Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın kaşifi: İhsan Ketin

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Tüm Türkiye’nin tanıdığı, insanlara bilimi anlatmış ve sevdirmiş birisiniz. Hatta Kemal Gürüz sizi “Türkiye’nin öğretmeni” olarak tanımlıyor ama yine de sizin ağzınızdan sizi tanıyabilir miyiz? Jeolojiye olan ilginiz nasıl başladı?
24 Mart 1955'te, İstanbul’da, Rumelili, çok hoşgörülü ve maddi durumu iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Şişli Terakki İlkokulu’na gönderildim ancak 5. sınıfta hocamla kavga ettiğim için Beyazit İlkokulu’na geçtim. Bu okul Şişli Terakki’den çok daha kaliteliydi, üstelik annem de o okula gitmiş. Sonra Işık Lisesi’ne gittim ve burada çok büyük bir şansla bana jeolojiyi sevdiren Nuriye (Güney) Hanım’ı tanıdım. Ardından Robert Kolej’e gittim. Robert Kolej’de son sınıfta Sırrı (Erinç) Bey ve İhsan (Ketin) Bey ile tanıştım. Hayatımın çizgisini aslında İhsan Bey çizdi.
İhsan Hoca ile nasıl tanışmıştınız, anlatabilir misiniz?
Annem Robert Kolej’de, o zamanlardaki adıyla American College of Girls’de okumuş ama bitirmemiş. Annemin oradan arkadaşı Müjgan teyze, bir akşam bize geldi. Laf lafı açtı ve ben jeolojiye meraklı olduğumu söyledim. “Bizim apartmanda bir jeolog var. Çok beyefendi, kendi hâlinde sessiz bir adam” dedi. Kim, diye sordum. “Herhalde adını hiç duymamışsındır, İhsan Ketin” dedi. İhsan Ketin ismini duyunca sandalyeden düşüyordum. “Ne diyorsun, bu adam Türkiye’nin en büyük jeoloğu. Muhteşem bir adam” dedim. Tanışmak isteyip istemediğimi sordu. Dedim “Yani bu da sorulur mu…” Bu konuşma üzerine Müjgan teyze bize 10 Mayıs 1973’te bir görüşme ayarladı.
Gününü de hatırlıyorsunuz?
Niye ama? Şimdi size bir şey göstereceğim. (Şengör, kütüphanesinden bir kitabı getiriyor ve ilk sayfasını açmamı rica ediyor) Düşünün ben lisedeyim ve adam bana meslektaşım diyor.

İhsan Ketin, 10 Mayıs 1973 tarihinde henüz lise öğrencisi olan Celal Şengör için Yapısal Jeoloji kitabını "Kalbi jeoloji ateşi ile tutuşmuş genç meslektaşım Celal Şengör’e sevgilerimle ve başarı dileklerimle!" diyerek imzalamış.
Gerçekten inanılmaz bir motivasyon kaynağı.
O tanışma esnasında ben de Türkiye jeolojisi hakkında bildiklerimi anlattım. Kaç jeoloğun ismini biliyorum, bunlar ne yapmış falan. Ben bunları anlatırken rahmetli, eşi Bedia teyzeye döndü: “Bediş, bu delikanlı ile konuşurken meslektaşımla konuşuyormuş gibi oluyorum” dedi.
Demek ki İhsan Hoca sizde de o ışığı görmüş.
İhsan Hoca ölünce benim için çok değerli bir arkadaşımı kaybetmiş oldum. Eşim Oya, yaşça babamdan bile büyük birine “arkadaş” gözüyle bakmama şaşırdı… Bir akşam Sırrı (Erinç) Bey’e gittiğimizde, ona Oya’nın tepkisine anlattım. Sırrı Bey döndü, “Oyacığım, arkadaşlık yaşta değil kafadadır” dedi. Sonra o da öldü ve ben yalnız başıma kaldım.
(Çalışma masasının karşısında asılı İhsan Ketin fotoğrafını göstererek) Ozan (Sungurlu) Abi ve Necdet (Özgül) Abi… Orada Fuat Şaroğlu’nun fotoğrafı eksik, henüz göndermedi. Bu üçü Türkiye’de okumuşlar, dil bilmiyorlar ancak üçü de uluslararası şöhrete sahip insanlar. Ayrıca üçü de İhsan Hoca’nın çok iyi dostlarıydı.

Celal Şengör’ün çalışma masasının karşısında duran İhsan Ketin, Ozan Sungurlu ve Necdet Özgül fotoğrafları.
Peki siz 1973 yılında, henüz lise öğrencisiyken İhsan Hoca’ya “meslektaşım” dedirtecek jeoloji bilgisine nasıl ulaştınız?
Bulabildiğim tüm kitapları topluyordum. İhsan Hoca’dan önce Hamit Nafiz Pamir ile tanıştım. Yanılmıyorsam Türkiye’de modern üniversitedeki ilk kürsü sahibidir kendisi. Bir gün annem evimize gelen Tevhide İpar’a jeoloji okumak istediğimi söyledi. Bunu duyan Tevhide teyze, “Aa öyle mi, sen Hamit’i tanır mısın” dedi. “Hamit Nafiz Pamir mi” diye sordum. “O senin dedenin ahbabıydı, belediye encümeninde beraber otururlardı, tanışmak ister misin, dur arayayım” dedi ve aradı. Telefonda “Hamit burada Mehmet Sipahioğlu’nun torunu var. Senin meslektenmiş, sana gelmek istiyor” dedi. Halbuki daha lisedeyim. Telefonu bana verdi ve böylece İhsan Hoca’dan önce Hamit Hoca’yı tanıdım. Sonra hoca ile oturduk, ben jeoloji profesörü olmak istediğimi söyledim.
Daha sonraları İhsan Hoca’ya önce Almanya’ya gidip dil öğreneceğimi, devamında da Amerika’ya gidip jeoloji okuyacağımı söyledim. Çünkü levha tektoniğinde falan her şey orada cereyan ediyor o dönem. “Sen tüm bunları bitir, doktoranı al, sonra İTÜ’ye gel ben seni asistan olarak kadroya alacağım” dedi. “Hocam teşekkür ederim” dedim ama içimden “Dokuz sene sonrası için konuşuyoruz, unutulur gider” diye geçirdim.
Dokuz yıl sonra, doktoramın son senesindeyken İsviçre’de arazideyim. Benim arazide de bir karbonat (kireçtaşları) kesiti, onun içinde de ilginç bir problem var. Naci (Görür) bunu görmeli diye düşündüm ve kendisini aradım. Naci geldi, işlerimizi bitirdik; işler bittikten sonra da İstanbul’a dönmeye karar verdi. Benim o esnada ABD’ye gidip tezimi yazmam gerekiyordu, onlara birlikte Türkiye’ye dönemezdim. İhsan Hoca, John F. Dewey ile konuştu. “Senin tez yazmaktan başka bir işin yokmuş, İstanbul’a geliyorsun, tezini orada yazarsın, sonra gider savunursun, biletini falan da düşünme, hepsi ayarlandı” dedi. Meğer İhsan Hoca babamla konuşmuş, bileti değiştirmiş ve benim bunların hiçbirinden haberim yok. Gelince elini öptüm, “Hocam çok teşekkür ederim, sözünüzü bu kadar dakik tutabileceğiniz dokuz sene evvel aklıma gelmemişti” dedim.
İTÜ’ye döndüğünüzde unvanınız neydi?
Asistan, İhsan Hoca’nın asistanı. Ben İhsan Ketin’in asistanı olarak çok yerde büyük avantaj sağladım. Çünkü herkes hocayı tanıyordu, “Aa sen Ketin’in asistanı mısın” diyorlardı, bu sayede de çok kapılar açıldı. 21 Eylül 1981’de Türkiye’ye döndüm, sonrasında doktoramı yazdım, savundum ve aldım. 1982 senesinde Dr. Öğretim Görevlisi olarak tekrar geri döndüm.
Sizin hayatınızda bu kadar önemli bir yeri olan, dünya çapında bilinen İhsan Ketin’i sizden de dinlemek isteriz. Türkiye’ye ve bilime çok önemli katkıları olduğu tartışmasız bir gerçek, bu katkıları sizden dinleyebilir miyiz? İhsan Ketin ismi neden ülkemiz için bu kadar önemli?
1914’te Kayseri’de doğmuş, Kayseri Lisesi hademesi Ali Efendi’nin oğludur İhsan Ketin. Büyük adam olmak için doğmuş olan dünyadaki nadir insanlardan biridir ve olmuştur da. İhsan Hoca’nın babaannesi Hatice hanım bu çocukların okumasına çok önem verirmiş. “Benim oğlum okuyacak, büyük adam olacak, üç ile vali olacak” dermiş. İhsan Hoca da çok çalışkan, okulun yıldızlarından olmuş her alanda.
İhsan Hoca 1921’de mektebe başlıyor, mektep de Osmanlı mektebi. Yümnü Tolgay Bey geliyor Sivas Muallim Mektebi’nden. “O adam bizi öyle bir gaza getirdi ki müthiş bir heyecanla yetiştirildik” diyordu. Hatta 1981 senesinde İhsan Hoca Tübitak Bilim Ödülü aldı, hepimiz gittik. Arkada ihtiyar bir adam oturuyordu. İhsan Hoca ödülünü aldı, gitti o adamın elini öptü. Kimdi diye sorduk, ilkokul hocası olduğunu söyledi. Bulmuş, davet etmiş adamı.
O dönemde tüm ülkede toplam 18 tane lise var ve İhsan Bey’in büyük şansı, bu liselerden birinin de Kayseri’de olması. Liseye gidiyor ve orada çalışkanlığıyla göze batıyor. Deniliyor ki Paşa imtihan açacak ve bu imtihanı kazananlar lise öğretmeni olmak üzere Almanya’ya gönderilecek, orada üç sene üniversite okuyacaklar. İhsan Hoca da girdiği tüm imtihanlarda birinci oluyor.
İhsan Hoca aslında ya mühendis ya da doktor olmayı düşünüyormuş o dönem ve bunu lise müdürü Yunus Kazım Köni ile konuşmuş. Köni de “Bak evladım, öğretmenlik çok şerefli bir meslektir ve parası da iyidir. Memleketin geleceğine etki edersin, binleri yetiştirirsin” diyor ve hocayı ikna ediyor.

25 Ağustos 1932 tarihli Vakit gazetesinde yer alan ve İhsan Ketin’in de yer aldığı “Namzetler” başlıklı haber.
Devamında İstanbul’da bir imtihan daha var. Kazanamazsam buradan devam ederim diyerek hem Teknik Üniversite’ye (o zamanki adıyla Yüksek Mühendis Mektebi) hem de Yüksek Muallim Mektebi’ne kaydını yaptırıyor, Birkaç gün sonra da neticeler gazetelerde yayımlanıyor. Bakıyor ki kazanmış. Sirkeci Garı’nda Ekrem (Akurgal), Sedat (Alp) ve İhsan (Ketin) üçlüsü trene binerek doğru Berlin’e gidiyorlar.
Geldikleri Berlin korkunç bir yer. Yıl 1932, sokakta günde 100 kişi öldürülüyor, felaket… Enflasyon çok feci. İhsan Hoca, manavda fiyatlar sabah başka, öğle başka, akşam başkaydı diyordu. Tabii şaşırıp kalıyorlar. Biz Almanlara tepeden bakıyoruz, çünkü paramız onlarınkine göre çok değerli. Almanlar akşam yemeğe götürsünler diye bunlarla arkadaşlık etmek istiyor. Onların bir resmi vardır şahane. Bu üçlü smokinlerle Berlin’de birarada. “Nedir hocam bu smokinler” diye sorardım, akşamları konsere gittiklerini anlatırdı. Kayseri’den çıkıp nereye... Cumhuriyet mucizesi!
Bir de bu adamlar müthiş zeki adamlar. Ekrem Bey’i de Sedat Bey’i de tanıdım 80’li yaşlarında olmalarına rağmen leb demeden leblebiyi anlıyorlardı. Gittiklerinde Almanca bilmiyorlar ve öğrenmeleri gerekiyor. Naumburg an der Saale şehrine gönderiliyorlar. Orada da iki lise var. Biri Schulpforta, Nietzsche’nin de okuduğu lise. Ekrem Hoca ile Sedat Hoca oraya gidiyor, İhsan Hoca ise onun karşısında Bildungsanstalt (eğitim kurumu) varmış, oraya gidiyor.
Dil öğrenimi bitiyor ve İhsan Hoca Berlin’de eğitimine başlıyor. Dönemin tanınan tektonikçilerinden Hans Stille’nin derslerine giriyor. Stille son derece dogmatik biri ve bu tavrı İhsan Hoca’nın içine sinmiyor. Düşünün daha jeoloji bilmiyor ama onu birkaç kez dinlemiş ve jeoloji böyle öğretilmez demiş.
Melahat Çağlar var, o sırada Berlin’de zooloji doktorası yapıyor. Ona gidiyor ve “Ben burada rahatsızım, sokaklar emniyetli değil, her gün bir sürü adam öldürülüyor” diyor ve Berlin’den ayrılmak istediğini söylüyor. Melahat Çağlar da “İhsan sen Bonn’a git. Orası hem küçük bir şehir hem de orada çok büyük bir adam var, Hans Cloos” diyor ve İhsan Hoca bunun üzerine talebe müfettişiyle konuşuyor. Onun da uygun bulmasıyla kaydını oraya alıyor.
Üç sene sonra İhsan Hoca okulu bitiriyor, dolayısıyla aldığı burs da bitiyor. Bitirdiğinde Cloos, İhsan Hoca’ya “İhsan sen müthiş bir adamsın, senin devam etmen ve doktor olman lazım” diyor. İhsan Hoca da “Böyle bir imkanım yok, bursum bitti, param da yok” diyerek yanıt veriyor. Ne yapmak lazım ki derken Cloos bunun kararını talebe müfettişi verir diye düşünüyor ve Cevat Dursunoğlu’nu arıyor. “Burada müthiş yetenekli bir adam var, bunu lise öğretmeni olarak harcamayın” diyor. Böylece İhsan Hoca’nın bursu uzatılıyor.

Celal Şengör, hocası tarafından imzalanan kitaplarını gösteriyor.
Peki doktora konusu nasıl belirleniyor? Türkiye olaya müdahil mi?
Hayır, tamamen Cloos karar veriyor. Birlikte oturmuşlar ve İhsan Hoca’ya burada hem eski tektonik var onu tanırsın hem de genç volkanizma var diyerek Bad Bertrich yöresinin tektoniği ve volkanizması konusunu vermiş. Bu bir yığışım karmaşığı, yaklaşık 350-320 milyon yaşları arasında fakat bunu kesen genç faylar var. Gençten kasıt 20-25 hatta 15 milyon yıllık faylar ve bu faylar hâlâ aktif. Mesela halen Hollanda’da falan deprem yaratıyorlar ve bu faylar üzerinde gelişen bir Eifel Volkanizması var.
Bu tesadüf mü değil mi bilmiyorum ama müthiş bir seçim çünkü Türkiye’de hem eski hem de yeni tektoniğin sorunu var. Yani adam öyle bir konu vermiş ki Türkiye’nin her tarafına uygulanır. Hans Cloos dünyada yanal atımlı fayların mevcudiyetine inananların ilklerinden biri. İşte İhsan Hoca oraya gitmiş ve orada çalışarak doktorasını almış.
Peki döndüğünde çalışacağı önceden yer belli miydi?
Hayır yurda döndükten sonra karar veriyorlar. İhsan Hoca yurda geliyor, atanabileceği iki yer var: Ankara’daki Yüksek Ziraat Enstitüsü ve İstanbul’daki Jeoloji Enstitüsü. Döndüğünde İstanbul Üniversitesi’ne tek Dr. Araştırma Görevlisi olarak atanıyor. Onun dışında orada Doç. Dr. Ahmet Can Okay, Araş. Gör. Fuat Baykal, Araş. Gör. Nuriye Pınar, Araş. Gör. Enver Altınlı var. 1951’de İTÜ’ye geçiyor.

İhsan Ketin (solda) Türkiye’ye döndüğünde çalıştığı İstanbul Üniversitesi Jeoloji Enstitüsü’nde çekilen 30 Mart 1945 tarihli fotoğrafta, Ahmet Can Okay (ortada), Fuat Baykal (sağda) ve Nuriye Pınar (önde) ile birlikte.
İhsan Hoca Türkiye’ye 1938’de geliyor ve bir yıl sonra Aralık 1939’da korkunç Erzincan Depremi oluyor. Hemen araziye koşuyorlar. Erzincan, ardından Kelkit, Refahiye-Kurşunlu. 1944’e dek depremler tıkır tıkır geliyor. Bu depremler hakkında yayın yapanların bazıları da bunlar katonik kırıktır, yok epirojenik bilmem nedir gibi şeyler diyorlar.
Daha öncesinde o bölgeyi araştıran kimse var mı?
MTA kurulalı daha 4 sene olmuş, o kadar zamanda nasıl araştırılsın. Her depremde büyük bir fay kırılıyor. Kırılan bölgenin güneyi, kuzeyine nazaran batıya kayıyor ve biraz yükseliyor. Bunlar kimsenin dikkatini çekmemiş ama İhsan Hoca hepsini not ediyor ve 1948’de altı sayfalık bir makale yayınlıyor. Rahmetli çok konuşmadığı gibi yazılarını da kısa tutardı. Ben ona “Siz bilim âlemine telgraf çekiyorsunuz” diyordum.
Anadolu’nun kuzeyinde eskiden beri bilinen bir hat var. Makalesinde “Bu faal, yanal atımlı büyük bir faydır ve bu depremler bunun üzerinde olmuştur” diyor. “Anadolu bütün bu depremler esnasında batıya doğru gidiyor, ama bu Anadolu ve Afrika komple batıya gidiyor demek değildir, belki güneyde de bir fay vardır. Kuzeydeki fay sağ yanal atımlı, güneydeki de sol yanal atımlı olmalı” diyor ve 1945’teki Kozan depremini örnek gösteriyor. Bu teklifi ne yazık ki ancak Bingöl depremi sonrasında 1971’de kontrol ediliyor.
Bu durumda İhsan Hoca için sadece Kuzey Anadolu Fay Hattı’nı bulan kişi değil aynı zamanda Doğu Anadolu Fayı’nın da habercisidir diyebilir miyiz?
Elbette diyebiliriz. İhsan Hoca “Burada da bir şey olması lazım, tüm Afrika’nın gitmesi mümkün değil” diyor. Bingöl depremi olduktan sonra oraya koşanlar da Atilla Aydın ve İhsan Seymen. İkisi de Ketin doktoralı. MTA’dan Esen Arpat ve Fuat Şaroğlu bunu aynı yıl hava fotoğraflarıyla çok güzel haritaladılar ve yorum İTÜ’den İhsan Hoca’nın çömezlerinden geldi.
İhsan Hoca Türkiye’ye ilk defa modern araştırmayı getirmiştir ve ilk defa Türkiye’den çok orijinal bir fikir çıkarmıştır. Bu fikir de dünya tektoniği rijit blokların çok dar deformasyon alanlarıyla sınırlanması şeklinde tanımlanabilir. Bu levha tektoniğinin esasıdır. 1965’te çıktı. Dan McKenzie de adına yaptığı konuşmasında “Bunu ilk fark edenlerden biri de Ketin’dir” dedi.
İhsan Ketin’in benden sonra bu çalışmalar devam eder mi diye hiçbir garantisi yoktu, adamlarını iyi seçti ve devam ediyor. Bizim öğrencilerimizin hepsi İhsan Bey’i tanıyor, onun ideallerini biliyor. Bu o kadar önemli ki.
Kendisi ayrıca Gustav Steinmann madalyalı bir jeolog. Hem okuyucuların ne kadar büyük bir isim olduğunu daha iyi anlaması hem de bir kez daha kendisini yad etmek adına bu ödülü ve bu ödülün kendisine verilme sebeplerini sizden duyabilir miyiz?
Alman Jeoloji Birliği, Almanya’nın en saygın kuruluşudur ve İhsan Hoca’ya Almanların verebileceği en saygın madalyayı 1988 yılında vermiştir.
Birgün Alfred Kröner beni aradı ve Ketin’e madalyayı kimin takdim edeceğini sormamı istedi. “Benden başka kim olabilir ki” diye düşünüyorum. O akşam hocaya gittim. “Hocam tebrikler, Steinmann madalyasını almışsınız” dedim. Bunu duyunca “Ah hocama nasip olmadı” dedi, çok genç ölmüştü hocası. “Yalnız Prof. Kröner sizin laudatio’yu (övgü konuşması) kim okusun diye soruyor” dedim. İhsan Hoca hiç düşünmeden Paul Wurster cevabını verdi. O an bu cevaba anlam veremedim. İki gün sonra Paul beni arayarak hocanın CV’sini göndermemi istedi. Ben hâlâ merak ediyorum bu adamın hoca ile ne alakası var diye. Biz, İhsan Hoca’nın takımı, ödül törenine hep birlikte gittik, oturuyoruz, Wurster kürsüye çıktı, “Ketin’in laudatio görevi bize düştü ama önce size bir hikaye anlatacağım” dedi.
1951 senesinde bir doktora öğrencisi Taunus bölgesinde doktora yaptı, İhsan Hoca’nın doktora yaptığı yerin bir tık ilerisinde. Bir pazar günü Cloos öğrencisine, araziye gidiyor, yanında bir de Türk doçent var, İhsan Hoca. Neyse araziyi geziyorlar, çocuğu cesaretlendirmek için güzel şeyler söylüyor.
İhsan Hoca o dönem Amerika’da, Johns Hopkins Üniversitesi’ndeydi. Cloos demiş ki “Dönerken bize uğra.” “Memnuniyetle” diyerek karşılık vermiş o da. Hocasında kalmış gezi sonrasında da. O gece güzel bir yemek yemişler, herkes yatmış. Sabaha karşı saat dörtte İhsan Hoca’nın kapısı çalınıyor, Cloos’un kızı. İhsan Hoca’ya bunlar “Ali” diyorlarmış, sebebi de şu: İhsan Hoca üniversiteye kaydolurken adını-soyadı soruyorlar. Adı var ama soyadı yok. “Ne yazacağız buraya” diyorlar. “Biz babamızın adını kullanırız” diyerek İhsan Ali yazdırıyor. 1935’te soyadı kanunu da çıkınca İhsan Ali Ketin oluyor. Hikayeye dönecek olursak İhsan Hoca yataktan fırlıyor, kızı “Ali, Ali kalk, babam öldü” diyor. Cloos o gece kalp krizinden vefat etmiş.
İhsan Hoca şöyle anlatmıştı “Cloos’un evinde misafirim, ilk aklıma gelen o çocuk oldu.” Hemen bir arabaya atlamış ve tekrar araziye gitmiş. “Oğlum hocan vefat etti, çok üzgünüz, ama merak etme enstitüde birileri seni devralır, çalışmaların hiç kesintiye uğramaz.” Cesaretlendirmek için “Haydi bir daha dolaşalım seninle bu araziyi” demiş. Kürsüden Wurstler dedi ki “O öğrenci bendim.” Dinleyen herkes şoke oldu tabii.
İhsan Hoca madalyasını aldı yerine oturacak, bir adamcağız elinde kadife kocaman bir dosya, kalktı “Bir dakika Herr Ketin” dedi, önce kendini takdim etti. “Ben tam 50 yıl önce doktoranızı aldığınız Bonn Fen Fakültesi’nin dekanıyım” dedi. “Bu madalyayı alacağınızı haber verdiler, biz de fakülte kurulunun oybirliğiyle size altın doktoranızı takdim etme kararı verdik.” Orada sürpriz bir şekilde altın doktorasını da takdim ettiler İhsan Hoca’ya.
“İhsan Hoca çok konuşmazdı, ağzından kerpetenle laf alırdık” diyorsunuz. Aslında konuşmanızda bilim insanı kimliğinin yanı sıra karakter olarak da ne kadar mükemmel bir insan olduğu her hikayede kendini belli ediyor.
Müthiş bir adamdı. Oya, İhsan Hoca için “İngiliz Lordu gibi adamdı” der. Kendisinden bahsedilmesinden pek hoşlanmazdı. Kolay kolay bir şey anlatmazdı da. Ama yanında olacaksın ve arada bir dürteceksin, ancak o zaman paylaşırdı. Mesela müthiş bir klasik müzik bilgisi vardı.
Son olarak İhsan Hoca ve sonrasına bakacak olursak Türkiye’de jeolojinin temellerinin atıldığı, pek çok parlak bilim insanının yetiştiği bir dönemden bahsediyorsunuz. Günümüzde Türkiye’deki jeoloji çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ülkede jeolog sayısı çok arttı, Türkiye’nin bütün sathı yüz binliklerle kaplandı fakat bu haritaların hepsi ne yazık ki aynı kalitede değil, yani çok güvenilir değiller. O biraz üzüntü yaratıyor bizde. Ek olarak uluslararası çalışan yok, uluslararası çalışan bir tek İhsan Ketin ekolü var. Bizim merkezin bir eli Moğolistan’da, bir eli Peru’da. İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Antartika’da çalışıyor. Bu tip merkezler henüz Türkiye’de yok. Bugün ile o dönem mukayese edilemez.
Daha fazla bilgi için:
- Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri projesi
- Bi’ Dünya Kıvılcım Derneği
- 24 Kasım'da başlattığımız "Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri" dizisinin ilk röportajında Prof. Dr. Selçuk Şirin cumhuriyetin eğitim vizyonunu, yurt dışına gönderilen öğrencileri ve dönüşlerinde Türkiye'nin her alanda büyük bir atılımlara imza atmasına nasıl yardımcı olduklarını anlatmıştı. Prof. Dr. Dursun Koçer'in hocası Nüzhet Gökdoğan'ın Türkiye'de astronomiye katkısını anlattığı röportaja buradan, Dr. Orhan Veli Özbayrak'ın "Türk Beşleri"ni anlattığı söyleşiye buradan, dünyanın ilk doktoralı bilim tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın hikayesine buradan ulaşabilirsiniz. Dizinin son iki yazısında Bülent Eczacıbaşı, babası Nejat Eczacıbaşı'nı anlatmış; Prof. Dr. Nilüfer Öndin ise Türkiye'nin ilk kadın heykeltıraşı Sabiha Bengütaş üzerine konuşmuştu.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Esra İçer (Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi)
Cumhuriyetin Aydınlanma Öncüleri Projesi'nden Esra İçer

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





