"Kaderini sevmek" de ne demek?

Amor Fati üzerine düşünümler
"Kaderini sevmek" de ne demek?

Meksika'ya geldim ve yol hiç kolay olmadı. 15 saat süren uçak yolculuğu boyunca sürekli ekrana bakarak dakikaları saydığımı hatırlıyorum. Daha önce 16 saat süren otobüs yolculukları yapmışlığım olmuştu ama nedendir bilinmez hayatımda geçirdiğim en verimsiz ve keyifsiz gecelerden biriydi. Oysa uçaktaki kendimi çok farklı hayal etmiştim; yanımdaki tonla Maya / Aztek kitabını okuyacak, yemeğimi & şarabımı tüketecek, belki biraz İspanyolca çalışacak, uyuyacak ve ertesi sabaha dinç bir şekilde varacaktım. Zaten hemen yolun ertesi gününe bir yürüyüş turu rezervasyonu yapmıştım. 

Belki de öncesi çok zordu ve artık uçağa bindiğimde tükenmiştim. Bu gerçekten olabilirdi. Özellikle Londra'dan döndükten sonraki süreç bitmek bilmeyen ekonomik, siyasi buhranlar ve yeniden gitme arzusunun bastırılmaz dürtüsü, gidemeyiş, bekleyiş özetle belirsizlik yormuştu. Sürekli bir mücadele ve oldurma hali de yormuş olabilir. 

Aslında bu geçişi kolaylaştırmak için elimden gelen her şeyi yaptım, mesela bütçemin imkanlarını zorlamak suretiyle Türk Hava Yolları'ndan aktarmasız İstanbul - Mexico City uçuşu almıştım. Bu uçuş hakikaten benim için şov sayılırdı. Aktarmalarda uçak kaçıracak mıyım stresini ve hali hazırda zaten 15 saat sürecek yolu 20 saatlere küsürlere vardırmak istemedim. (THY sponsorluğu gibi olacak ama değil ama keşke olsa) THY de uçuşu misafirlerine kolaylaştırmak için aklınıza gelebilecek her şeyi düşünmüştü, uyku çorabından, terliklere, dudak balmından, göz bandına, her tür detay. Bakıldığında her şey olması gerektiği gibi gözüküyordu. Bense anın içerisine giremiyor, keyif alamıyor, koltukta adeta bir köşe yastığı gibi rahatsızca duruyordum. Kendime sinirlenmeye başladığımı anımsıyorum, "Neden mutlu değilsin ve eğlenmiyorsun? Hayallerini yaşıyorsun, ortada bir sorun yok. Neden hayallerine kavuştuğunda hayal ettiğin mutlulukta olmuyorsun?"

Hayatımın en gergin 15 saatiydi. Korkuyordum diyemem ama belki de biraz korkuyordum. Sonuçta her koşulda beni sonsuza dek idare edecek bir bütçem, her derdimi anlatabilecek bir İspanyolcam, türlü ihtiyaç ve sağlık sorunlarını şipşak çözebileceğimiz bir destinasyonum, keyfi ve keyifsizlikleri paylaşabileceğim bir yol arkadaşım yoktu. 

Ama asıl mesele zaten buydu. Tek yön aldığın bir biletle tek başına yola çıkmak.

Sonrasında yine kendim için kolaylaştırıcı olacağına inandığım önceden ayarlanmış türlü konforun içerisinde düştüm. Tüm seyahatlerde tek başıma bir oda tutamazdım, bu yüzden bir noktadan sonra hostel ve yatakhane yaşantısına dönecekti fakat ilk birkaç gün en azından alışana kadar kendimi güvende, evde, iyi hissederim diye düşünerek arkadaş edinme potansiyelimin olduğu bir hostelde oda tuttum. Her şey tıkırında, işler hazır ama yok kötü hissediyorum. Neşeli değilim. 

Bir noktada sanırım ilk gece, yolun ve saat farkının da verdiği yorgunluktan titremeye başladım. Ateşim çıkmıştı. Ölçtüğümde 38'e dayanmıştı. "Daha önce Covid oldum, bu covid gibi de değil, dümdüz grip" diyordum. Sonrasında yaptığım antijen ve lateral testler de negatif çıktı. Özetle büyük bir olay değil, yol ve uygun olmayan kıyafet seçimlerinden grip oldum. Basit bir olay. 

Fakat ilk birkaç gün için rezerve edilmiş tüm müze biletleri, turlar, piramit gezileri iptal oldu. Hem enerjim yok, hem de sürekli hapşıran, burun çeken biriyle turda olmak kimsenin hoşlanmayacağı bir şeydi. Bu satırları da burun çekerek, kırgın bir vücutla hostelin çalışma alanından yazıyorum. 4 gün oldu, daha hiçbir yeri göremedim, her gün bir saat dolanıyorum ve koşarak odaya gelip 10 küsür saat uyuyorum ve sürekli tüketiyorum. 

Dün akşam hostelin bahçesinde oturuyordum, etrafı izliyorum. İspanyolca yemek adlarını öğrenmezsem mahvolacağım diye düşünüyorum. Gripken çok konuşası da olmaz ya hani insanın burnun tıkalıdır bir defa, içine içine konuşursun. Öyleydim. Muhabbet edesim de yok. Yeni tanıştığım bir arkadaşım geldi, Kalifornialı yalnız gezgin genç bir kadın. Bana kıyasla epey hippie sayılır. Hastayım, planlarım alt üstü oldu diye söyleniyordum. Güldü, "Yolda neler olacağını hiç bilemiyor işte insan." dedi. 

Çok basit bir cümle olmakla birlikte ne doğru. Düşündüm de ne büyük saçmalıktı yaptığım. Çıktığım yolda ne göreceklerimi listelemek bir yana nasıl hissedeceğimi dahi belirlemiştim daha evden ayrılmadan. Ve o hissiyatın içerisinde olmamaktan dolayı suçluluk duyuyor, kaynakları boşa tüketmekten dem vuruyordum. Nasıl hissedeceğimi planlamak da neyin nesiydi?

Belki hastalıktan, belki kederden, belki korkudan ama muhtemelen hastalıktan, bilmiyorum ama öyle ya da böyle neşeli ve enerjik hissetmiyorum. Oysa geriye doğru gidilerek nedenler dizisine bakıldığında aslında bu durum ön görülebilir bir şeydi. Tüm seyahat mont taşımak istemediğim için, montsuz evden çıkarak havalimanına geçmiş, yol boyunca üşümüş, Mexico City'nin deniz kenarı bölümünden farklı olarak ne kadar serin olabileceğini hesaba katmamış ve günün sonunda sadece üşütmüştüm. Olması gerekenler oldu, olan bu. Zaten her zaman yalnızca olması mümkün olanlar oluyor.

Dün kendimi zorlayarak müzeye gittim, bir saat kadar dolandım ve dönüşte uber tuttum. Arka koltukta oturuyorum, insanlara sokaklara hayatlara bakıyorum. İzliyorum, hoşuma gidiyor, neşeli değilim, mutluyum diyemem, ama kendiliğinde olan bir an.

Birden aklıma amor fati! deyişi geldi, "kaderini sev!". Bir yerlerde ne zaman kader kelimesi kullanılsa bir tüy kabartırım, fazla teolojik bir çağrışımı olmakla birlikte bir mahkumiyet sembolü değil mi? Sanki daha önceden verili belirlenmiş bir kaderin içerisinde zaten hali hazırda belirli adımları atan bir kukla gibi hissettiriyor ilk bakışta. Oysa kader kelimesinin anlamı Stoacılarda, Spinoza'da, Nietzsche'de farklı.

Başlangıçta verilmiş, her adımı en baştan belirlenmiş bir planı yaşamak -yani fare için hazırlanmış bir oyun parkurunda ilerlemek anlamına gelmiyor. Buradaki kaderi, nedensellik (determinizm) ile birlikte düşünmek gerekiyor. Olan her şey, bir dizi nedenlerin sonucu olarak ortaya çıktı ve başka şeylerin de nedeni olarak iş görecek. Bu açıdan zorunlu olarak başımıza geleceği anlamında bir mahkumiyetten söz edilebilir. Grip olmaya mahkumdum özetle. :) Ve bu dört günlük keyifsiz süreç yolumu tamamen değiştirecek, başka yolların nedeni olarak iş görecek. 

Nedenler dizisine karşı gelerek keyfi bir şekilde "hiç olmayacak bir şeyin olması" mantıklı değil. Bu noktada amor fati yani kaderini sev aslında bir açıdan "olanı sev, olanı benimse, olanı kabullen, çünkü olan olması gerektiği için oldu" haline geliyor ve akabinde muazzam bir yaşam bilgeliğine dönüşüyor. 

Neden böyle oldu? Keşke böyle olmasaydı! Neden bunlar hep benim başıma geliyor? Neden neden ve neden... Bunlar aslında gerçekten yanıtlanmayı bekleyen neden soruları olsaydı, hakikaten arkasındaki nedenler silsilesini görebilir sonrasında soruya yanıt vermek suretiyle gönül rahatlığıyla oradan ayrılabilirdik. Ama bunun yerine kendimizi bir kurban pozisyonunda görmek çok daha kolay geliyor, bu yüzden genellikle soruyu soruyor ama yanıt vermekten ya da daha doğrusu gerçek bir yanıt vermekten kaçınıyoruz.

Sonuç, üşüttüm (benim hatamdı), yola çıktım (benim seçimimdi), zor olacağını biliyordum (ne gerektirirse gerektirsin, ne getirirse getirsin kabul etmiştim) haliyle şu an yaşadığım şey sadece, olması en mümkün olan olasılığın edimselleşmesi. Hepsi bu, dramatik olmaya gerek yok.

Bu noktada "Olanı sev Dilara!" dedim kendime. Yolunu farenin oyun parkuru gibi belirleyemezsin; eğer kendini bir fareye dönüştürerek bununla eğlenmek istemiyorsan. Her seferinde olanlar olacak ve sen olanı sevecek, olana göre yeniden şekillenecek, yolunu esnetecek, onu daima değiştireceksin. Yoksa yolda olmanın ne anlamı var? 

İşte yolda öğrendiğim ilk ders bu oldu. 

Gelecek hafta umarım daha keyifli bir bültende görüşmek üzere. 

Meraklı kal! - Dilara

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

DilozofDilozof

BÜLTEN SAYISI

Yalnız Gezenin Düşleri...

Meksika'dan "Neşesiz" Bir Selam

24 Şub 2022

Yalnız Gezenin Düşleri...

YAZARLAR

Dilozof

Düşünürlerle düşünüyorum...

İLGİLİ OKUMALAR