Kalkınmanın çatlakları: Yeni bir düzenin eşiğinde

Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Yazı: Biray Kolluoğlu, Evren M. Dinçer, Zafer Yenal
2025’in sonbaharında, uluslararası ilişkiler dünyasının en etkili analiz dergilerinden biri olan Foreign Policy kapağına şu soruyu koydu: "The End of Development?"
Kalkınmanın sonu mu geldi sorusu yeni değil aslında. Arturo Escobar’ın Encountering Development'ta yıllar önce hatırlattığı gibi, gelişme söylemi sadece bir politika seti değil, aynı zamanda dünyayı belirli bir gözle görmemizi sağlayan güçlü bir çerçeveydi. 2. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın yeni hegemonik gücü ABD, önüne Britanya İmparatorluğu’nun hegemonyasının çizdiği dünya haritasını koyduğunda dünya, sömürgeler ve sömürgelere sahip olan ülkelerden oluşuyordu.

ABD bu haritayı değiştirecekti ve ilk yaptığı işlerden biri sömürgeleri "kalkındırılması gereken" bir öznelere dönüştürmüş olan kalkınma söylemini geliştirmek ve bunun politikalarını inşa etmek oldu. 1980’lerde krize giren bu gelişme söylemi Soğuk Savaş sonrasında yeni bir kılıkla çıktı karşımıza. Ama bugün artık bu sürecin de sınırlarına gelip dayanmış olduğunu görüyoruz.
Soğuk Savaş sonrası yeni kalkınma tahayyülünün ürünü olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin 10. yılında, sadece hedeflere ulaşamadığımızı değil, kalkınmanın artık kimin için, kiminle ve kime rağmen kullanıldığını tartışmamız gerektiğini bize hatırlatan bir dönemden geçiyoruz.
- Derginin dört makalesi—Tooze, Gabor, Chaudhry ve Drezner—kalkınmanın farklı cephelerden nasıl çatırdadığını gösteriyor. Biz de bu çatırdamanın sesine kulak veriyoruz.
Bu sayının en çok tartışılan yazısında Adam Tooze, “kalkınma” kavramını belki de en çıplak hâliyle masaya yatırıyor. Bize 2025’te ABD’nin Birleşmiş Milletler’de “Barışçıl Birlikte Yaşam” kararına tek başına “hayır” dediğini hatırlatıyor. Neden? Çünkü karar metninde Çin’in “medeniyetler arası diyalog” ifadesi geçiyordu ve ABD bunu istemiyordu. Aynı yıl Washington, BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ni de resmen reddetti. Gerekçe kısaydı ama çok şey anlatıyordu: “Amerikan halkı artık kendi önceliklerini belirleyecek.”
- Tooze bütün bunları Trump döneminin geçici bir içe kapanması olarak değil, Batı’nın uzun süredir sahiplendiği kalkınma anlatısının çöküşü olarak değerlendiriyor.
2015’te büyük coşkuyla ilan edilen SDG’ler, on yıl sonra yalnızca teknik bir performans tablosuna dönüşmüş durumda. “Yoksulluğa son”, “eşitlik”, “barış” gibi amaçlar kağıt üzerinde güzel görünse de, dünyayı şekillendiren sert güç ilişkilerini hesaba katmadığı için boşlukta kaldı. Çünkü kalkınma hiçbir zaman tarafsız bir iyilik projesi değildi; her zaman kimin yükseleceği, kimin geride kalacağı ve bu dengenin kim tarafından belirleneceği gibi özünde siyasi birçok süreçle iç içeydi.
Tooze bunun tarihsel arka planını inceliyor. Modern kalkınma düşüncesi 19. yüzyılda Friedrich List’le birlikte ortaya çıktığında bile, “ulusal kalkınma” ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir savunma stratejisiydi. 20. yüzyılın Soğuk Savaş döneminde ABD’nin kalkınma yardımları da aynı amaçla kullanıldı: Batı blokunu güçlendirmek, çevredeki ülkeleri merkeze bağlamak.
- Ama örneğin Japonya gibi bir ülke 1980’lerde olduğu gibi fazlasıyla güçlendiğinde hemen “tehdit” kategorisine taşındı. Batı’nın yardım anlayışı hep aynı ilkeye dayanıyordu: Kontrol edebildiğin sürece destekle.
Soğuk Savaş bittiğinde tekrar “Hep birlikte nasıl kalkınırız?” sorusu gündeme geldi. Ekolojik dengeyi, yoksulluğu azaltmayı ve toplumsal hakları bir çatı altında birleştiren, 1987 Brundtland Raporu’nun popülerleştirdiği sürdürülebilir kalkınma fikri bu ruh hâlinin ürünüydü.
Ardından 1992 Rio Zirvesi ve 1995 Sosyal Kalkınma Zirvesi geldi; dünya 6 temel kalkınma hedefinde uzlaştı. Yoksulluğun yarıya indirilmesi, evrensel ilköğretim, anne-bebek ölümlerinin azaltılması gibi maddeler, uluslararası politika tarihinin belki de en iyimser teknik çizelgesini oluşturdu. Bu altyapı üzerine 2000’lerin Milenyum Kalkınma Hedefleri (MDGs) inşa edildi ve Bill Gates’ten Bono’ya kadar büyük bir “küresel iyilik koalisyonu” dünya yoksulluğunu çözeceğine inandı.
Ve gerçekten, dünya bazı alanlarda ilerledi. Asya devleri—Bangladeş, Çin, Hindistan, Endonezya—milyonları yoksulluktan çıkardı. Çin ve Hindistan’ın büyümesi, Latin Amerika’da bir emtia patlaması yarattı; Brezilya ve Şili’de yeni bir orta sınıf sahneye çıktı. Bir an için, “küresel kalkınma” denen şey gerçekten mümkünmüş gibi göründü. İşte tam bu iyimserlik dalgası üzerinde Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri (SDGs) doğdu. Jeopolitik çatışmalar yerine çevresel sınırlar konuşuluyor, gelişme yeni bir toplumsal sözleşme gibi sunuluyordu. 17 hedef, 169 alt hedef, rengarenk bir çark… Uzmanlara göre dünya teknik hedeflerle yönetilebilirdi.
Sonra 2015’te üçlü bir anlaşma aynı projeyi perçinledi: Addis Ababa Finansman Gündemi, SDG’lerin kabulü ve Paris Antlaşması. Ekonomistler bunu büyük bir yatırım çağrısı olarak yorumladı: Her yıl 5-7 trilyon dolar, bunun 4 trilyonu gelişmekte olan ülkeler için. “Billions to trillions” sloganı doğdu; kamu kaynaklarının özel finansı “de-risk” ederek yatırım patlaması yaratacağına inanıldı.
Ama hepsi kağıt üzerinde kaldı. Blended finance, yani kamu parasını “özel yatırım için cazip hâle getirme” fikri pratikte çalışmadı. Gelişmekte olan ülkeler trilyonlarca dolar çekmek yerine, her 1 dolar kamu kaynağı için birkaç cent özel finans bulabildi. SDG’leri mümkün kılacağı söylenen o dev finans mimarisi, 2021 Glasgow zirvesinde doruğa çıktı, fakat gerçekte dünya için 130 trilyon dolarlık özel sermaye değil, yalnızca bir hayal üretti.
Tooze’un bu anlattıkları SDG’lerin yeni bir kalkınma sürecinin başlangıcı değil, tek kutuplu dünyanın son iyimserlik parlaması olduğu gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. Tooze, Çin’i bu tartışmanın merkezine yerleştiriyor. Çünkü tarihin en büyük kalkınma başarısına imza atan Çin, bugün sadece bir üretim devi değil; aynı zamanda küresel bir “kalkınma gücü.”
- 2016–17’de Kuşak ve Yol kredileri neredeyse Dünya Bankası’nı yakalamıştı. Her ne kadar bu hız sonradan yavaşlasa da Çin’in yönü değişmedi: Çin Komünist Partisi’ne göre maddi dönüşüm ulusal meşruiyetin ve istikrarın (barışın) anahtarıydı.
Bu anlayışın sonucu olarak Çin, SDG’lere kendi karşılığını üretti: Küresel Kalkınma Girişimi (Global Development Initiative – GDI). SDG’lerin renkli ama dağınık yapısının aksine GDI sekiz somut alana odaklanıyor: Yoksulluğun azaltılması, gıda güvenliği, pandemi ve aşı kapasitesi, kalkınma finansmanı, iklim ve yeşil dönüşüm, sanayileşme, dijital ekonomi ve dijital çağ altyapıları. Hepsinin ortak paydası “sonuç odaklılık.”
Bugün Avrupa kalkınma bütçelerini savunma harcamalarına kaydırırken ABD, yardımı “güvenlik önceliği”ne bağlıyor. SDG’lerin evrenselci iyimserliği, yerini giderek daha çıplak bir realizme bırakmış durumda. Tooze, dünyanın yıllardır üstünü örttüğü gerçeği nihayet kabullendiğini söylüyor.
Çünkü kalkınma hep bir “iyilik projesi” gibi sunulsa da, özünde şu sorunun etrafında döndü: Dünyada adaletin ne olduğunu kim tarif edecek? Kuralları kim koyacak? Yardımın dili şefkati değil, güç ilişkilerini taşıyordu.

Ve maskeler düşünce görünen tablo şu: Çin, kalkınma yaklaşımını kendi öncelikleri ve stratejik hedefleri doğrultusunda yeniden çerçeveliyor. Kuşak ve Yol’dan Küresel Kalkınma Girişimi’ne uzanan çizgi, kalkınma alanının artık farklı aktörler tarafından, farklı değerler ve araçlarla şekillendirilebileceğine işaret ediyor.
Kalkınmanın finansallaşması: 'De-risking' Çağı
Tooze’un ortaya koyduğu bu jeopolitik çöküş, kalkınmanın hem siyasal hem de ekonomik zemininin de kaydığını düşündürüyor. Devletlerin politikaları değişirken, kalkınmanın finansmanı da sessizce el değiştiriyor. Eşitlik ve genele yayılmış refah hedeflerin yerini piyasa gerçeklerinin aldığı bir dünyaya giriyoruz. Daniela Gabor da bize kalkınmanın finansmanının nasıl dönüştüğünü anlatıyor.
Gabor’a göre bugün kalkınma, artık finansal bir ürün. Devletlerin kaynak yetersizliği bahanesiyle geri çekildiği, kamusal sorumluluğun BlackRock gibi dev fonlara devredildiği bir dönemdeyiz. Bu yeni dönemin sihirli sözcüğü: "de-risking" yani “riski azaltma.”
Eskiden kalkınma, yoksulluğu azaltmak için borçların silinmesi ya da kamu yatırımlarının artırılması anlamına gelirdi. Şimdi ise mesele, özel sermayenin önündeki riskleri ortadan kaldırmak. Dünya Bankası ve IMF’nin teşvikiyle kamu parası, özel yatırımcıyı ikna etmek için kullanılıyor.
- Devletlerin görevi, artık kendi yurttaşlarını kalkındırmak değil; yatırım yapılabilir piyasa koşulları yaratmak. Gabor bu yeni durumu "Wall Street Consensus" diye tanımlıyor.
Bu yeni politikanın ismi “yatırım yapılabilir kalkınma” (investible development). Kalkınmanın sosyal boyutları yani yoksulluk, iklim krizi, sağlık ve eğitim gibi başlıklar yatırımcının gözünde “ölçeklenebilir fırsatlara” dönüştürülüyor.
Türkiye de bu modelin deney sahalarından biri. Özel fonlar kullanılarak yapılan yatırımları anlatırken verdiği örneklerden birisi bizim için çok tanıdık. Gabor Türkiye’deki Meridiam fonları kullanılarak yapılan şehir hastanelerini dünyadaki “kamu yararı için değil, gelir garantisi için tasarlanmış altyapı projeleri” arasında en iyi örneklerden biri olarak anlatıyor. Hastaneler, otoyollar, enerji santralleri… Hepsi görünürde kamuya hizmet ediyor, ama arka planda kamunun garantilediği özel kazançlar var.
Yazı boyunca Gabor’un altını çizdiği çok önemli bir nokta var:
“Kamu finansmanının kıt veya kısıtlı olması politik bir kurmacadır.”
Varolan para, kamunun değil finans piyasasının eline bırakılıyor. Devletler, kendi kalkınma planlarını yapacak cesareti ve iradeyi kaybetmiş durumda. De-risking stratejisi bu anlamda yalnızca ekonomik değil, ideolojik bir dönüşüm: Risk artık sermayenin değil, toplumun sırtına bindiriliyor.
Ve belki de en ironik olan, bu “risk azaltma” söyleminin dünyanın riskini artırıyor olması. Çünkü finansın diline çevrilmiş bir kalkınma, iklim krizini hafifletmiyor; tam tersine, onu yatırım fırsatına dönüştürüyor. “Yeşil tahvil” adı altında doğa bile teminat hâline geliyor.

Gabor’un vardığı sonuç çarpıcı: Batı, kalkınmayı artık sadece finansal araçlarla “yatırım yapılabilir” hâle getirebileceğine inanıyor. Oysa Çin, aynı dönemde "Made in China 2025" programıyla kalkınmayı yeniden sanayi politikası, üretim ve planlama üzerinden tarif ediyor.
- Bu karşıtlık, belki de bugünün küresel düzeninin en kritik ayrımını gösteriyor: Batı’nın “de-risking devleti” mi, yoksa Çin’in “planlamacı devleti” mi geleceği şekillendirecek? Ve daha önemlisi: Bir zamanlar yoksullukla mücadele adına kurulan kalkınma sistemi, bugün kimin riskini, kimin pahasına azaltıyor?
Ancak finansallaşma hikayesi tek taşıyıcı değil, dolayısıyla kalkınmanın toplumsal ayağının nasıl eridiğini anlamadan resim tamamlanmıyor. Yatırımcıları memnun etmek için yeniden tasarlanan bu yeni düzen, sivil toplumun sesini giderek kısıyor. Ekonomik risk azaltılırken, demokratik alan daralıyor.
Sivil toplumun erimesi: Yardımın sessiz çöküşü
Suparna Chaudhry’nin yazısı, 1990’larda “sivil toplum çağı” diye başlayan o iyimser dönemin nasıl yavaş yavaş kapandığını anlatıyor. 1997’de Uluslararası Kara Mayınlarını Yasaklama Kampanyası’nın Nobel Barış Ödülü almasını hatırlayalım: O yıllarda STK’lar (yani sivil toplum kuruluşları) dünya siyasetinin yeni umut aktörleri olarak görülüyordu. “Devletlerin yapamadığını onlar yapar” inancı hâkimdi.
- Eşitsizlik mağdurlarının, göçmenlerin, güvencesiz çalışanların, iklim krizinin yükünü en ağır taşıyanların, evsizlerin, iyi eğitim alamayanların imdadına sivil toplum kuruluşları yetişecekti.
Ama 2020’lerin ortasına geldiğimizde, işler ters yüz olmuş durumda. Sadece Trump’la beraber ABD’nin kalkınma ajansı USAID küçülmüyor, Avrupa ülkeleri de yardım bütçelerini kesiyor. 2025’te Fransa kalkınma yardımlarını yüzde 40, Almanya yüzde 10, İsveç ise yarı yarıya azalttı. Bir zamanlar “yardımın vicdanı” olarak görülen ülkeler, şimdi kendi bütçe açıklarını kapatmakla meşgul.
Mesele sadece maddi desteğin erimesi değil. Bu dönemde sivil toplumun sesi de kısılıyor. Chaudhry’nin hatırlattığı gibi, 130’dan fazla ülke STK’ları kısıtlayan yasalar çıkardı. STK’lar Rusya’da “yabancı ajan”, Hindistan’da “politik nitelikli kuruluş”, Gürcistan’da “yabancı çıkarları temsil eden” yapılar olarak damgalandı. Türkiye’de de durum benzer. Sonuç olarak sivil toplumun sadece finansal damarlarını kesilmiyor, aynı zamanda itibarsızlaştırılıyor, hatta şüpheli hâle getiriliyor.
- Demokratik rejimler bile bu kervana katılmış durumda.Kanada’da çevre örgütleri, İtalya’da göçmenlere yardım eden dernekler, Avustralya’da Greenpeace—hepsi bir şekilde “aşırı politik” bulunuyor.
Böylece 1990’ların “küresel sivil toplum” ideali, yerini küresel bir baskı rejimine bırakıyor. STK’lar hem fonlarını hem meşruiyetlerini kaybediyor. Bazıları bütçe yetersizliğinden programlarını kapatıyor; bazıları da “tarafsız kalma” adına sessizliğe gömülüyor. En çok etkilenenler ise sağlık, eğitim, gıda ve kadın hakları alanında çalışanlar.
Tam da bu karanlık tabloda, tarihsel bir nefes aralığı sunan biri var: Albert Hirschman. Daniel Drezner’in yazısı, hem bu çözülen büyük modelleri sorguluyor hem de kalkınmanın başka türlü, daha mütevazı bir şekilde nasıl düşünülebileceğine dair bir kapı aralıyor.
Tek tip reçeteli düşünmenin sonu: Hirschman’ı hatırlamak
Evet, bizi nefessiz bırakan FP’nin bu dosyasında biraz olsun yüreğimize su serpen, bir çıkış yolu gösterir gibi yapan yazı Drezner’e ait. Kalkınmanın bu kadar sıkıştığı, çözüldüğü ve siyasetin yeniden sertleştiği bir anda, Drezner bize Albert Hirschman’ı hatırlatıyor.
Hirschman, büyük sıçrama teorilerine de tek tip piyasa reçetelerine de inanmayan ender kalkınma iktisatçılardandı. Hirschman’a göre kalkınma; hataların, yan yolların, beklenmedik bağlantıların ve küçük ilerlemelerin toplamıydı. Çatışmalar, tıkanmalar ve denemeler boşa giden enerji değil; toplumların kendi kapasitesini yeniden keşfettiği anların ta kendisiydi.
Birçok siyasi ve iktisadi krizin içinden geçtiğimiz bu dönemde Hirschman’a kulak vermek önemli: “Kalkınma, büyüme rakamlarından önce insanların güçlenmesiyle başlar.”
Yani mesele “Nasıl daha hızlı büyürüz?” değil; “Nasıl daha çok insan kendi sesini duyurabilir ve siyasetin aktörleri hâline gelebilir?” sorusu belki de. Kalkınmanın bugünkü dağınık ve çok aktörlü hâli, bir son değil; daha mütevazı ama daha gerçekçi bir başlangıcın işareti olabilir bu yüzden.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Kalkınmanın bugün neye dönüştüğünü anlamadan, yarının dünyasında nasıl bir yer aradığımızı da bilemeyiz.
16 Kas 2025

YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR
Kaybın ismini koymamıza rağmen gelecekten vazgeçmemek ve geleceği kurmak konusunda ısrarcı olmak. “Israr etmeliyiz” çünkü çocuklara ve gençlere hikâyelerini yazabilecekleri bir dünya borçluyuz.
26 Nis 2026

21. yüzyıl kültürü biçimsel bir nostaljiye hapsolmuş durumda. Geçmiş biçimleri yeniden paketlemek, zaten bilinen formülleri rafine ederek tekrar dolaşıma sokmak, tanıdık olandan şaşmamak... Mark Fisher'ın "geleceğin usulca yitişi" dediği olgu, “kültürün bugünü kavrayıp ifade etme kapasitesini yitirdiğine dair artan bir hisse” işaret ediyor.
12 Nis 2026

Bugün çoğu film, dünyayı anlamaya değil, onunla baş etmeye çalışan bireylerin duygusal evrenine çekiliyor. Bu yüzden de politik olan, sistemsel olan, yapısal olan arka plana itiliyor.
29 Mar 2026

Gastronomi, üretim zincirindeki eşitsizlikleri örten şık bir örtü yerine, bu eşitsizlikleri çözen bir kaldıraç olarak kullanılırsa; şehirler sadece bir "lezzet durağı" değil, belirsizlikler çağında "toplumsal direnç ve adalet merkezleri" haline gelebilir.
08 Mar 2026

“Bitti” dediğimiz o eski dünya düzeni, sadece askeri anlaşmalarla değil; bu tür “kalkınma” anlatılarıyla, mühendislerin hatıralarıyla ve hatta şairlerin sesleriyle örülmüştü.
15 Şub 2026



