Dinin dozunu ayarlama mekanizması: Diyanet İşleri Başkanlığı

Boğaziçi Üniversitesi'nden Doç. Dr. Murat Akan'la laik düzende Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yerini ve siyasal İslam'ı konuştuk
Dinin dozunu ayarlama mekanizması: Diyanet İşleri Başkanlığı

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

Türkiye’de laiklik kavramı, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hem siyasetin hem de toplumun temel çatışma alanlarından birini oluşturuyor. Başörtüsü yasağı, Diyanet İşleri Başkanlığı, zorunlu din dersi gibi birkaç konu etrafında sürekli olarak kutuplaşma ve çatışma üreten laiklik tartışmaları siyaseten de bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele alanı olmaya devam ediyor.

Rejimin kuruluşunda laiklik

1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, ulus-devlet anlayışı üzerinde toplum ve siyasetin her alanında cumhuriyetin kurucu ilkelerini yerleştirme anlayışıyla inşa edildi. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünden Doç. Dr.  Murat Akan’ın da ifade ettiği üzere “Bu dönem, devletin toplumun önünde olduğu bir dönemdir. Hiçbir kamusal alan devletin ve kurucu iradenin kontrolü dışında bırakılmıyor. Keza din de kontrol altına alınarak devletleştiriliyor.” Dolayısıyla, laik cumhuriyet ideolojisine karşı tehdit oluşturabilecek her türlü fikir, ideoloji veya dini inanış bu dönemde devlet kontrolü altına alınıp yok edilerek veya revize edilerek bir tehdit unsuru olmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. Akan bu durumu şu şekilde özetliyor:

“Rejimin kuruluş aşamasında, rakip bir ideolojinin İslam üzerinden örgütlenerek cumhuriyete bir tehdit oluşturma olasılığı var. Bu engellenmek isteniyor. Buradaki düşünce şu: Eğer İslam’ı biz örgütlemezsek, başkaları örgütleyebilir. Bu da cumhuriyetin altını oyar.”

Bu politika etrafında, erken cumhuriyet döneminde gerçekleşen 4 önemli gelişme bulunuyor:

  • 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitiminden dinden ayrılması
  • 1928 yılında anayasadan devlet dini ibaresinin kaldırılması
  • 1937 yılında anayasaya laiklik ibaresinin eklenmesi

1980 darbesiyle değişen paradigma

1980’e geldiğimizde, iktisadi ve siyasi bir krizin içindeki Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesiyle asker yönetime el koymuştu. Askeri yönetim altında yeni bir anayasa hazırlanmış ve Türkiye sol hareketlerin baskılandığı, işçi örgütlenmelerinin dağıtıldığı, siyasi baskıların artırıldığı bir döneme girmişti. Bu dönemin en önemli gelişmelerinden biri, toplumda yükselen sol hareketlere bir alternatif oluşturma amacıyla milliyetçiliğin ve Sünni İslam’ın devlet eliyle güçlendirildiği bir dönemin başlamış olmasıdır.

Murat Akan, bu dönemi şu şekilde anlatıyor:

“1980 darbesi, siyasal İslam’ın yükselişini sağlayan bir unsurdu. Hem soldan potansiyel rakiplerinin örgütsel yapısını ortadan kaldırmıştı hem de darbe öncesi yaşanan siyasi ve iktisadi krizlerin çözümü ve makbul vatandaşın bir özelliği olarak dini ahlakı doğrudan desteklemişti. Sivil toplumun askeri şiddet tarafından yeniden düzenlenişini Sünni İslam’ı toplumun çimentosu olarak kuran kurum siyaseti izledi.”

1980 darbesiyle birlikte, askeri yönetim ülkenin ekonomik, siyasi ve toplumsal dinamiklerini değiştirdiği gibi cumhuriyetin kurucu ilkelerinde de bir dizi değişikliğe gitti. Bunlardan en önemlisi, rejimin İslam dinini algılama pratiğinin değiştirilmesidir. Erken cumhuriyet döneminde yeni kurulan ulus-devlete bir tehdit olarak görülen ve bu nedenle devlet kontrolü altında tutulan İslam, 1980 darbesiyle birlikte ülkenin içinde bulunduğu krizlere karşı bir çözüm olarak görülmüş ve Sünni İslam’ın kamusal alana nüfuz etmesi teşvik edilmiştir.

“Dinin, toplumun çimentosu olarak harekete geçirilmesi 1982 anayasasının 24. ve 136. maddelerinde ifade edilir. 136. maddede şöyle yazar: Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir. 24. maddenin 4. paragrafı, ilk ve ortaokullardaki din ve ahlak derslerini zorunlu hale getirir.” 

Sol hareketlerin 1980 darbesi ile zayıflatılması, Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden Sünni İslam’ın devlet eliyle hâkim ideolojiye dönüştürülmesi, toplumdaki muhafazakâr hareketlerin güçlenmesine, İslam’ın siyasallaştırılarak siyasete dahil edilmesine ve 1990’larda Refah Partisi ile yükselen İslamcı partilerin güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bir diğer ifadeyle, 1980’lere kadar Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden kontrol altında tutulmaya çalışılan siyasal İslam, askeri rejimin İslam’ı toplumu bir arada tutacak hâkim ideolojiye dönüştürme politikasıyla zincirlerini kırmış ve siyasetin kılcal damarlarına kadar nüfuz edecek yeni bir dönemi başlatmıştır.

Dinin dozunu ayarlama mekanizması: Diyanet İşleri Başkanlığı

1924 yılında kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), genç cumhuriyete karşı bir tehdit olarak görülen İslam’ı devletleştirerek kontrol altına alma mekanizması olarak kullanıldı.

Akan, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı şu şekilde tanımlıyor:

“Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘biz örgütlemezsek başkası örgütler’ yaklaşımıyla İslam’ı belirli sınırlar içinde tutma projesi olarak başlamıştır. Ulus-devlet oluşturma döneminde din, cumhuriyete bir tehdit oluşturmaması için devlet kontrolü altına alınmıştır. Bu anlayış çerçevesinde kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı da yürütme kimin elindeyse onun kontrolü altında olan ve politikaları etrafında şekillenen bir kuruma dönüşmüştür. Diyanet, rejimin sorunlarına göre dinin dozunu ayarlama mekanizmasına dönüşüyor. 1980’lerdeki ekonomik krize ve rejim krizine karşı dinin çözüm olarak önerilmesi çok iyi bir örnektir. Aslında, rejim krizlerine karşı çözüm olarak dinin ve diyanetin kullanılması cumhuriyetin kuruluşundan beri uygulanan bir politikadır.”

Vatandaşların kanun önünde eşitliğinin ihlali

Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’de laikliğin önünde engel oluşturması önermesiyle birçok açıdan eleştiriliyor. Peki Diyanet, laikliğe neden ve nasıl bir tehdit oluşturuyor? Murat Akan ile yaptığımız söyleşide bu konuyu de detaylı bir şekilde ele aldık.

Akan, bu soruyu şu şekilde cevaplıyor:

“Türkiye’de laiklik hep ideoloji üzerinden tartışılır ancak bu vergi meselesi ile ilgili bir konudur. Devletin, tüm vatandaşlarından topladığı vergi ile tek bir dini, hatta tek bir dinin belirli bir yorumunu finanse etmesi ‘vatandaşların kanun önünde eşitliği’ ilkesinin ihlali demektir. Devlet tek bir yaşama biçimine veya bir dinin tek bir yorumuna vatandaşlarının vergisi üzerinden yatırım yapamaz.”

Laiklik tartışmalarını ideolojik bir döngüden çıkararak daha somut bir alana taşıyan Murat Akan, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili ikinci büyük sorunun diğer kamu kurumları ve bakanlıklarla imzalanan protokoller olduğunu belirtiyor.

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, Kemalist rejime yaptığı eklemelerin en sorunlusu başka devlet kurum ve bakanlıkları ile imzalanan protokollerdir. AK Parti döneminde devletin diğer kurumlarıyla imzalanan protokoller, dinin politika alanını genişletiyor, laikliğin temeli olan alanlar ayrımı prensibi ve pratiğinin kurumsal seviyede ihlalini derinleştiriyor, devlet içindeki iş bölümünü, bürokratik ayrışmayı hiçe sayıyor ve dolayısıyla sadece devleti dinselleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda devleti de zayıflatıyor.”

Siyasal İslam'ın bayrak taşıyıcısı

1990’larda Refah Partisi ile başlayan siyasal İslam’ın yükselişi, AK Parti’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle yeni bir ivme kazandı. AK Parti’nin kesintisiz 20 yıllık iktidarı süresince hâkim ideoloji haline gelen siyasal İslam, başta emniyet ve yargı olmak üzere neredeyse devletin tüm kurumlarına nüfuz etti. Diyanet İşleri Başkanlığı da bu dönemde bütçe, çalışan sayısı ve diğer devlet kurumları ile imzaladığı protokoller neticesinde güçlenerek AK Parti’nin siyasal İslam anlayışının bayrak taşıyıcısı konumuna geldi. Her ne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın AK Parti döneminde büyüyüp güçlendiği düşünülse de kurum erken cumhuriyet döneminden beri kriz dönemlerinde bir kurtuluş reçetesi olarak kullanılıyordu.

“Diyanet kurulduğu günden beri, kimin iktidarda olduğundan bağımsız bir şekilde kurumsal olarak büyüyor. Kemalist laiklik ve AK Parti’nin Siyasal İslam’ı, her ne kadar başörtüsü konusunda ayrışsa da devlet bütçesiyle finanse edilen bir Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda ortak paydada buluşabiliyor. AK Parti dönemini diğerlerinden ayıran şey devlet içindeki görevler ayrılığı ve sınırların ihlal edilmesidir. 2021-2022 Adli Yıl Açılışında Diyanet İşleri Başkanının dua etmesi, bu sınırlar ihlalinin en net örneğidir. Laikliğin merkezinde yer alan ‘vatandaşların kanun önünde eşitliği’ ilkesinin koruyucusu yargıdır. Diyanet ile yargının bu şekilde iç içe geçmesi, din ile yargı arasındaki sınırın ihlal edilmesi devlet içindeki güçler ayrılığı ve laikliğin koruyucusu olan kurumun da ihlal edilmesi anlamına gelir.”

Murat Akan buna ek olarak, CHP’nin 4+4+4 eğitim kanunundaki seçmeli din dersleri hakkında açtığı davada Anayasa Mahkemesi’nin kararında ‘Müslüman çoğunluk’ fikrine yer verilmesinin hem vatandaşların eşitliği hem de laiklik ilkesinin açıktan ihlal edilmesi anlamına geldiğini belirtiyor.

“Fransa’da laiklik, Katolik çoğunlukçuluğa karşı kazanılmıştır. Bizim şu an rejim seviyesinde laiklikten uzaklaşıyor oluşumuzun en büyük örneği ‘Müslüman çoğunlukçuluk’ fikrinin yargıya nüfuz etmesidir.”

Ayasofya’nın camiye çevrilme kararını da yorumlayan Akan, şu ifadeleri kullanıyor:

“Son bir yıl içinde Diyanet çok ön plana çıktı. Siyasi ve ekonomik krize karşı diyanet ve vicdan mobilize edildi. 60’lardan beri İslamcı kesimin Ayasofya’yı cami yapma projesi vardır. 24 Temmuz tarihi, Ayasofya’nın ibadete açılmasına ek olarak aynı anda Lozan Anlaşması’nın da yıldönümüdür. Ankara’da Lozan Anlaşması’nın yıldönümü kutlanırken, İstanbul’da Ayasofya’nın ibadete açılması kutlanıyordu. Yani, vatandaşları ikisi arasında bir seçim yapmak zorunda bırakıldı. Bu durum, toplumu kutuplaştırmanın bir örneğidir.” 

Yeniden fetih sembolizmi

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından kılınan ilk namazda, elinde kılıçla minbere çıkarak hutbe okuması aslında bir “yeniden fetih” sembolizmiydi. Halihazırda biri 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından bir diğeri de 1923 yılında Lozan Barış Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. kolordu tarafından iki kez fethedilmişti. 1453’te yapılan fetih Bizans İmparatorluğuna son verirken 1923’teki yeniden fetih de işgal kuvvetlerinin hakimiyetine son vermişti.

Peki, Ali Erbaş aracılığıyla iktidarın fethi kime karşı yapılmıştı? Bu soruya verilebilecek birçok cevap olmakla birlikte en tatmin edici cevap şu olabilir: 1980 darbesiyle arkasına askeri rejimin desteğini alan siyasal İslam, 1990’larda ivme kazanan siyasi gücü ve AK Parti iktidarıyla devletin en kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilme imkânı bulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliğinin en önemli sembollerinden biri olan Ayasofya’yı tekrar ibadete açabilmişti. İşte kılıçla hutbe okuyup namaz kıldırmanın arkasındaki sembolizm, siyasal İslam’ın eski laik rejime karşı zaferini temsil eder.

“Peki, Diyanet sadece Sünni İslam’ı değil de tüm inanışları kapsayan bir kurum olsaydı, bu yine de laikliğin ihlali anlamına gelir miydi?” sorusunu Akan şu şekilde cevaplıyor:

“Tarafsızlık ilkesi ya da vatandaşların kanun önünde eşitliği ilkesi tüm dinleri kapsayan bir Diyanet olsa da ihlal edilebilirdi. Türkiye’nin daha laik bir noktaya nasıl evrileceği konusuna tüm aktörlerin bir araya getirilerek karar verilmesi lazım. Laiklik aslında birlikte yaşayabilme pratiğidir ancak otoriter yönetimler bunu istemezler. Dolayısıyla, din üzerinden toplumun kutuplaştırılması ve laikliğin ihlal edilmesi insanların birlikte yaşayabilme pratiğine zarar vererek otoriterleşmeyi besleyen bir mekanizma oluşturuyor.”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

NEREDE YAYIMLANDI?

SpektrumSpektrum

BÜLTEN SAYISI

Diyanet'in kılıcı ve laiklik, yurtlarda istismar davaları

Spektrum Dosya'nın konusu Diyanet İşleri Başkanlığı

09 Haz 2022

Cumhuriyet

YAZARLAR

Abdullah Esin

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak