Köy Sorunu ve Enstitüleri: Bölüm 3

Görsel: İlim ve Medeniyet
Köy Sorunu ve Enstitüleri konusu bu hafta itibariyle sona eriyor. Önümüzdeki haftalar “Tarım ve Toplum” başlığı adı altında farklı konulara değineceğim.
Çok Partili Döneme Geçiş
Türkiye'nin çok partili sisteme geçişi, 1945 senesinde İkinci Dünya Savaşı'nın bitimine denk gelir. İlk seçimlerin yapıldığı tarih ise 1946. Kurulan partinin adı Demokrat Parti (DP) idi ve bu partiyi Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) ayrılan toprak ağaları kurmuştu.
Yapılan ilk seçimlerde Köy Enstitüleri, tartışmaların merkezinde yatıyordu. Çünkü toprak ağaları ve DP, enstitülerin kapatılmasından yanaydı. Bu proje ile yetişip köylere öğretmen olarak dönen aydınların, köyleri aydınlatmasını istemiyorlardı. Bilinçli bir halk, siyasetçinin en büyük kabusuydu.
Mecliste ve meydanlarda çekişmeler son süratle ilerlerken DP, kız ve erkek öğrencilerin bir arada öğrenim görmesi, cumartesi günü eleştiri toplantıları yapılması, özgür okuma saatlerinde Rus klasikleri okunması gibi konuları sömürüyordu. CHP'nin içerisindeki toprak ağaları da bu şekilde söylemlere başladığı vakit, iki parti içerisinde bir iş birliği başladı.
Bu iş birliğine giden yolda, DP'nin önce ikinci, sonra birinci adamı olan Adnan Menderes, 1950 seçimlerinden önce ağalara söz verdi. Eğer ki ağalar kendilerini desteklerse, enstitüleri kapatacaktı.
Not: O döneme dair, meşhur Van Ağası Tinyas Kartal ile yazar Dursun Kut arasında şöyle bir durum yaşanıyor:
“Ankara'daki toplantılardan birinde yazar Dursun Kut, Van'dan gelen ve Moskova Harp Okulu mezunu Tinyas Kartal ile tanışır. Kartal sorar, ‘Ağa, sahiden de komünizmi mi getirmek istiyor Halk Partisi bu proje ile?’. Ağa, 'Yok canım, onlar benim kadar komünizmi bilmezler. Muhtarın kararlarını benim adamlarım yazar. Doğum ve ölüm kartlarını benim adamlarım doldurur, hatta askere mektubu benim adamlarım yazar ve gelenleri de okur. Şimdi benim köylerimden iki tanesine Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten çıktı. Bütün bu yaptıklarımı öğretmen yapıyor, ve de bunu bedava yapıyor (…)"
Toprak Ağaları
DP'nin kuruluş amacına bakıldığında, ortada feodal bir eylemin sonucu olduğu aşikardı. Adnan Menderes ve Emin Sazak dahil tüm kurucuları da büyük toprak sahipleriydi.
İnönü'nün çıkartılmasında öncü olduğu Toprak Reformu Yasası'nın 17. Maddesi, toprak genişliklerini saptıyordu. Genişlik sınırı 7000 dönüme kadar çıkarıldı bu madde ile. Yani yasaya göre 7000 dönümden büyük toprağı olanlar, bunu köylüyle paylaşmak zorundaydı. Aksi takdirde reformun başarılı olması olanaksızdı. DP'nin kurulmasındaki en büyük etkenlerden biri de bu maddeydi.
Enstitülerde Değişiklik
Karma eğitim kalkmış, özgür okuma saatlerinde yalnızca devletin desteklediği yazarlar okutulmaya ve geriye kalanlar yasaklanmaya başlanmış, cumartesi eleştirileri son bulmuş, temrin eğitim modeline geri dönülmüş ve tarım dersleri de saksıda tohum çimlendirmeye kadar gerilemişti. 1946 itibariyle mecliste İnönü engelinin de ortadan kalkmasıyla beraber Enstitüler, bütün bir işlevini yitirmişti. Geriye kalan tek şey resmi olarak kapatılmalarıydı.
Enstitülerin Sonu
Tarihler 14 Mayıs 1950'yi gösterdiğinde, ikinci seçim yapıldı ve DP bu sefer büyük bir farkla seçimi kazandı. 1946'dan beridir topal kalmış enstitülerin cenazesini kaldırmak da yeni iktidara kalmıştı. Bu nedenle 27 Ocak 1954'te 6234 sayılı yasayla Köy Enstitüleri tarihe karışmış oldu.
Yeniden Kurmak?
1961 yasasından sonra toplum, bir noktada göreceli özgürlüklere kavuştu. Bu sayede artık daha sağlıklı tartışmalar dönebiliyordu ve bu tartışmalardan biri de Köy Enstitüleri'ydi. Enstitülerin felsefesini yaymak için İMECE dergisi kuruldu ve Mahmut Makal, Şerif Tekben gibi isimler burada yazmaya başladı.
Fakir Baykurt şu şekilde aktarıyor yeniden kurma hakkındaki düşüncelerini: “Ha, belki enstitüleri yeniden, geçmişte olduğu gibi kurmaya gerek yok günümüz Türkiye'sinde. Ama başla bir şey gerek; Köy Enstitüleri'nde uygulanan ilkeleri eğitim sistemine katmak ve böylece geri bırakılmış, yoksullaştırılmış halkın gücünü harekete geçirmek. Hem eli, hem kafası çalışan insanlar gerek bu memlekete.”
Ya Kapatılmasalardı?
Yapılan hesaplara ve planlara göre, enstitüler aynı ilkeleri sürdürerek açık kalsalardı, okulsuz köy kalmayacaktı. Okur-yazarlık oranı %100'e çok kısa bir süre içerisinde ulaşacaktı. Bu yine de demek değildir ki, okuma oranı %100 olunca ülke büyük bir hızla süper güç olma yolunda adımlar atacak. Fakat bu durum, okuma yazmanın değerini gören aileler sayesinde üçüncü sınıfa kadar okutulan çocukların yükseköğrenime de katılmasını sağlayacaktı.
Bu mesele mülteciler için de böyledir. İlk giden nesil hep bir ikinci insan muamelesi görür. Yaşadığı yere dair hiçbir şey anlayamadan yaşar ve ölür. Bir sonraki nesil ise yavaştan eğitime katılır, ekonominin çarklarından biri olur; belki bir sanatçı, bir doktor olarak. Üçüncü nesilden ise politikacılar çıkmaya başlar, böylece seslerini kamuoyuna duyurabilirler.
Geriye Kalanlar
Köy Enstitüleri'nden geriye kalan 7.000 bina, 17.000 öğretmen ve bu 17.000 öğretmenin yetiştirdiği yüz binlerce köy çocuğu oldu. Enstitüler kapatılmamış olsaydı, köylü köyünde eğitilecek, toprak reformuyla birlikte üretimi artan, dolayısıyla ekonomiye katkısı büyüyen köylerden, kentlere göç bu denli fazla olmayacaktı.
Eğer Köy Enstitüsü sistemi sonuna kadar uygulanabilseydi, Türkiye yine endüstrileşecekti. Hatta belki dışarıya da göç olacaktı ama bu insanlar, meslek sahibi insanlar olacaktı ve bugün herkesin yakındığı, kentlerin büyük köylere dönüşmesi sorunu ortaya çıkmayacaktı.
Baş Eğdirme:
Bu bölümde sözün tümünü Fakir Baykurt'a bırakmak yaraşır kalır. Zira konunun son bir özetini çok güzel bir şekilde açıklamış.
"Baş eğdirme, birden fazla şekilde olabileceği gibi politik kökenli de olabilir.
Bir ülkede egemen olanlar, devletin dayandığı sınıf ile katmanların işine uygun bir biçimde halkı, daha çok da emekçileri, hukuk yoluyla baskı altına alarak, baş eğdirir.
Egemen olanların elinde maymuncuk çoktur. Onlar halkı yoksul bırakarak da, bilgisiz bırakarak da, örgütsüz ve yapayalnız bırakarak da baş eğdirir.
(…)
Toplumda adaletli vergi düzeni kurulamadığı için yönetimlerin kolaydan para değerini düşürmesi sonucu yaşam pahalılaşır, halk yoksullaşır. Pek az ülkede halk buna baş kaldırır. Ev kadınları tencereyi, tavayı alır ve sokaklara dökülür. Benzin fiyatları artınca taksiciler kontak kapatır, ama bu ikindiye kadardır. Akşama öfke diner.
Kulluğun perçinleyici bir eğitim ile doğrudan uygulanması gerekmez. Bunu ders programlarından, kitaplardan, uyuyanı uyandıracak konu ve kavramları kimseye çaktırmadan temizleyerek de yapabilirsiniz. Örneğin reformları, devrimleri, devletin yurttaşlara karşı görevlerini çıkarırsanız; biyoloji dersinde Darwin kuramını yasaklayıp, ona karşılık Yaradılış söylencesini öğretirseniz; doğru dürüst mantık, felsefe, sosyoloji, tarih, ekonomi ve politika okutmazsanız, sonuçta bir değil birden fazla kuşak mışıl mışıl uyur."
Kaynaklar:
Unutulmaz Köy Enstitüleri, Fakir Baykurt
Köy Enstitülerinin Kısa Tarihi, Atilla Küçükkayıkcı
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş

