Kral Faysal için Ayrılan İki Sütun

Yukarıdaki gazete sayfasında yer alan kelimelerden biri, Türkçe yazılı basında ilk defa kullanıldı. Bir çırpıda okunan sayfalarda gözden kaçan bu kelime tarihin önemli bir noktasında duruyor; melankoli, zaman veya modernizm üzerine dönen tartışmalarda yer almak için saman kağıdın üzerine adını yazdırıyordu. 8 daktilo vuruşu tutan bu sözcük, yitip gideni veya gidip dönmeyeni, eve dönme isteğini ve geri dönünce bulunmayanı, yani artık olmayanı anlatıyordu.
Bu duygu yüklü kelime, ilk kez bir diplomasi haberinde kullanılmış. Genelde devletleri temsil eden yöneticilerin, halkı adına konuşan liderlerin, kendisi gibi davranmayan siyasilerin yer aldığı hükümetler arası ilişkilere dair buz gibi bir diplomasi haberinde…
Cumhuriyet gazetesinin 5 Temmuz 1931 tarihli nüshasında yer alan haber, Irak Kralı I. Faysal’ın “yarın Türkiye’ye geleceğinden” bahsediyordu. İlk adres Ankara’ydı, ardından İstanbul.
Faysal’ın henüz 6 yaşında bir çocukken geldiği, bir sürü arkadaş edindiği, eğitim gördüğü, ergenlik hatalarından kaçamadığı, gençlik aşklarına kavuşamadığı, hayatının en dürüst 18 yılını geçirdiği İstanbul… Terk ettiğinden beri, 22 yıldır yolunun düşmediği İstanbul…
Faysal, İstanbul’u mutlaka özlemiştir. Ancak haberi yazan gazeteci için tek duygu, kendisine ayrılan iki koca sütunu doldurma telaşı olmalı. “Bugün de bir sütun boş kalsın” deme şansı yok. Gazetecilikte değişmeyen tek kural budur. İster muhalif ol, ister hükümete yakın, ister çok kazan, ister ücretsiz çalış gazetenin imtiyaz sahibi, sayfanın en alt sağ köşesinde en az bir iki kelime görmek ister.
Ama ‘Faysal haber’ini kaleme alan gazetecinin bir avantajı vardır. Harf devrimi gerçekleşeli henüz 3 yıl olmuştur ve okuma yazma oranı çok düşüktür. Zaten haber çok az kişi tarafından okunacak ya da hiç okunmayacaktır*.
Bu motivasyonla geçer daktilonun başına, uzatır haberi:
“Irak Kralı I. Faysal’ın İstanbul sevgisi o kadar kuvvetlidir ki harp senelerinde bir sabah çadırında uyandığı vakit, yanındaki aşiret şeyhine: ‘Rüyamda İstanbul'u gördüm’ demiş ve İstanbul'u bilmediği için yüzüne aptal aptal bakan şeyhe: ‘İstanbul'u rüyanda bile görecek ümidin yok. Ne hazin. Bahtına yan…’ cevabını vermiştir.”
“Güzel oldu!” diye fısıldar kendince…
Roman yazarlarına sıkça nelerden ilham aldıkları sorulur. İlhamın kaynağı bizim gazetecide de ortaya çıktığı gibi, yazma mecburiyeti ve boş bir sayfadır.
Hâlâ boş satırlar, önünde durmakta. Aklında ise başka bir sıkıntı peydahlanır. Bu yazdıkları hiç mi okunmayacak diye düşünür. Sonuçta biri de çıkıp “Sen nereden biliyorsun Irak Kralı ile şeyh arasındaki rüya konuşmasını” diye sormasın mı?
Önce daktilodan birkaç tıkırtı gelir, sonra hızlanır, darbeler gittikçe sertleşir ve nokta:
“Emir Faysal halis bir İstanbullu kadar ahenkli ve akıcı Türkçe konuşur. Türkiye'nin her şeyine, her tarafına hayrandır. Bütün Türkiye haberlerini heyecanla okur.”
“Hızlı oldu!” diye fısıldar kendince…
Birkaç satırı daha dolduran bu cümleler, Irak Kralı’nın çok iyi Türkçe bildiğini, bu haber dahil tüm haberleri okuduğunu, haliyle kendisinin yalan söyleyecek durumu olmadığını anlatır.
Haberi bitirmek, gazeteyi baskıya yetiştirmek için son dakikalara gelinmiş, boş satır sayısı da hayli azalmıştı. Son bir saatte sadece parmaklarıyla birlikte hareket eden harf çubuklarını izliyordu. Henüz 10 parmak daktilo kullanamadığı için sürekli olarak bastığı tuşu gözleriyle kontrol etmek zorunda kalıyordu. Bazı tuşlar kağıda belli belirsiz vurduğu için daha sert basması gerekiyordu. “Yarın sabah ilk iş daktiloyu yağlarım” diye düşündü.
Son boş satırlar, aklına yazacak bir şey gelmiyordu. Kafasını çevirip pencereden dışarı baktı. Gözünün önünde uçuşan harflerin ilerisinde yeni yeni işten çıkanların hareketlendirdiği sokağı gördü. Son iki satır… Yazsa, bir meyhaneye oturmuş iki porsiyon meze söyleyecek, sokaktan geçip gidenlere aşık olacak, denk gelirse arkadaşlarıyla şakalaşacak, kirayı da unutmadan içecek, akşam evin yolunu tutacak. Bi yazsa, şu iki satırı bi yazsa elinde tuttuğu buz gibi bira bardağı, parmaklarının yorgunluğunu unutturacak.
Tekrar döndü daktilosunun başına:
“Kral Faysal, sarayının penceresinden dalgın dalgın Dicle'yi seyrederken derin bir hasretle, adeta bir nostalji ile İstanbul'u düşünür, İstanbul'dan bahseder. Ağzından sık sık şu kelimeler dökülür: Ah İstanbul!..”
Gazete sayfasının en alt sağ köşesine yerleşen “Ah İstanbul” sözleri ile bitirdi, haberi. Böylelikle “Ah İstanbul” sözlerini son satıra iten “nostalji” kelimesi, Türkçe yazılı basında ilk kez kullanılmış oldu.
* Tüm italik alıntılar, paylaşılan orijinal gazete kupüründen alınmıştır. Metin okuması yapılıp hikayeleştirilmiştir. Haberde yer alan tüm ifadeler gerçektir.
İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk, 1920’li 30’lu yılların İstanbulunda, genç bir gazetecinin rehberliğinde, İstanbul’un yaklaşık 100 yıl önceki eğlence hayatı ile ilgili bir bülten. Buradan abone olabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

Oğul Doğa Gökşin
https://aposto.com

20'lik
20’lik, kafada oluşan saçma soruların, açılmayı bekleyen ve bazen suratımıza çarpılan kapıların, gündem ile üzerimize çökebilecek fenalığın paylaşıldığı bir bülten.
İLGİLİ OKUMALAR




