihbarat servislerinin güdümündeki platforma geç de olsa erişim yasağı geldi.” yorumlarıyla kutlandı.
İşin ilginç yanı, hükümetin Twitter'a ve Ekşi Sözlük’e uyguladığı sansür kınanırken, Rasmus Paludan'ın Kur’an yakma eylemine ve Charlie Hebdo'da yayımlanan "skandal" karikatüre yönelik eleştirilerin ve sansür taleplerinin de şiddeti arttı. Bir yandan Paludan'ın gösterilerine ve Charlie Hebdo çizimlerine yasak getirilmesini isterken, diğer yandan sosyal medya platformlarına getirilen engellere karşı çıkmanın tezatlığı, sansür kavramı üzerine daha derinlikli düşünmeyi bir zorunluluk hâline getiriyor.
Selçuk Türkyılmaz, Yeni Şafak’taki yazısında Charlie Hebdo'yu "demokrasi ve düşünce özgürlüğü" çatısı altına sığınarak İslam’a saygısızlık yaptığı için "terör örgütü" olmakla suçluyor. Recep Yazgan ise Diriliş Postası’ndaki yazısında söz konusu karikatürü çizen, yayımlayan ve destekleyenleri “devleti zafiyet halinde göstermeyi hedefleyen, dinden diyanetten azade kubur fareleri” olarak tanımlıyor, hem “içimizdeki” hem de dışarıdaki “alçak” düşmanlara sesleniyor. Bu sırada Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Rasmus Paludan’ın İsveç’te yaptığı Kur’an yakma eylemine ilişkin “Müslümanları hedef gösteren ve kutsal değerlerimize hakaret eden bu İslam düşmanı provokatif eyleme ifade özgürlüğü adı altında izin verilmesini hiçbir şekilde kabul etmiyoruz. Çünkü bu bir nefret suçudur.” diyerek eylemin özgürlükler kapsamından çıkartılarak suç addedilmesine yönelik çağrılarda bulunuyor.
Bir ifade biçiminin suç unsuru olmasıyla sadece kendi inanç ve düşüncelerimize aykırı olması arasındaki sınıflandırma hatası, Türkiye'de toplumun birçok kesiminin tekrar tekrar düştüğü yaygın bir yanılgı. Türkiye’de, toplumun bazı kesimleri tarafından benimsenen değerlere veya hükümete ilişkin bir eleştiride bulunulduğunda topyekûn bir şekilde bu kişilerin “provokatör”, “terörist” veya “vatan haini” ilan edilmesi artık kanıksadığımız bir durum hâline geldi.
Toplumun bazı kesimlerini rahatsız eden ifadelerin yasaklanması mı yoksa ifade özgürlüğü şemsiyesi altında korunması mı gerektiği sorusuna toplum olarak hâlâ net bir cevap bulabilmiş değiliz. Bu tartışmanın muğlaklığı, hangi fikirlerin hapis cezasına yol açacağı hangilerinin ifade özgürlüğü altında değerlendirileceğini de belirsiz kılıyor. Öyle ki, ünlü oyuncu Feyyaz Yiğit’in depremden sonra paylaştığı “Duygularımı hapse girmeyecek şekilde ifade edemiyorum.” mesajının binlerce beğeni alıp yeniden paylaşılması birçok kişinin aynı görüşte olduğunun bir göstergesi haline gelmiştir diyebiliriz.
Söz konusu belirsizlik, Ekşi Sözlük’e gelen erişim engelinde de karşımıza çıkmakta. 400 binden fazla üyesiyle Türkiye'deki en büyük katılımcı sözlük ve ülkedeki en büyük internet topluluklarından biri olan Ekşi Sözlük, kayıtlı yazarlara çeşitli konularda bilgi ve kişisel görüş paylaşımı imkânı vererek ifade özgürlüğü için önemli bir sosyo-politik mecra oluşturuyordu.
1999'da kurulan ve “Türkiye'deki katılımcı sözlükler arasında en fazla toplam ve aylık tanım yapılan site" olan sözlüğe 21 Şubat’ta BTK tarafından getirilen erişim engelinin sebebi olarak özellikle Kahramanmaraş depremi sonrasında sitede artan dezenformasyon ve provokasyon gösterildi.
Getirilen yasak, Müslümanlara ve ezana, AFAD’a, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’a hakaret eden içeriklere ev sahipliği yapması sebebiyle hâlihazırda sözlüğe tepkili olan Yeni Akit, Takvim, Yeni Şafak gibi iktidara yakın haber kaynaklarında coşkuyla karşılandı. Ekrem İmamoğlu ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımda AK Parti'nin “3Y ile Mücadele” sloganıyla çıktığı yolda uzun bir yasaklar listesi olan bir ülke haline döndüğümüzü söyleyerek, 2002’de Erdoğan’ın “yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele” vaadi ile iktidara geldiğini hatırlattı.
Ekşi Sözlük’ün erişim engeliyle uzayan ‘yasaklar listesinin’ kanuni arka planını merak eden her vatandaş, mevzuat.gov.tr sitesinden 5651 numaralı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'u incelediğinde dezenformasyon kelimesinin bir kez bile geçmediğini görecektir. Her şeyden önce dezenformasyon, "yanlış ve yanıltıcı haber ve bilgilerin kasıtlı olarak üretilmesi ve yayılması" anlamına geliyor. Dolayısıyla hakaretler veya tahrik edici düşünce ifadeleri dezenformasyon olarak etiketlenemez ve bu ifadelere yönelik sansür sadece yankı odalarına yol açar. Söz konusu yankı odalarının artmasının son derece kutuplaştırıcı ortamlar olduklarından toplumdaki siyasi bölünmeyi daha da tetikleyeceğini belirtmek gerekir.
Bu noktada, hükümetlerin dezenformasyonu bir iç/dış düşman söylemi haline getirip getirmediği ve onunla savaşırken kendilerini yüceltip yüceltmediği sorgulanmalıdır. Bu süreçte dezenformasyonun şeytanlaştırılması ve onunla mücadelenin yüceltilmesi, insanı siyasetin öznesi ve nesnesi olmaktan çıkarıp yerine farklı gerçeklikler koyarak kamusal alanda kaymalara neden olmaktadır. Dolayısıyla Twitter'a, Ekşi Sözlük’e ve içlerindeki eleştirel ifadelere sansür uygulamak, hükümete veya hiçbir diğer partiye fayda sağlamaz, tam tersine toplum yapısına tümden zarar verir.
Deprem sürecinde devletin basiretsizliğini eleştiren tweetlerin “yanlış bilgi yayma”, “provoke etme” ve “vatan hainliği” gibi sebeplerle sansürlenmesi ve Erdoğan tarafından 'sonradan ilgilenilmek üzere not edilmesi', devlete de devletle bütünleşmiş olan iktidar partisine de toplumun içindeki hiçbir oluşuma da katkı sağlamayacak, tam tersine bu oluşumlar arasındaki uçurumları derinleştirecektir.
Eyleme geçmeden önce bu içsel sorgulamayı yapmaya önem vermediğimiz, cesur yeni dünyanın dezenformasyonla mücadele ve ahlakın korunması cephesi olarak sansürü kucakladığını hiçe saydığımız takdirde, Paludan’ın eylemlerinde, Charlie Hebdo’nun yayımlanmasında veya kışkırtılmış hissettiğimiz her durumda, devletlerden kısıtlamalar veya yasaklar getirmelerini talep etmeye devam ederiz. Ancak at gözlüklerimizi çıkarıp görmeliyiz ki aslında devletlere kışkırtılmış hissettikleri anda yayın yasağı getirme hakkını veren şey, talep ettiğimiz şeyin ta kendisi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Devletler kalabalıklara oynadıkça diplomasi kenara mı itiliyor?
02 Mar 2023

YAZARLAR

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Çin, Haziran 2026’da yayımladığı yeni “Beyaz Kitap”la küresel yönetişim vizyonunu daha açık biçimde ortaya koydu. Pekin, BM’nin güçlendirilmesini, Küresel Güney’in karar alma süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmasını ve ticaret ile tedarik zincirlerinin önündeki engellerin azaltılmasını savunuyor. Bu yaklaşım, Çin’in ABD ile rekabetinde doğrudan bir hegemonya arayışından çok, ekonomik yükselişini sürdürebileceği daha çok kutuplu ve daha az korumacı bir düzen talebine işaret ediyor.

BirGün muhabiri Ebru Çelik'in "figüran" haberi, gazetecilikte kimlik gizleyerek haber yapma yöntemini yeniden gündeme taşıdı. Peki bu yöntemin kökleri nereye uzanıyor, etik sınırı nerede başlıyor ve kamu yararı bu tartışmanın neresinde duruyor?

Çin’in siyasi partiler, düşünce kuruluşları ve yayıncılık faaliyetleri üzerinden Türkiye’de kurduğu ilişki ağı genişlerken, bu hattın yeni merkezlerinden biri DÜNYA-MER oldu. Merkezin Başkanı Prof. Dr. Semih Koray, Aposto’ya yaptığı açıklamalarda DÜNYA-MER’in Çin’in Küresel Medeniyet Girişimi’yle kesişen hedeflerini, güvenlik konferanslarını neden öne aldıklarını ve “yeni bir medeniyetin Asya’dan yükseldiği” tezini anlattı.

ABD yönetimi geniş çaplı bir İran işgaline hazırlanıldığı iddialarını doğrulamıyor. Ancak Hürmüz Boğazı’ndaki geçişi güvenceye almak, stratejik adaları veya askerî altyapıyı hedef almak amacıyla sınırlı kara operasyonları ihtimali gündemde kalmayı sürdürüyor. Başkan Yardımcısı JD Vance ise rejim değişikliğine ve uzun süreli savaşa karşı çıkarken, gerektiğinde sınırlı askerî güç kullanılmasını ve diplomasinin açık tutulmasını savunuyor.

Yeni Parti kurucularından Utku Çakırözer ve Burhanettin Bulut’un Aposto’ya verdiği bilgilere göre, ilk olağan kurultayın Ekim sonu ile Kasım başı arasında yapılması planlanıyor. Kurultayda yalnızca yönetim organları değil, parti programı ve tüzüğüne ilişkin son düzenlemeler de ele alınacak. Kurultayın ardından ise Yeni Parti odağını tamamen seçim hazırlıklarına çevirecek. Önümüzdeki üç aylık süreçte örgütlenme çalışmalarına ağırlık verilecek.



