İnsan İçin İnsan Olmak

Antroposantrizm
İnsan İçin İnsan Olmak

20 Ocak - WWF Market - Dilozof
WWF Market ile birlikte

Doğadan ve insandan yana bir birliktelik: WWF Market Harcadığınız her parayla değerli bir organizasyonun yaşam sürecini uzatabildiğinizi; üstelik, bunun gezegen için çalışan, canlılığı ve renkliliği kucaklayan bir organizasyon olduğunu düşünün. Every purchase is an endorsement ilkesinden yola çıkan Reflect Studio ve WWF-Türkiye iş birliğinden doğan WWF Market markası, işte tam olarak bu yaklaşımla yaratıldı. Peki siz değişimin bir parçası olmaya ne dersiniz? WWF Market: Lisanslı WWF ürünlerinin satıldığı WWF Market’te Reflect Studio ürünlerin tasarımını, üretimini ve iletişimini üstleniyor. Sürdürülebilirlik ilkelerini esas alan ve B Corp sertifikasına sahip olan Reflect Studio, üretiminin her aşamasında çevre dostu, sertifikalı malzemeler kullanıyor, adil ticaret şartlarını gözetiyor. Neden önemli? Üretimin her aşamasında doğadan ve insandan yana olan Reflect Studio ve WWF-Türkiye ekibi, sorumlu üretim ve tüketimi teşvik etmek hedefiyle çalışarak WWF Market için 4 ana başlıktan oluşan bir sürdürülebilirlik denklemi ortaya koydu; Çevre dostu üretim: Reflect Studio, sürdürülebilirlik için en önemli etkenlerden birinin hammadde olduğuna inanarak kullanılan malzemelerin ve tekstil hammaddelerinin hangi şartlar altında elde edildiğini, işlendiğini, hangi kimyasal ve fiziksel işlemlere ihtiyaç duyduğunu ve ne kadar geri dönüştürülebilir olduğunu göz önünde bulundurarak üretim yapıyor. Adil üretim: Üretim ekosistemindeki her bireyin adil ve güvenli hayat standartlarından faydalanması gerektiğine inanan ekip, adil ticaret şartlarını gözeten sertifikalara sahip atölyelerle çalışıyor. Çevresel etki: Üretim sürecinde çevre dostu malzemeler tercih ederken karbon ve sera gazı salınımlarını, su ve enerji tüketimini azaltmak için de çaba gösteren Reflect Studio, esas işiyle ilgili faaliyetlerden doğan çevresel etkiyi nasıl yönettiği kadar ekip olarak gündelik etkilerini de değerlendiriyor. Reflect Studio’nun olarak her yıl yayınlanan “Sürdürülebilirlik Raporu”nun 2020 edisyonuna buradan ulaşabilirsiniz. Bir ürünün hikâyesi: Şeffaf tedarik zinciri Reflect Studio’nun iş yapma biçiminin temelinde yer alıyor. Her ürünün etiketinde bir QR kod bulunuyor. Bu QR kod taratıldığında ürünün tarladan paketlemeye kadar olan yolculuğu hakkında bilgi edinebiliyor. Bu yolculuğu buradan keşfedebilirsiniz. WWF Market’i daha yakından tanımak, hayat ve renk dolu ürünlerini keşfetmek üzere burayı ziyaret edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Bazen imgeler sayfalarca açıklamadan çok daha fazla şeyi çok daha güçlü bir biçimde anlatır. Tıpkı MÖ 3500'te bugünkü Girit adasında doğan Minos medeniyetinin yaşam üzerine binlerce yaprak yazmak yerine sanatlarında, kültürel pratiklerinde tekrar eden bazı desenler kullanarak anlatmaya çalıştıkları gibi. Birbiriyle kesişmeyen paralel doğrular, sınırlar, gruplar yok yaşamda. Bağlantısal, ilişkisel bir döngü var. (Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof Dr Türker Kılıç’ın Yeni Bilim Bağlantısallık, Yeni Kültür: Yaşamdaşlık kitabında beyin özelinde anlattığı gibi ya da.)

Bu açıdan bakıldığında Minos medeniyetinin sanatla dışa vurduğu hakikati görmekten bizi uzaklaştıran şeyin yine medeniyet olması ne kadar ironik! Bu ironi Yunanca bir kavramda dile gelir, φάρμακον (phámakon). Bugün farmakoloji, eczabilim kelimesinin de kökenini oluşturan bu kavram üç anlamın birleşimidir: Çare, zehir ve günah keçisi. Fransız düşünür Jacques Derrida, “Platon’un Eczanesi” adlı kitabında pharmakon kavramından yola çıkarak kavramların kendi kendisinde kesin bir şekilde belirlenmemiş olmadığını gösterir. “Her şey içinde bulunduğu bağlam ile anlamlıdır.” O halde insan, kültür, teknik, medeniyet kavramımız ne olursa olsun, onu bağlamın dışarısına çıkartarak sabit bir tanım yapılması olanaksızdır. Kültür, medeniyet ve teknik çare midir, zehir midir? İnsanın doğa karşısında hayatta kalmak için ürettiği teknik bugün de bir açıdan kendi kendisini yok etmesine yol açıyor olabilir mi? 

Bu noktada peşi sıra kriz senaryolarından bahsetmeden önce bu krizin kökensel nedeninin üstündeki perdeyi kaldırmak adına bazı sorular üzerine düşünmeye davet ediyorum sizi: İnsan için insan olmak ne anlama geliyor? Kendimizi içinde bulduğumuz bu doğada nasıl anlamlandırıyoruz?

Bu sorular vazgeçilmez olarak insanın doğayla ilişkilenme biçimleri üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İlişkiselliği tamamen unutulan, insan-doğa, doğa-kültür, insan-hayvan gibi ikilikler, ayrımlar, çatışmalar üzerinden kavranan çarpık ve tehlikeli bir yaşam kavrayışımız var hala. Bu yüzden Aydınlanma geleneğinin öznesinin gözden düşmeye başladığı 19. yüzyıldan itibaren başta Friedrich Nietzsche ve Martin Heidegger gibi insanı bulunduğu dünyadan soyutlamayan düşünürler, Sokrates öncesi Yunan düşüncesine bir açıdan geri dönüşü temsil ederler. Heidegger’e göre Yunan doğa felsefesinin üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen varlık sorusunun hala yanıtlanamamış olmasının nedeni kadim Greklerin varlığa yönelik organik, yekpare kavrayışının bir noktada terk edilmiş olmasıdır. 

Bu terk ediş, insanın düşünen bir hayvan olarak belirlenmesi ve diğer varlıklarla arasında sınır çizilmesi meselesi milattan önce 4. yüzyılda yaşamış Yunan filozof Aristoteles’e kadar geri götürülebilir. Aristoteles felsefesinde animal rationale (düşünen hayvan), yalnızca akıl sahibi olma, mantıksal karar verme, düşünüp taşınmadan ibaret değildir; sanat ve tekniğe dair becerilere de sahip olmayı gerektirir. Sadece hedeflerine ulaşmak üzere eyleme geçen değil aynı zamanda sanat ve teknik üretmek adına doğayı araçsallaştıran hayvanlarız. Bu yüzden batı dünyasında insanın diğer şeylere karşı üstün ve ayrıcalıklı konumda olduğu düşünülmüştür. Ve sonrasında kaçınılmaz olarak insanı merkeze alan, hiyerarşik bir ilişkilenme biçimi kuruldu.

Heidegger, insanı Aristoteles’in animal rationale kavramından farklı olarak, insanın yetilerin içerisine sıkıştırılamayacağını söyler. İnsan ne aklıdır, ne akıl-beden ikiliği üzerinden tanımlanan öznedir. Onun Dasein adını verdiği bu insanın, en temel karakteristiği onun dünya içerisinde diğer şeylerle birlikte varoluşudur. Nitekim dünyanın içinde olmak bir nesnenin kutunun içinde olmasına benzemez; burada dönüştürücü bir ilişki vardır. İnsan kendisini yaşadığı şeylere taşır ve bu etki ile değiştirdiği dünya en sonunda geri dönerek kendi kendisini de dönüştürmesine yol açar. O yüzden bu bağlantısal, döngüsel, dev etkileşim ağlarının kendisini, -yani yaşam fenomenini- felsefi bir mesele olarak görmemiz sanıyorum ki en büyük kusurumuz. Nitekim bugün kapımızda bizi bekleyen en büyük krizler, iklim değişikliği, ormansızlaşma, hava, su, toprak kirliliği, endüstriyel hayvancılık, karbon ayak izimiz, plastiklerimizle yarattığımız yedinci kıta ve daha türlü felaket insanın kendisini diğer varolanlardan ayrı konumlandırması ve doğayı istediği yönde yakışıksızca dönüştürebilme hakkını kendisinde görmesiyle ortaya çıktı.

Yine de kişisel olarak insanlığın henüz emekleme döneminde olduğunu düşünüyorum. İnsan ve hayvan hakları, demokrasi, cinsiyetler arası eşitlik, cinsel yönelim özgürlüğü gibi konularda (henüz hayal ettiğimiz yerde olmasak da) yol alan insanlığın -eğer gerekli adımların atılması konusunda kitlesel olarak siyasilere baskıda bulunursak- böylesi bir radikal dönüşümün de üstesinden gelebileceğine inanıyorum. “Henüz” çok geç değil.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

DilozofDilozof

BÜLTEN SAYISI

İnsanlığın Doğayla Derdi Ne Sahi?

Bir Dünya Meselesi...

20 Oca 2022

WWF Market ile birlikte
İnsanlığın Doğayla Derdi Ne Sahi?

YAZARLAR

Dilozof

Düşünürlerle düşünüyorum...

İLGİLİ OKUMALAR