Mekânlara Saygı Duymak Üzerine

Yazı: Ezgi Zora
Şu an belki gün doğumuna tanıklık ediyorsun, belki dolunayda muazzam keyifli bir konserdesin, belki bir öğle vakti sıcak havaların şerefine karpuzunu soğuk soğuk yiyorsun...
Karpuz demişken çocukluğum gözümde canlandı. Deniz kenarında büyüdüğümüz için deniz programımız daima hazırdır; gidilecekler, götürülecekler, yenilecekler… Güneş doğar doğmaz uyandırılır, bir gözümüz açık bir gözümüz kapalı, üstümüze ne bulursak giyip hoop sahile ineriz! Henüz uyku güzeli insanlarımız derin uykusundayken biz mavinin tadını, el değmemişliğini o vakit yaşardık. Ta ki annemiz: “Çocuklaaar kahvaltı hazır, haydi ‘masayaaa’!” diyene kadar.
Hayatımızdaki Ruhsal Dinamizmi Sağlayan Mekânlar
Hayal ettiğiniz gibi mekân on numara beş yıldız, denizin serinliğinin verdiği dinamizmle yenilen simit, peynir, karpuz üçlüsü… Keyfimize diyecek yok fakat bir yere kadar! Yavaş yavaş “mekânlar” kavramına doğru yürümek istiyorum.
Günlük hengamenin içinde kaybolurken, kendimizi unuttuğumuz, çıkmazlardan çıkamadığımız anlar hep vardır. Kimi dönem bu durumu daha yoğun yaşarız. Veya farz edelim ki çooook mutlu bir haber aldık içimiz kıpır kıpır. Kendimizi bir mekâna atarız. Bu mekân deniz kıyısında bir restoran, bir kafe, bir çay bahçesi, bir alışveriş merkezi olabilir. Yani mekân daima iyisiyle kötüsüyle hayatımızın odağı konumunda. Benim son zamanlardaki favori mekanım tahmin edilmesi zor olmayacağı gibi deniz kenarında ufak bir masa iki sandalye…
Geçtiğimiz hafta sonu, haftanın yorgunluğunu bir nebze olsa atmak adına kıyıda kahvaltı yapma fikrini uygulamaya koyduk. Yine sabahın en erken vakitlerinde gerekli eşyaları alarak uzaktan yemyeşil bize bakan gösterişli ve gölgesi bol bir çamı gözümüze kestirip yanına iliştik. Keyfini sürmek istediğimiz ortamı kurmaya yeltenirken kıyısına iliştiğimiz koca çamın altının ve etrafının adeta çöplük olduğunu görmek o an ağzıma gelebilecek tüm nefret kusucu tabirleri kullanmama yetti! Bu nasıl bir vahşettir! Bu; ormana, denize nasıl bir kıyımdır? Daha geçen yaz bu vakitlerde Akdeniz’den başlayan yangın harekâtı tüm Türkiye’yi ve dünyayı vurmadı mı? Telef olan hayvanlar, yanan evler cabası … Ve bizler bu durumu burnumuzun dibinde soluya soluya iliklerimize kadar yaşamışken bu insan dışılık neden? Görüntünün trajikomik yanı çoğunlukla öbek öbek bir kenarda duran çeşitli plastik ve cam atıkları bir çöp poşetine koymanın zahmeti ve süresinin ne kadar olabileceği! Kahvaltı diye geldiğimiz mekanda mıntıka temizliği yapma şerefine nail olduk.
Okyanuslar, plastikler
İnsanlarımızın bilinçsizce ya da bilinçli (!) şekilde yeryüzünü, güzelim mekanı yok sayması kabul edilebilir bir durum asla değildir. Artan nüfusla birlikte yok edilen yeşilin, mavinin kıymeti henüz anlaşılamamış (!) Özellikle plastik atıklar, dünya yüzeyini %70 kaplayan okyanuslardaki 1 milyon canlının her yıl ölümüne neden oluyor. Bununla beraber önümüzdeki 30 yıl içinde denizlerdeki, okyanuslardaki balıkların yerini plastiklerin alacağı öngörülüyor.
Bireysel sorumluluk, duyarlılık, farkındalık
Söz ettiğim orman yangınları, denizlerin kirliliği (müsilaj sorununun patlak verişi), elektrik kesintileri, düzensiz yağışlar, depremler, tsunami ve dahası… Dünya bir denge merkezi; insan da dengeleyici unsur. Burada herkese birbirinden farklı sorumluklar yüklenmiş. Bunun yanında da toplumsal sorumluluklar dediğimiz ortaklıklarla dengeyi kurmaya çalışmalı.
Hani o mangal yakıp, masanı donattığın, yeşilin her tonunun hakim olduğu güzelim ağaçlara bakıp derin nefes aldığın; fonda anılarına döndüren, geleceği hayal ettiren müziklerin çaldığı, buna denizin ve bir masa, sandalyenin eşlikçi olduğu bu yerleri sen korumazsan ne miras kalabilecek ne de ruhunu okşayabilecek.
Benim gördüğüm manzara; benim hayalimdeki mekanla uyuşmadı, uyuşmuyor. Hayatta keyif alınabilecek ortamların tertemiz kalabilmesi dileğiyle…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş






