İki baba, bir kardeş arasında: Bir siyasi liderin rüştünü ispatlama sınavı

Yeni siyasal aktörlerin kendi bağımsız varlıklarını ilan edebilmeleri, kabilenin kısıtlayıcı ve değişimi sınırlayan "Klanın Babası" arketipinin mutlak otoritesini aşabilmelerine bağlıdır. Tam da şu anda, Türkiye siyasetinin ve ana muhalefet blokunun mevcut konjonktürü, bu psikanalitik teoriyi doğrulayan yapısal bir dönüşüm aşamasına işaret ediyor.
İki baba, bir kardeş arasında: Bir siyasi liderin rüştünü ispatlama sınavı

Siyasal yapıların evrimi ve kitle psikolojisi, kurumsal mekanizmaların rasyonel işleyişinden ziyade bu yapıları var eden kurucu iradeler ve korumacı otoritelerle girilen hesaplaşmalar üzerinden şekillenir. Freud, kültürel antropoloji ile psikanalizi buluşturduğu Totem ve Tabu eserinde bundan bahseder. 

Yeni siyasal aktörlerin kendi bağımsız varlıklarını ilan edebilmeleri, kabilenin kısıtlayıcı ve değişimi sınırlayan "Klanın Babası" arketipinin mutlak otoritesini aşabilmelerine bağlıdır. Tam da şu anda, Türkiye siyasetinin ve ana muhalefet blokunun mevcut konjonktürü, bu psikanalitik teoriyi doğrulayan yapısal bir dönüşüm aşamasına işaret ediyor.

  • Ekranlardan pürüzlü bir klik savaşı ya da adliye koridorlarında sıkışmış bir kurultay davası gibi izlenen bu varoluşsal kavga, her ne kadar güncel ve yeni bir kriz gibi görünse de aslında Cumhuriyet Halk Partisi'nin kurumsal genetiğinde ve Türkiye siyasetinin makro-tarihsel çarkları arasında her daim tekerrür eden amansız bir liderleşme arketipidir. 

Güç realizminin, anket verilerinin ve psikanalizin sınırlarında yapacağımız basit bir gözlem, bize Özgür Özel’in rüştünü ispatlama sınavının sadece rehin alınmış bir binayı savunmaktan ibaret olmadığını, aksine "babanın evini terk ederek" yeni bir kurucu halk hareketi inşa etme zaruretini gözler önüne serecektir.

Egemenliğin ilk şartı olarak 'kopuş'

İktidarın ve hakiki liderliğin doğuşu, doğası gereği bir önceki kuşağın çizdiği kutsal sınırları ihlal etmeyi ve o sınırların dışına çıkmayı zorunlu kılar. Bu kozmik gereklilik, Hesiodos'un Theogonia eserinde Zeus’un, çocuklarını yutan tiran babası Kronos’a karşı bayrak açarak Olimpos çağını başlatmasında ve mutlak egemenliği ele almasında ilk mitolojik arketipini bulur. 

Türkiye’nin siyasal tarihinde de gerçek sıçramalar ve aktörlerin hakiki doğumları, sadece "babaların" gölgesinden çıkmayı göze alanlar tarafından hayata geçirilmiştir. Mustafa Kemal’i bir imparatorluk subayından modern bir cumhuriyetin kurucusuna dönüştüren asıl dönüm noktası, Saray’ın emirlerini ve asırlık devlet babasının (saltanatın) geleneksel otoritesini tamamen reddedip Anadolu’da yeni bir kurucu irade inşa ettiği andır. 

Mustafa Kemal’in ölümünün ardından CHP’nin tek otoriter gücü olan İsmet İnönü’ye karşı önce Adnan Menderes, Demokrat Parti’yi kurarak, 1972’deyse Bülent Ecevit bizzat kongrede, karşılarındaki en büyük paternalist bariyer olan, partinin "Millî Şef"i İnönü’yü yenerek, babalarının gölgesini aşan iki ayrı lider olarak siyaset sahnesindeki yerlerini almış ve kitleleri arkalarından sürüklemeyi başarmışlardır.

Yakın tarihte ise Recep Tayyip Erdoğan, Millî Görüş hareketinin sorgulanamaz kutsal babası ve "Hoca"sından, yani Necmettin Erbakan’ın çizdiği dar ideolojik sınırların dışına çıkıp, geleneksel yapıdan tamamen koparak AK Parti’yi kurduğu an babanın gölgesinden sıyrılmış ve kendi iktidar rüştünü ilan etmiştir.

Buna karşın, kurucu babanın otoritesine karşı çıkıyor gibi görünüp, içsel olarak o paternalist bağdan kopamayan figürlerin sonu ise siyasi literatürde trajik birer figüran olmaktır. Söylemleri ve politik duruşları, babanın otoritesine meydan okumaktansa, "Baba bizi çağırırsa her şeyi bırakır geliriz" minvalinde gizli bir sadakat, bağımlılık ve suçluluk psikolojisi barındırdığı için babayı aşamayanlar, nihayetinde o devasa gölgenin altında silinip gitmişlerdir.

Özgür Özel’in asimetrik sınavı: İki baba ve bir kardeş

Bugün Türkiye’de ana muhalefet partisinin ve değişim hareketinin önündeki en büyük sınav, tam olarak bu psikopolitik ve Machiavellist eşikte durmaktadır. Özgür Özel, CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğlu’nu koltuğundan indirerek genel başkanlık makamına oturdu ancak bu teknik bir zaferdi. Asıl liderlik doğumu, yani babanın gölgesinden tamamen arınma süreci henüz yaşanmadı. 

  • Kılıçdaroğlu, partiyi kurultay yargılamalarıyla kilitleyen, genel merkeze polis ve TOMA sokulmasıyla sonuçlanan o sert güç reflekslerinin arkasına sığınarak partinin üzerinde hâlâ baskıcı ve korumacı bir "baba figürü" olarak durmaya çalışıyor.

Ancak bu noktada resme çok daha karmaşık, çok katmanlı ve sarsıcı bir denklem giriyor. Özgür Özel, aslında tek bir otoriteyle değil, "iki baba ve bir kardeş" arasına gerilmiş üçlü bir gölge mekanizmasıyla savaşıyor. Savaşmak zorunda kaldığı ilk kurucu baba figürü olan Kılıçdaroğlu, aslında bizzat kendisi de bir "gölge baba"; çünkü kurumsal yapıyı mahkeme koridorlarında kilitleyen asıl görünmez el, iktidar aygıtının, yani Kılıçdaroğlu’nun arkasında duran "babanın da babası".

Denklemin üçüncü ve en hayati boyutunu ise Ekrem İmamoğlu oluşturuyor. Özgür Özel’i genel başkanlık adaylığına çıkaran, değişim iradesinin motor gücü olarak delegelerle görüşen ve hareketin vizyoner liderliğini üstlenen asıl figür İmamoğlu’ydu. Bu durum, Özel’i teknik olarak genel başkan yapsa da sosyopolitik olarak İmamoğlu’nun devasa siyasi ağırlığının gölgesinde bıraktı. 

Ancak mitolojideki iktidar savaşlarının aksine, bu ilişki kardeş katline dayalı bir tiranlaşma üretmedi. İmamoğlu’nun yargı kararlarıyla fiilen Silivri Cezaevi'ne gönderildiği ve tecrit edilmek istendiği mevcut kriz konjonktüründe Özel, bu gölgeden kurtulmak adına pratik bir ihanete sığınmadı; aksine onu asla yalnız bırakmayarak meclis zemininde ve sokakta amansız bir sahiplenme pratiği sergiledi. Politik hırsların tanrılarına "kardeş kanı" akıtmayı reddeden bu etik ve epik duruş, Özel’in meşruiyetini kurumsal sınırların dışına taşıyarak kitleler nezdinde hakiki bir koruyucu aktör kimliği kazanmasını sağladı.

Evin sınırları ve ampirik gerçeklik

Mayıs 2026'da patlak veren "mutlak butlan" davası ve yargı eliyle genel merkezin polis/TOMA ablukasına alınması, "babanın evinde" kalarak meşruiyet mücadelesi vermenin sınırlarına gelindiğini kanıtlıyor. Evlatların, o evin içinde "yukarıdaki eller" tarafından hukuk ve cebren kuşatıldığı bir düzlemde, söyleyecek kurumsal bir sözü kalmamıştır. Statükonun kuralları ve yargısal bariyerleri düşmanın elindeyse o oyun sahasında kalmak mutlak bir tasfiyeyi kabul etmektir. İşte bu noktada psikanalitik teori, ampirik toplum sosyolojisiyle kesişir.

GÜNDEMAR ve Net-Ar araştırma şirketlerinin Mayıs 2026 ampirik verilerini, Carl Schmitt’in meşruiyet kuramı üzerinden okuduğumuzda sonuç net olarak önümüze seriliyor. Zira artık, klasik CHP tabanında ve gri alanda bekleyen seçmen nezdinde "tabela meşruiyeti" tamamen çökmüş görünüyor. Kılıçdaroğlu liderliğinde kalan CHP’nin oy oranının %2,7-5,61 aralığına gerileyerek barajın altında kalması, seçmenin kurumsal yapıya değil, değişimi temsil eden aktörlere sadakat gösterdiğini tescil etmektedir. 

  • Buna karşılık, Özgür Özel’in Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş ile birlikte kuracağı olası yeni bir partinin oy oranının %30 barajını yıkarak %32,4 ile %35,65 aralığına ulaşması ve AK Parti’yi geride bırakarak Türkiye’nin birinci partisi konumuna yükselmesi, toplumsal rızanın yeni bir kurucu iradeye hazır olduğunu da gözler önüne seriyor.

Bu tablo, tarihsel bir misyonun tekerrürüdür. Nasıl ki zamanında Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, Erbakan’ın kısıtlayıcı paternalist evinde kalıp çürümeyi reddederek AK Parti ile yeni bir siyasal ev inşa edip yola çıktılarsa tarih bugün Özgür Özel’e de lider olabilmek için aynı tarihsel ve ampirik misyonu yüklemektedir. 

"Baba ocağı" ve "Atatürk'ün partisi" söylemiyle kurumsal sadakate sığınmak, Davutoğlu ve Babacan’ın düştüğü agorafobik tuzağın bir başka türevidir. Hakiki rüşt, babanın rehin alınmış binasını korumakla ilgili değil artık. Özgür Özel’in Anıtkabir’e yürüyüşündeki simgesel tavırda da ortaya çıktığı üzere rüşt, “baba”nın asıl kurucu ruhunu ve toplumsal rızasını yanına alarak yeni bir siyasal merkez inşa etmektir. Toplumsal süreç ve tarihsel sosyoloji, aktörlere kendi iradelerinin de ötesinde bu yeni yolu kaçınılmaz bir varoluşsal zorunluluk olarak yüklemektedir.

'Burası Türkiye' gerçeğiyle yüzleşmek

Özgür Özel’in önünde uzanan çok katmanlı paternalist duvar, müttefiklik ve ampirik veriler, rasyonel bir siyaset analizi çerçevesinde iki kesin patika sunmaktadır. Tarihsel nedensellikler ve sosyolojik göstergeler; kurumsal sadakat sınırlarının dışına çıkıp yeni bir partiyle bu çift katmanlı gölgeyi yırtmanın, aktörü parlamento ve delege kliklerinin ötesinde kurucu bir halk hareketinin liderliğine taşıyacağını fısıldamaktadır. Ne var ki rasyonel teorilerin, kurumsal genetiğin ve ampirik araştırmaların çizdiği bu determinist yön, Türkiye’nin kendine has politik öngörülemezliğiyle çarpıştığında çaresiz kalabilmektedir.

Ancak mevcut Başkanlık Sistemi’nde artık meclis aritmetiğinin neredeyse hiçbir önemi yok. Bundan böyle aslolan sadece Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Dolayısıyla, yeni kurulacak olan partinin—ki şu an sıcağı sıcağına gelen verilerin, vatandaşların ani tepkilerinden ötürü yüksek görünme ihtimali de bir hayli yüksektir, bu konuyu da kesinlikle göz ardı etmemek gerek—yüksek oy alması çok anlam ifade etmiyor. Yeni kurulacak partinin Cumhurbaşkanı adayının kim olacağı, onun ne kadar oy alacağı, seçime eşit ve özgür şartlarda girilip girilemeyeceği, birçok konudan çok daha önemlidir. 

  • Ayrıca, gündemin her an böylesine değiştiği, toplumsal değişimlere olan refleksif tepkisi pamuk ipliği kadar incelmiş bir toplumun, yeni partinin kurulmadığı her gün, bu yenilikçi yapıya rıza gösterme olasılığı da her geçen gün düşecektir.

Çünkü unutulmamalıdır ki burası, tarihsel göstergelerin ve sosyolojik zaruretlerin tek bir hukuki müdahaleyle, bir ani tutuklamayla ya da kitlelerin hızla unutma/refleks değiştirme dinamikleriyle tersyüz edilebildiği paradoksal bir coğrafyadır. Yeni bir kurucu ev inşa etme hamlesinin mutlak bir liderlik doğumuyla mı, yoksa sistemin sert aygıtları tarafından yutulup hafızadan silinmekle mi sonuçlanacağı, rasyonel felsefenin sınırlarını aşan bir belirsizlik barındırmaktadır. Son tahlilde tarih, aktörün önüne o aşılması gereken sınırı koymuştur; ancak bu sınırın ötesinin yeni bir çağ mı yoksa derin bir tasfiye mi olacağı sorusu, sosyolojinin nedensellik ilkelerini aşan, bu ülkenin kendi kaotik doğasına ait bir muamma olarak kalmaya devam etmektedir.

Siyasal egemenlik, Carl Schmitt’in Siyasi İlahiyat eserinde kavramsallaştırdığı "istisnai duruma karar verme" yetkisidir; dolayısıyla tarihin de bize gösterdiği üzere, babanın kurduğu yasal ve geleneksel sınırları aşamayan hiçbir aktör, Schmittçi anlamda egemen bir lider olamaz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

YAZARLAR

Şahin Sınır

Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olduktan sonra, “Thomas Bernhard’ın Otobiyografik Beşlemesi’nde Anti-otoriter Vecheler” adlı yüksek lisans tezini, Siegen Üniversitesi ve Pamukkale Üniversitesi işbirliğinde tamamladı. Bir müddet gazete ve dergilerde siyaset, sanat ve edebiyat üzerine yazılar yazdıktan sonra, siyasi kampanyalar ve istatistik çalışmalarına yöneldi. 2020 yılında ilk romanı olan “Ahlat’ın Hayaleti” yayımlandı. 2021-2025 yıllarında özel sektörde kurumsal iletişim direktörü olarak çalıştı. 2025 yılında Odissey Strateji ve İletişim’i kurdu. Kültür tarihi, karşılaştırmalı edebiyat ve güncel konular üzerine çeşitli platformlarda seminerler, konferanslar vermeye devam ediyor.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR