Mekânı Taştan Çıkarmak: Bizans'ta Kaya Oyma Mimari ve Kapadokya

Doğal kast oluşumları ve mağaralar içeriyor olmalarından bağımsı olarak pek çok kayalık alan Bizanslılar tarafından kaya oyma mimari kullanılarak çeşitli ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürülmüştür. Jeolojik özelliklerin müsaade ettiği neredeyse her bölgede oyularak kaya oyma mimarinin, inşa edilmiş yapılara tercih edilmiş olduğunu göstermektedir.
Mekânı Taştan Çıkarmak: Bizans'ta Kaya Oyma Mimari ve Kapadokya

Yazı: Görkem Günay

Mağaraların ve kaya kütlelerine oyulmuş mekânların, içinde bulunduğumuz yapılı çevrenin ayrılmaz bir parçası olduğu düşüncesi yirmi birinci yüzyılda en iyi ihtimalle olağan dışı olarak nitelendirilecektir. Buna karşın, tarih boyunca, insan müdahalesiyle dönüştürülmüş doğal mağaralar ya da kayaya oyma mekânlar hem işlevsellikleri hem de toplumların düşünce dünyasında tuttukları yer dolayısıyla pek çok kez alışık olduğumuz inşa etme pratiklerine tercih edilmiştir. Bizans ve çağdaşı komşu çevre kültürlerdeki kaya oyma mimari de bu bütünlük içinde ele alınabilir. Kapadokya’daki kaya oyma mimari örnekleri, tanımlı bir coğrafi bölgedeki yoğunluklarının ve korunmuşluk durumlarının bir sonucu olarak ilgili araştırma literatüründe öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, geleneksel anlamda Bizans’ın kültürel etki alanı olarak tanımlanabilecek geniş coğrafyada, Kapadokya’nın yanı sıra başta Frigya olmak üzere Anadolu’nun çeşitli bölgeleri, Levant, Kafkasya, Kırım, Balkanlar, Güney İtalya ve Sicilya Orta Çağ’da kaya oyma mimarinin uygulandığı bölgeler arasında sayılabilir.

Neden Bizans’ta kaya oyma mimari?

Doğal karst oluşumları ve mağaralar içeriyor olmalarından bağımsız olarak pek çok kayalık alan Bizanslı lar tarafından kaya oyma mimari kullanılarak çeşitli ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürülmüştür. Jeolojik özelliklerin müsaade ettiği neredeyse her bölgede oyularak şekillendirilmiş mekânlarla karşılaşılması, söz konusu alanlarda kaya oyma mimarinin, inşa edilmiş yapılara tercih edilmiş olduğunu göstermektedir. Bu tercihin arkasında hem pratik gerekçelerin hem de kaya oyma mimarinin Bizans algısındaki yerinin etkisi olduğu düşünülebilir.

Öncelikle, alternatif yapı malzemelerinin bir bölgede eksik ya da yetersiz oluşunun, orada kaya oyma mimarinin tercih edilmesine yol açmış olabileceği akla gelmektedir. Bu doğrultuda, Kapadokya’daki kayaya oyma mekânların çokluğu, bazı araştırmacılar tarafından sınırlı kereste kaynaklarının ve kaya oyma mimariye uygun jeolojik yapının bulunduğu bir bölgede mekân ihtiyacına verilen doğal bir karşılık olarak yorumlanmıştır.(1) Ayrıca, bölgede çokça bulunan volkanik tufanın, nispeten kolayca oyulabilen fakat doğa koşullarına dayanıksız bir malzeme olduğu, dolayısıyla duvar inşa etmekten çok, kendisini taşıyabilen kayaya oyulmuş mekânlar oluşturmaya uygun olduğu öne sürülmektedir.(2) Ancak bir bölgede kaya oyma mimarinin varlığını tamamen alternatif yapı malzemelerine erişim koşullarıyla açıklamak doğru olmaz. Zira kaya oyma mimarinin görüldüğü pek çok alanda böyle bir durumdan söz edilemez. Çok sayıda Bizans kaya oyma yapı grubu, içlerinde örme duvarlar ve ahşap döşemeler, çevrelerinde ise kayaya oyma mekânlarla bir arada çalışan inşa edilmiş yapılar ve ek strüktürler barındırır (Resim 1). Ayrıca kayaya oyma mekânlar, ahşap malzemeye ulaşımın bir problem olamayacağı geniş ormanlık alanlar içerisinde ve antik veya günümüzde aktif olarak çalışan taş ocaklarının yakınlarında da karşımıza çıkmaktadır.

Etraflarını saran kalın kaya kütlelerinin etkili bir izolasyon katmanı olarak çalışması nedeniyle, Kapadokya’daki kayaya oyulmuş mekânların, İç Anadolu’nun sert geçen kış ve sıcak yaz aylarında nispeten konforlu iç mekân koşulları sağlıyor oluşu, bir diğer pratik neden olarak öne sürülmüştür. Öte yandan, Balkanlar gibi imparatorluğun kuzey bölgelerindeki dağlık ve ormanlık alanlarda bulunan mağara ve kaya oyma yapıların soğuk ve nemli ortamlarının ideal koşullar sağladıkları için tercih edilmiş olması pek akla yatkın değildir. Sonuç olarak, yukarıda sıralanan pratik nedenler, geniş Bizans coğrafyasında kaya oyma mimarinin tercih edilmiş olmasını açıklamak konusunda yetersiz kalmaktadır. Doğal mağara oluşumlarının ve kaya oyma yapıların kullanılmasında, bu mekânların Bizans algısındaki yerinin de yadsınamaz bir rolü olduğu kesindir.

Resim 1 - Vize’nin kuzeyinde Asmakayalar kaya oyma yapı grubunun düzeltilmiş ve kör kemer diziyle hareketlendirilmiş cephesi üzerinde, günümüze ulaşamamış ahşap strüktüre ait kiriş yuvaları görülmektedir.
Fotoğraf: İ. Malgil


Kayaya oyma mekânların Bizans inanç dünyasındaki yeri

Bizans kaya oyma mimarisini yorumlayabilmek ve günlük hayattaki yerini anlayabilmek için kayaya oyulmuş mekânların onları meydana getiren ve kullanan Orta Çağ toplumu tarafından nasıl algılandığına dair fikir sahibi olabilmek kritik önem taşımaktadır. Kaya oyma mimarideki insan faktörü, mevcut Bizans yazılı kaynaklarında kendisine yeterince yer bulamamıştır. Bununla birlikte, birtakım müdahalelerle dönüştürülmüş doğal mağaralara dair referanslara, Bizans algısını yorumlayabileceğimiz kaynaklarda sıkça rastlanmaktadır. Bir diğer önemli nokta ise Bizans’ta kaya oymacılığının dini yapılar için olduğu kadar sivil ve askeri mimarlık örnekleri için de kullanılmış olmasına rağmen, metinlerde genellikle kutsal mağaralar üzerinden bir anlatı geliştirilmiş olmasıdır.

Bizans algısında mağaralara atfedilen kutsallık neredeyse birbirine paralel olarak gelişen iki kültürel olgudan kaynaklanmaktadır. Bu durum, kutsal kitapta geçen hikâyelerde ya da münzevi azizlerin yaşam öykülerinde sahne oldukları olaylarla ilişkilidir. Mağaralara atfedilen kutsallık, neredeyse istisnasız olarak kaya oyma mimari, duvar resimleri ya da mağaraların yakınına inşa edilen yapılarla işaretlenmiş ve vurgulanmıştır.

Kutsal kitapta mağaralar genellikle vahiylerin ve ilahi karşılaşmaların gerçekleştiği mekânlar ya da daha pratik işlevlere karşılık veren sığınaklar veya mezarlar olarak karşımıza çıkmaktadır.(3) Bunun ötesinde, Bizans’ta mağara mekânları, İsa Mesih’in yaşamına yön veren üç temel olayla ilişkilendirilmektedir. Yeni Ahit içerisinde bu duruma açık bir referans bulunmamakla birlikte, bu üçlü kurguya göre İsa Mesih Beytüllahim’de bir mağarada dünyaya gelmiş, ölümünden sonra Kudüs’te bir mağaraya gömülmüş ve Kudüs’ün doğusunda Zeytin Dağı’ndaki başka bir mağaradan göğe yükselmiştir. Beytüllahim’de yerel bir Hac merkezi olarak işlev gören mağaranın İsa’nın doğduğu yer olarak kabul edilmesi, muhtemelen 2. yüzyılda hâlihazırda oturmuş bir inanıştı. Mesih’in hayatındaki diğer iki dönüm noktasını mağara mekânlarıyla ilişkilendiren ve üçlü kutsal mağara düşüncesini formüle eden kişi ise Kaesarealı Eusebios’tur (yak. 265-339/340).(4) 4. yüzyılda Büyük Konstantin’in kutsal topraklardaki yapı faaliyetlerinin bir parçası olarak, bu üç mağara, Eusebios’un yazılarının, inşaları için ideolojik bir arka plan oluşturduğu büyük ölçekli bazilikalarla çevrelenmiş (Doğuş, Kutsal Kabir ve Eleona Kiliseleri) ve kutsallıkları resmi olarak tanınmıştır.(5)

Resim 2 - İsa’nın doğumunu canlandıran 11. yüzyıl mozaiği, Hosios Loukas Manastır Katholikonu. Nikos Kontogiannis arşivi


Kutsal kitapta anlatılan olaylara sahne olan mağaralar, Bizans’ın görsel kültüründe de önemli bir yer tutar. Bizans ikonografisinde İsa’nın dünyaya gelişini resmeden ikonalarda doğumun gerçekleştiği mekân bir mağara olarak tasvir edilmektedir (Resim 2). Benzer bir şekilde diriliş sahnelerinde İsa, mağara benzeri yer altından göğe yükselirken gösterilmektedir. Ayrıca, vaftiz sahnelerinde Ürdün Nehri’nin kıyıları genellikle mağara ağzını çağrıştıran bir görüntüye bürünürken, çarmıha gerilme sahnesinde Golgota Tepesi’ndeki mağara, Âdem’in mezarını temsil etmektedir.(6)

İsa Mesih’in hayatıyla kurgulanan ilişki dolayısıyla, mağaralar ve kiliselerin en kutsal mekânı arasında sembolik bir bağ kurulmuştur. Muhtemelen yarım daire formundaki eğrisel şekli ve cemaatin içine giremediği sınırlayıcı yapısı dolayısıyla apsis mekânı, İsa’nın dünya üzerindeki varlığının başını ve sonunu işaretleyen olaylara ev sahipliği yapmış mağaralarla ilişkilendirilmektedir. Bu sembolik ilişki, 8. yüzyılda, Patrik Germanos’a (715-730) atfedilen Historia Mystagogica içinde ustaca yazıya dökülmüştür.

“Apsis, Mesih’in Beytüllahim’de dünyaya geldiği ve İncil yazarının kayadan bir mağara oydular ve İsa’yı içine yerleştirdiler şeklinde anlattıkları doğrultusunda gömüldüğü mağaralara göre şekillenmiştir.”(7)

Manastır metinleri ve azizlerin yaşam öyküleri, kutsal kitapta geçen hikâyelerle doğrudan bağlantıları olmasa da kutsal olarak nitelendirilen çok sayıda mağara mekânından söz eder. Bu durum, mağaraların, genellikle ömürlerinin önemli bir bölümünü bu mekânlarda geçiren ve çoğunlukla ölümlerinden sonra aynı mağaralara gömülen münzevi azizlerle temaslarından kaynaklanmaktadır. Böylece, Eski Ahit peygamberlerinin ve İsa’nın hayatını kendilerine örnek alan keşişler için, mağaraların kişinin duyularını sınırlandıran, dış dünyayla ilişkisini kısıtlayan, kapalı ve loş iç mekânları, İsa’nın ölüme karşı kazandığı zaferi yeniden canlandırmak ve ruhani bir diriliş yaşamak için ideal ortamlar meydana getirmektedir.(8) Bu durumun bir sonucu olarak, mağara içinde inzivaya çekilmek manastır hayatında çokça tercih edilen bir yol olmuş ve azizlerin yaşamlarının önemli bir kısmını mağaralara kapanarak geçirmesi, aziz yaşam öykülerinde tekrar eden bir motif haline gelmiştir.(9)

Münzevi azizlerin pek çok canlıya yuva olan mağaralarda inzivaya çekilmelerinin bir sonucu olarak, vahşi hayvanlarla bazen barışçıl karşılaşmalar, bazense çarpışmalar yaşamaları ve mağaralardaki şeytanları defetme hikâyeleri aziz hayatlarında sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Öte yandan, azizlerin varlığı ve mütemadi yakarışları, tekinsiz ve karanlık mağaraları kutsal mekânlara dönüştürmektedir.(10) Bu yaklaşım, manastır kuruluş belgelerinde sıkça karşılaşılan, azizlerin üzerinde yaşanması güç, verimsiz doğa parçalarını, yerleşim alanlarına ve verimli arazilere dönüştürme anlatısıyla da uyum içindedir. Bu anlamda mağaralar, tıpkı sarp dağlar ve kurak çöller gibi, azizlerin müdahalelerinin peyzaj üzerinde görünür hale geldiği doğal elemanlar olarak nitelendirilebilir.(11) Ayrıca, bir kilise işlevi gören veya saygı gösterilen bir münzevinin yaşam hücresi ya da mezarı olarak kullanılan mağaralar, pek çok örnekte, doğrudan kutsal kişilerle temasta bulundukları için, aziz röliklerine benzer bir şekilde hac faaliyetlerine yol açmış ve içlerinde bulundukları manastırlara ekonomik bir değer kazandırmışlardır.(12)

Manastır literatüründe, mağaralarla alakalı tekrar eden bir diğer niteleme de insan müdahalesi olmaksızın kiliselerin mekânsal özelliklerini doğal olarak barındıran mağaraların, ilahi tezahürler doğrultusunda keşfedilerek, işleyen dini mekânlara dönüştürülmesidir. Genellikle insan eli değmeksizin vücut bulduğu düşünülen ikonalar için kullanılan akheiropoiesis kavramı, dini ikonalara otantiklik kazandırmakta ve mucizevi güçler yakıştırmaktadır.(13) Benzer bir şekilde, kutsal mağaraların azizler tarafından Tanrı vergisi özellikleri dolayısıyla seçilmiş olması, bu mekânlara atfedilen sembolik değeri güçlendirmektedir. Bu durumun aydınlatıcı bir örneği ile Hagios Sabbas’ın, 6. yüzyılda Skythopolisli Kyrillos tarafından kaleme alınan yaşam öyküsünde karşılaşıyoruz. Bir gece, Mar Saba Manastırı’nda yalnız başına yürüyen aziz, göğe eren bir alev sütunuyla karşılaşır. Sabas, gün ağardığında ilahi işareti gördüğü yerde kilise formunda bir mağara bulur ve bu mağarayı düzenleyerek dini törenlerin gerçekleşmesi için uygun hale getirir.(14) Söz konusu kaya oyma kilise günümüzde Hagios Nikolaos’a adanmış olsa da başlangıçta “Tanrı tarafından dikilmiş” anlamına gelen Theoktistos ismini almıştır.(15) Mağara kilisesinin bulunma hikâyesi, doksan dört yaşında hayatını kaybettikten sonra alev sütununu gördüğü noktaya defnedilen azizin hayatında ve manastır yaşamında merkezi bir yer tutmaktadır.

Resim 3 - Soğanlı Vadisi’ndeki Tokalı Kilise’nin tamamlanmamış köşe mekânı


Son tahlilde, Bizans algısında mağaralara atfedilen kutsallık, öncelikli olarak mağara mekânlarının, Eski Ahit peygamberlerinin ve İsa Mesih’in hayatlarıyla bağlantılarına dayanmaktadır. Bunun yanı sıra, kutsal kitaptaki öykülerle doğrudan ilişkisi olmayan bazı mağaralara da azizlerle olan temasları sonucunda kutsallık atfedilmiştir. Mağaralar, sıklıkla Tanrı tarafından münzevile<rin ve manastır topluluklarının kullanımı için mucizevi bir şekilde yaratılmış mekânlar olarak nitelendirilmiş ve küçük müdahalelerle ihtiyaç duyulan işlevler doğrultusunda yeniden şekillendirilmiştir.

İnşa etmenin bir alternatifi mi yoksa tezadı mı?

Kaya oyma mimari, uygun jeolojik koşulların sağlandığı kaya kütlelerinde, çoğunlukla mevcut mağaraların genişletilmesi ile oluşturulur. Duvar örme ve inşa etme süreçlerinden ayrışarak bir bütünün eksiltilmesiyle meydana getirildikleri için, kayaya oyulmuş mekânların oluşturulması yapı kurma eyleminden bir takım farklılıklar gösterir (Resim 3).(16) Bu farklılıkların temel nedenlerinden biri, kaya oyma mimarinin kendine has strüktürel çalışma prensipleridir. Kayaya oyulmuş mekânlar, yığma yapılar ya da ahşap strüktürlerden farklı olarak taşıyıcılar üzerinde değil etraflarını saran kaya kütleleri tarafından taşınır

Resim 4 - Ortahisar yakınlarında, Hallaç Manastırı olarak bilinen yapı grubunun kilise mekânı. Kubbe “taşıyıcılarının” yıkılmış olmasına karşın üst örtünün ayakta durması kaya oyma yapıların inşa edilmiş yapılardan farklılaşan strüktürel sistemlerini doğrular niteliktedir

Resim 5 - Kıyıköy’deki Aya Nikola Manastırı’nın ayazması yığma yapılara öykünen çok sayıda mimari detay ve plastik bezeme barındırır.


Öte yandan, mekânı örten kubbe, inşa edilmiş bir yapıda beklenenin aksine, sütunlar üzerine yerleşen düz bir tavandan yükselmektedir (Resim 4). Bu kendi kendini taşıyabilen sistem genellikle inşa edilmiş mimari formları kendine model edinir. Kayaya oyulmuş sütunlar, ayaklar, direkler, payandalar, kirişler, kemerler, tonoz ve kubbeler ve hatta kilise mobilyaları çoğunlukla formlarının önerdiği işlevlere karşılık vermeseler de oluşturdukları görsel ve mekânsal etki dolayısıyla, kayaya oyma mekânların içini doldurmaya devam eder.(17)

Resim 6 - Kaya oyma detayları vurgulayan ve kesme taş dokuyu taklit eden duvar resmi örneği, Göreme


Orta Çağ’daki pek çok kaya oyma mimarlık örneğinin karmaşık mekân çözümleri ve incelikli detayları, tasarım ve uygulama sürecine müdahil olan ustaların varlığını ve bilinçli bir şekilde, özenle verilmiş kararları işaret etmektedir. Buna karşın, çağdaş yazılı kaynaklar kaya oyma ustalarına neredeyse hiç değinmez. Bu anlamda, Elias Speleotes’in (ölümü 960) yaşam öyküsü nadir örneklerden birini sunmaktadır. Azizin yaşam öyküsünde anlatıldığına göre, Güney İtalya’da, Reggio Calabria’nın kuzeyindeki Melicucca’da aziz tarafından kurulan manastır kalabalıklaşınca, bir yarasa sürüsünün hareketleri vasıtasıyla manastır cemaati, yerleşebileceği geniş bir mağaraya yönlendirilir. Keşişler mağaraya vardıklarında, kendileri için Tanrı tarafından hazırlanmış bir kiliseyle karşılaşırlar, fakat mağaranın içi yeterince aydınlık değildir. Dualarını işiten Tanrı, Kosmas adında bu tip işlerde deneyim sahibi bir usta gönderir. Kosmas, alanı dikkatlice inceledikten sonra, taş kesmeyi iyi bilen işçiler tutar ve mağaranın güney duvarında büyük bir açıklık meydana getirir.(18) Bu kısa alıntı, her ne kadar iç mekânı hâlihazırda kilise formunda olarak nitelendirilmiş dahi olsa, manastırda yaşayan keşiş grubunun, mağaranın kullanımı için gerekli müdahaleleri tek başlarına yapamadığını göstermektedir. Projenin deneyim sahibi bir usta tarafından kurgulanması ve yine taş ustaları tarafından hayata geçirilmesi, bir anlamda, kayaya oyma yapıların oluşum sürecine dâhil olan uzmanlaşmış işgücünü işaret etmektedir.

Bizans kaya oyma ustaları, alışılagelmiş mimari formları ve yığma yapı detaylarını yeniden yorumlayarak, farklı bir araçla cisimleştirmiş ve özgün mekânlar meydana getirmiştir (Resim 5). İşlevini kaybetmiş strüktürel elemanlar, çoğunlukla yığma mimarideki katı formlarından uzaklaşarak kayaya oyma mekânlar içerisinde yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Oyularak oluşturulmuş kilise mobilyaları ise kaya oyma kiliselerin liturjik mekânını tanımlamaktadır. Çoğunlukla boyutları işlevsel olmalarına müsaade etmese de ölçeği küçültülmüş kaya oyma liturjik mobilyalar, şekilsel olarak kendilerine model aldıkları örneklerin detaylarına sadıktır.(19)

Yığma yapılara öykünme yalnızca kaya oyma detaylarda değil, kayaya oyulmuş yapıların duvarlarını bezeyen duvar resimlerinde de kendini gösterir. Kapadokya’da çok sayıda kaya oyma yapıdaki duvar resimlerinin en alt tabakasında bulunan ya da duvar yüzeylerini bezeyen son katman olarak karşımıza çıkan lineer tarzdaki kırmızı desenler, kayaya işlenmiş detayları vurgulamakta ve yığma duvar dokusunu taklit etmektedir (Resim 6). Benzer şekilde mermer kaplamaları taklit eden duvar resimleri pek çok bölgedeki kaya oyma yapıda uygulanmıştır. Bununla birlikte, düzenli kesme taş duvar dokusu şeklinde sıva üzerine kazınmış ya da boyanmış detaylara ve doğal taş kaplamaları taklit eden duvar resimlerine yığma Bizans kiliselerinde de sıklıkla rastlanmaktadır. Kaya oyma ve inşa edilmiş yapıların iç mekân düzenlemelerindeki bu benzerlik, ikisini de meydana getiren yapı ustalarının benzer kaygılar ve yaklaşımlarla hareket ettiğini göstermektedir.

Kaya oyma mimari, yığma mimariye has detayları ve mekânsal özellikleri doğrudan kopyalamak yerine tekniğin gereklerine uygun bir şekilde yorumlar. Yığma mimariye has formlardan sapmalar, ustaların malzemeyi ne kadar yakından tanıdıklarını ve çeşitliliğe olan yatkınlıklarını işaret etmektedir. Özellikle kaya oyma kiliseler, yaratıcı bir süreç de içeren tasarlanmış öykünmenin özgün örneklerini sergiler. Böylece, bu mekânları meydana getiren ve duvar resimleriyle bezeyen ustalar, kilise mekânını, Bizans algısında tanımlandığı haliyle, alternatif bir araç kullanarak somutlaştırmıştırlar. Bu olguyu örneklendirmek adına, kapalı Yunan haçı planına sahip kaya oyma kiliseler ele alınabilir. Muhtemelen ışığın iç mekâna yatay bir açıyla giriyor olması nedeniyle, kapalı Yunan haçı kilise tasarımının temel mimari özelliklerinden biri olan üç boyutlu üst örtü hiyerarşisi, kaya oyma kiliselerde göz ardı edilmiştir.(20) Yığma bir kilisede kubbe tamburundaki açıklıklardan mekâna dolan ışık vasıtasıyla, merkezi kubbe iyi aydınlatılmış ferah bir mekânı örterken, özenle işlenmiş bir kaya oyma yapıda aynı mimari eleman ekseriyetle en az ışık alan mekânı meydana getirir. Kapadokya’daki kapalı Yunan haçı planlı kaya oyma kiliselerde, genellikle tonozlar aynı yükseklikte oyularak, tambursuz basık kubbeler ve hatta düz tavanlar kullanılarak bu problem aşılmaya çalışılmıştır. Bu sayede, söz konusu kiliselerin iç mekânları, kapalı Yunan haçı kilise plan şemasının getirdiği mekânsal imge benimsenerek, kaya oyma mimarinin potansiyelleri ve kısıtlamaları doğrultusunda yeniden kurgulanmıştır.

Özetle, yığma mimariye has elemanların ve detayların kayaya oyma mekânlarda yeniden vücut bulmasıyla, Bizanslılar iki mimari gelenek arasında yakın bir ilişki ortaya koymaktadır. Kaya oyma ve inşa edilmiş yapıların Bizans algısındaki benzerliği, görsel kültürde de yansıma bulmaktadır. Bazı kaya oyma kiliselerin içindeki bani tasvirlerinde, kayaya oyulmuş yapıların bağışçıları ellerinde yığma kilise modelleri tutarken resmedilmiştir.(21) Bu durumun belirgin bir örneğiyle, Kapadokya’da, Belisırma’daki Kırkdamaltı Kilisesi’nin 13. yüzyıla tarihlenen duvar resimlerinde karşılaşmaktayız. Kilisedeki bani portresinde, kadın bani, içinde bulunulan kaya oyma mekânın amorf formuna dair hiç bir referans içermeyen sembolik bir yığma kilise modelini Hagios Georgios’a sunarken gösterilmektedir. Aralarındaki içe içe geçmiş ilişki ağlarının bir sonucu olarak, Bizans görsel kültüründe yığma yapıların kayaya oyulmuş mekânların yerini alabiliyor oluşu, iki mimari ifade biçiminin Orta Çağ algısında birbirine denk olduğunu düşündürmektedir.

***

Bu kısa metinde, kültürün ve günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak yüzyıllar boyunca Orta Çağ insanının çeşitli ihtiyaçlarına karşılık veren ve inanç dünyasında güçlü bir yer edinen kaya oyma mimarinin bazı öne çıkan özelliklerini incelemeye çalıştım. Yukarıda da tartışıldığı gibi, yapılı çevrenin önemli bir elemanı olan kayaya oyma mekânların, inşa edilmiş yapılara tercih edilmesinin arkasında bir takım pratik gerekçelerin varlığından söz edilebilir. Bununla birlikte, kaya oyma mimariye atfedilen anlamların ve mağaraların Bizanslıların algı dünyasındaki yerinin de önemli bir rolü olduğu kuşkusuzdur. Yapı inşa etme pratiğinden tamamen ayrışarak, kaya kütlelerini eksiltme yoluyla oluşturuluyor olsalar da kayaya oyma mekânlar alışılagelmiş taş, tuğla ve ahşap strüktürlere referanslar içerir. İnşa edilen ve kayaya oyulan mimarideki benzer uygulamaların bir sonucu olarak, ikisinin de aynı mekânsal düşüncelerin, birbirinden tamamen bağımsız malzemeler ve yöntemlerle vücut bulan farklı mimari dışavurumları oldukları öne sürülebilir. Bu sayede, kaya oyma mimari, Bizanslıların çevreleriyle etkileşime geçtikleri ve doğaya müdahalelerinin görünürlük kazandığı temel bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumsal Tarih’in bu sayısının odaklandığı Bizans Kapadokyası’nın eşsiz zenginlik ve çeşitlilikteki kaya oyma mimari mirası da bu bütün içerisinde düşünülmelidir.

GÖRKEM GÜNAY - Koç Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi

Yazının dipnotlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

NEREDE YAYIMLANDI?

Toplumsal TarihToplumsal Tarih

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

Bizans Kapadokya'sında Mimari ve Ziraat

Toplumsal Tarih'in 334. sayısından “Bizans Kapadokya’sında Yaşam ve Maddi Kültür” dosyası devam ediyor.

24 Mar 2023

YAZARLAR

Toplumsal Tarih

Tarih Vakfı'nın ülkemiz insanlarının tarihe bakışlarına yeni bir içerik, zenginlik kazandırmayı ve tarihi mirasın korunmasını köklü bir duyarlılıkla, geniş toplum kesimlerinin katılımıyla gerçekleştirmeyi amaçlayan dergisi Toplumsal Tarih'ten özel seçkiler her cuma 11.00'de Aposto'da.

İLGİLİ OKUMALAR