Likya Yolu

Akdeniz mavisini ararken doluya tutulan bir hikâye.
Likya Yolu

Fethiye’den Ölüdeniz’e inen yolda bir minibüs durağına sığınmış hâldeyiz. Akdeniz iklimine göre havanın 18-22 derece civarlarında, parçalı bulutlu açık olması gereken bir nisan başı. Sabah günlük güneşlik havanın getirdiği tembellikle Likya Yolu yürüyüşüne başlamayı sürekli birer saat erteleyişimizin ne kadar isabetli olduğunu öğlen patlayan hava kanıtlıyor. Tembellik bazen insanın kafasına yıldırım düşmesini engelliyormuş; pansiyonun balkonunda keyif yaparak insan hayatta kalma şansını arttırıyormuş. 

Sığındığımız minibüs durağının tavanını kıracakmışçasına dolu taneleri dökülüyor gökten. Ölüdeniz’deki pansiyona normalde yürüyerek gidebiliriz ancak mevcut durumla pek mantıklı bir karar gibi görünmüyor bu. Durağı titreten dolu, rüzgârın etkisiyle zaman zaman çapraz zaman zaman yere paralel yağıyor.

Akdeniz'de kuş bakışı manzara


Bir araç bulmak için karşı şeride geçmemiz gerekiyor. Karşı şeritteki durağa gitmek için de yaklaşık 400 metrelik mesafe var. Görece havanın hızının azaldığı bir boşluk kollayıp yola atlıyoruz. Hüseyin Bold’un rekoruna yakın bir tempoyla geçilen mesafe sonucu yeni duraktayız. Üstümüzde bahçe hortumuyla yıkanış gibi su akıyor. Sanki araç değil gemisiyle Nuh’un bizi kurtarmasını bekliyoruz. 

Bir süre giden gelen olmayınca durağın içinden kolumu uzatıp otostopa başlıyorum. Henüz turizm sezonu başlamadığı için yoldan seyrek araç geçiyor. Şansımıza yaklaşık 5 dakika sonra bir kamyonet hâlimize acıyıp duruyor ve Ölüdeniz’de bizi otelimize bırakabileceğini söylüyor. Ölüdeniz'e geldiğimizde karşılaştığımız manzaraya inanamıyoruz. Kaldırımlar yağan doluyla beraber sanki kar tutmuş gibi bembeyaz. Altyapısı zayıf sokaklar bu ani yağışla sular altında kalmış. "Nisan ayında Ölüdeniz’de karlı kaldırım görebilen dünyada çok az insandan biriyiz," diye düşünüyoruz buğulu camlardan bakarken. 

Otele girip kurulanırken doğru zamanda doğru yerde olanın önemini konuşuyoruz aramızda. Doğa karşısındaki zavallılığımızı da fark ederek parkurun ortalarında böyle bir havaya denk gelsek neler olacağı alternatiflerini sıralıyoruz. Bedelini sadece ıslanarak ödediğimiz iyi bir ders oluyor bu. 

Klima ve fön makinesiyle kıyafet kuruttuğumuz akşamın ertesi sabahı, Akdeniz iklimi geri dönmüş durumda. Mavi göğü perdeleyen gri bulutlar gitmiş, güneş yalandan tepede değil. Tüm ciddiyetiyle mesaisini kemiklerimize kadar bizi ısıtmak için harcıyor. Ölüdeniz’in turkuaz suları usulca kumsalla buluşuyor. Bir gün önce tufana yakalandığımız noktaya dönüyoruz. 

Yolda


Artık parkura giriş vakti 

Her yürüyüşçü gibi Likya Yolu tabelası önünde fotoğraf çekiyoruz. Sağda solda gölgelerde dünden kalan dolu birikintileri var. Toprak yol sabahın erken saatleri olduğu için hâlâ yumuşamamış gecenin ayazını içinde tuttuğu için sert. Bir süre sonra çıkış başlıyor. Kayaların arasına neredeyse 2000 yıl önce açılmış antik yollardan Babadağ’ın eteklerine yükseliyoruz. Yükseldikçe yerde biriken dolular artıyor. Sanki Likya Yolu’nda değil yüksek bir dağ yürüyüşündeyiz. 

Dinlenmek için arada arkaya dönüp uzaklaşan Ölüdeniz manzarasına bakıyoruz. "Dünyanın en güzel mavi tonlarının tek kareye sığdırılabildiği yer," diye tanımlayabiliyorum manzarayı. Akdeniz’in eşsiz laciverti kumlarla, çakıl taşlarıyla kırılarak turkuazın ve açık mavinin en güzel hâllerine dönüşüyor. Yükseldikten sonra uzun bir mola veriyoruz. Kar ve buz, artık Ölüdeniz tarafında kalıyor. "Likya Yolu’nu karlı yürüyen nadir insanlarız," diye gülüşüyoruz.

Kaçak yapılar: Yukarı tırmanıp karşılaştığımız enfes manzara dışında bizi karşılayan başka bir şey kaçak yapılar. Normalde inşaat izni olmayan bölgede irili ufaklı inşaatlar bulunuyor. "Dünyanın en güzel yürüyüş rotalarının birinin üstüne ancak bu coğrafyada böyle kazuletler dikilebilirdi," diye düşünüyorum. 

Yürürken kızılçamların üstünde kozaları bulunan zararlı tırtıllar geliyor aklıma. Yuvalandıkları ağacı kurutup yenisine geçen, doğada onlara bulaşan tüm canlılara bir şekilde zarar veren o tırtıllar gibiyiz — dışarıdan doğanın bir parçası gibi görünüp zararı bol olan. 

Öğlen yemeğinde yol üstüne bir Yörük köyüne varıyoruz. Basit ama lezzetli bir gözlemeye enerjimizi roketleyen bir nar suyu eşlik ediyor. Köydeki keçileri izleyerek zaman geçiriyoruz. Bir gün önceki tufanın bedeli, 2 günlük parkuru tek günde bitirmek. 535 km’lik Likya Yolu için küçük ama bizim için büyük bir mesafe. Doğa, kaçak inşaatlar ve köylerden geçen yol sonunda Faralya’ya iniyor. Arada keçiboynuzu ağaçlarıyla karşılaşıyoruz. 

Akdeniz mavisi


Yaklaşık 19 kilometrelik yürüyüşü Aktaş Plajı’nda sonlandırıyoruz. Dizlerimiz ağrıyor, bacaklarımızdaki kaslar gergin. Bunun tek çözümü olduğunu ikimiz de biliyoruz. Tüm yolun ağırlığını suyun kaldırma gücüne bırakıyoruz ve Akdeniz’in mavi kollarına atıyoruz kendimizi. Nisan denizinin hafif ürperten serinliğinde günü değerlendiriyorum. 

Likya Yolu’nda başta “Neden bu dağ bayırda yürüyorum?” diye düşünüyor insan. Sonra asıl mücadelenin yokuşlarla, güneşle, rüzgârla, yağmurla değil; temelde kendiyle olduğunu fark ediyor. Limitlerini görüyor ve o limitleri zorlamanın keyfine varıyor. Aslında yürüdükçe yol insanı, insan da yolu sindiriyor. Atılan her adımdaki emek o yolu daha da hatırlanır kılıyor. 

Yürümek, sebat edip yola düşülürse her yolun sonu olduğunu, varmanın keyfinin yolun çilesinden geçtiğini öğretiyor. Sonra insan bunları düşünürken bir bakıyor parkur bitmiş, gözünde büyüyen kilometreler erimiş. Likya senatosuna bu eşsiz eseri bize kazandırdıkları için teşekkür ediyorum. 

Bir şairin Likya Yolu’yla pek özdeşleştirilen dizeleri geliyor aklıma:

Beni bulamazsan üzülme,
Eşyalarımı bulacaksın.
Kestiğim taşları,
Açtığım yolları,
İşlediğim heykelleri bulacaksın.
Ve göreceksin ki,
Binlerce yıl öteden,
Parmak uçlarımız dokunacak birbirine.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

RutaRuta

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Akdeniz mavisini ararken: Likya Yolu

Ruta bu hafta Akdeniz mavisini ararken doluya tutuluyor. Likya Yolu'na uzanıyor; Likya Senatosu’nun yol çalışmaları ve düşündürücü bir yürüyüş parkurunu ziyaret ediyor.

13 Nis 2022

Akdeniz mavisini ararken: Likya Yolu

YAZARLAR

Kerimcan Akduman

Turizm profesyoneli, yazar, fotoğrafçı. İstanbul'da doğdu, yetişti. Reklamcılık yapmaktan sıkılıp 1,5 sene dünyayı dolaştı. Eve dönüp öğrendikleriyle turizm sektörüne girdi. Dünyanın uzak bölgelerinde deneyim odaklı turlar düzenliyor.

Ruta

Ruta hayatını genelde yolda geçiren ve not tutmak yerine fotoğraf çeken bir adamın seyir defteri.

İLGİLİ OKUMALAR