Köy Sorunu ve Enstitüleri: Bölüm 2

Bu hafta Köy Sorunu ve Enstitüleri’ni; 1940’larda Türkiye’nin durumu, Köy Enstitüleri’nin kurucu babası İsmail Hakkı Tonguç, enstitülerin ilkeleri ve eğitim felsefesi üzerinden ele aldım. Son ve üçüncü bölüm ise, siyaset ağırlıklı olmak üzere önümüzdeki hafta gelecek.
1940’larda Türkiye’nin Durumu
1923’te Cumhuriyet kurulduğu vakit, bütün bir halkın yanında, özellikle köylere yönelik reformların bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyordu. Fakat köylünün topraklandırılması, tarım teknolojisinin geliştirilmesi ve köylülere en azından okuma yazma öğretilmesi ilk etapta ertelendi. Bunun yerine bir üstyapıyı ele alan reformlarla başlandı.
O dönem ülkenin tarımsal üretimi de oldukça düşüktü ve feodal ağalar dört bir yanda hüküm sürüyordu. 1935’ten sonra Atatürk başta olmak üzere birden fazla CHP yöneticisi, özellikle köylüler arasında okuryazarlığı yaygınlaştırmak istedi fakat toprak reformuna dair bir şey henüz ufukta görünmüyordu. Yalnızca Mustafa Kemal Atatürk, 1938’deki son TBMM açılış söylevinde böyle bir düşüncesi olduğunu belirtti.
1939’dan 1945’e kadar, karaborsa vurgunuyla palazlanan bir ticaret burjuvazisi vardı. Cumhuriyet Halk Partisi içinde de toprak ağaları egemendi. CHP içerisindeki toprak ağaları, savaş yılları içinde palazlanan ticaret burjuvazisi ve Atatürk devrimlerine karşı olanlar, 1946’da meclisi oluşturdular ve CHP’nin sağ kanadı hükümeti kurdu. Başbakan olarak da Recep Peker seçildi. İsmet İnönü de Cumhurbaşkanı koltuğunda oturmaya devam etti.
Peker, yaptığı konuşmalarda sık sık, “Köy Enstitülerini millileştireceğiz.” dedi. Bu tarihten sonra büyük bir isyan bastırılıyormuşçasına Köy Enstitülerinin üzerine gidildi.
Not: Peker, zamanında Mussolini ve Hitler hayranı bir insandı. 1936 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya’ya gönderildi. Dönüşünde yazdığı ve Başvekil İsmet İnönü tarafından da onaylanarak imzalanan ve TBMM üzerinde bir “Faşist Konsey” kurulmasını öngören rapor, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk tarafından reddedildi ve, “Başvekil hazretleri anlaşılan yorgunluktan, önüne gelen raporları okumadan imzalıyor.” sözlerini söyledi. Başvekil ise bu eleştiriye, “Koskoca memleket rakı sofrasından mı idare edilecek?” diye cevap verince ikilinin arasında gerginlik çıktı. Recep Peker ise hemen ertesi gün CHP’nin Katib-i Umumi’lik (Genel Sekreterlik) görevinden alındı.
Kurucu İsmail Hakkı Tonguç ve Eğitbilim:
İsmail Hakkı Tonguç, 1897’de, Bulgaristan’ın Taratmaca köyünde doğmuş bir köy çocuğuydu. İstanbul’a okumak için gitmiş, fakat kalacak yer ve okul bulamayınca Kastamonu’ya yollanmış ve burada öğretmen olmuştu.
Cumhuriyetin ilk yıllarında iş eğitbilimi öğrenmek üzere Almanya’ya gidip, buradaki Alman iş eğitimcilerle tanıştı. Bir başka eğitbilimci olan Pestalozzi’ye ise özel bir hayranlığı vardı. Sonrasında Doğu Avrupa’daki köyleri ve köylüleri inceleyip, bunları MEB dergisine döktü.
Tonguç, eğitken biriydi. İnsana kuru bilgi kazandıran, ezbere dayalı bir eğitim ve öğretim uygulaması taraftarı değildi. Öğrenmenin, elden geldiğince üretimle sonuçlanmasını istiyordu. Bu nedenle önceki eğitimcilerin “temrin”, yani ezberci sistem yoluyla öğretim yöntemlerini doğru bulmuyordu.
Bu sisteme dair, Amerikalı eğitken John Dewey’in şöyle bir görüşü vardır: “Öğrencilere geometriden dikdörtgeni ya da kareyi öğretecekseniz, çıtalardan bir çerçeve yaptırın. Ama sonuç olarak ortaya bir resim ve çerçeve çıksın.”
Enstitülere Öğrenci Alımı:
Öğrenciler yalnızca köylerden seçilirdi. İlkelerden birisi de, köy çocuğunun beş yıl eğitim gördükten sonra dönüp, kendi köyünde öğretmen olmasıydı. İlkokul beşinci sınıfı bitirince gelirdi öğrenciler enstitülere.
Fakir Baykurt da bu seçilen öğrencilerden biriydi. Kendisini ilk olarak yapıcılık bölümüne vermişti öğretmenleri. İlk görevlerinden biri de kıraç, susuz bir toprağın kirizma edilmesiydi. Kirizmayı bitirdikten sonra üzerine bağ dikilecek ve asmalar ilkbahar gibi döşenecekti. Kirizma ise toprağın bir metre derinlikte kazılması yoluyla alt üst edilmesi. Aslında metafor olarak bakıldığında, Enstitülerde yapılmak istenen tam da buydu. Köydeki cevherleri kazıp bulmak ve gün yüzüne çıkarmak.
Karma Eğitim
Türkiye tarihinde karma eğitim uygulaması ilk kez enstitülerde başladı. Tonguç, köylü kadının dünyasına girerek onlara yardım etmek ve onları canlandırmak istiyordu. Bunun en rahat yolu da kadın öğretmen yetiştirmekten geçiyordu. Bu nedenle Tonguç ve arkadaşları, kız çocuklarını eğitime katmak için köy köy gezip, aileleri ikna ediyordu.
Fakat 1946 sonrası bu uygulama Demokrat Parti tarafından eleştirildi. Enstitülerde fuhuş yapıldığı iddialarında bulunup, radyo yayınlarında kız çocuklarının okula gitmesinin yanlış olduğunu yayıyorlardı.
Enstitülerde Din Dersi
Din dersi yoktu enstitülerde, fakat bu o dönemki her okul için geçerliydi. Din eğitimi ailelere bırakılmıştı, devlete değil. Bunun en büyük nedeni, cumhuriyet öncesi uzun yıllar boyu dinin, devlet işlerinde etkin bir konumda olmasıydı.
1946 senesine gelindiğinde bu uygulama da değişti ve din dersleri uygulamaya konuldu.
Cumartesi Toplantıları
Cumartesi günleri, geçmiş haftanın eleştirisi yapılırdı. Çünkü sisteme göre her hafta öğretmenlerin belirlediği bir grup, okulun temizliğinden ve düzeninden sorumluydu. Cumartesi toplantıları, bir nevi enstitü parlamentosuydu. Herkes tek tek söz alır, o haftanın hizmet nöbetini üstlenmiş grubun çalışmalarını değerlendirirdi. Eleştiriler yer yer öğretmenlere, hatta müdüre yönelirdi. Eleştirilen kişi ise çıkar, yanıt verirdi. Tam bir demokrasi yani. Bundan dolayı ne bir müdür, ne de bir öğretmen “Ne hakla beni eleştirirsin?” diye çıkışmazdı.
Aynı zamanda köylerden getirilen çocuklar için cumartesi toplantıları, yerleşmiş Türk aile kültürü nedeniyle de önemliydi. Türk aile kültüründe çocuklar her daim susmaya mahkumdur, bu nedenle de çocuklar tutuktur ve kelime dağarcıkları da yetersizdir.
Yapılması gereken ilk iş, çocuğun dilini çözmek, derslerde yeterince alıştırma yaparak onu konuşturmaya alıştırmak, özgür okumalarla kelime dağarcığını genişletmek, şiir okutarak, piyesler hazırlatarak topluluk önünde konuşma korkusunu gidermek ama en önemlisi de cumartesi toplantılarını bu amaç doğrultusunda iyi kullanmaktı.
Köy Ensitülerinin Amaçları:
-İlk amaç, köylülerin boyunlarına asılmış cehaleti ortadan kaldırmaktı. Çünkü okuma yazma bilmeyenlerin oranı Güneydoğu Anadolu ve Orta Anadolu’da yer yer %100’e bile çıkıyordu.
-İkinci amaç, el sanatları. Marangozluk, demircilik gibi köye yararlı zanaatlar. Eskişehir-Çifteler yöresinde bir inceleme var bu konuya dair. İncelemeye göre çiftçinin tanığı iki araç var yalnızca: Keser ve testere. Keserin de üç işlevi var; keser, çeker ve çakar.
-Üçüncü amaç, Türkiye’de öğretmenliğin niteliğini iyileştirmek, yenilemek. 1848 senesinde açılan ilköğretmen okullarından yetişen öğretmenler artık demodeydi ve tutucuydu.
-Dördüncü amaç, köylülerin devlet yönetiminde söz hakkı sahibi olmasını sağlamak. Köylüler o döneme kadar okuyup yetişerek bilime, sanata ve politikaya karışmamış, karıştırılmamıştı. Rastlantısal olarak buna dair tek örnek, Kayseri’nin Ağırnas köyünden çıkan Mimar Sinan’dı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

