
Şans eseri 2020 yapımı, Japonya’daki Minamata isminde küçük bir balıkçı kasabasında 1960’lı yıllarda yaşanan çevre felaketini konu alan filme denk geldim.
O zamanının meşhur Life dergisi, efsanevi foto muhabiri W. Eugene Smith’i Japonya’ya gönderiyor. Minamata’da yaşayan insanlar 34 sene boyunca Chisso isminde bir kimya fabrikasının denize bıraktığı cıvadan dolayı zehirlenip, nörolojik bir hastalıkla boğuşuyorlar. Tabi ki şirket, literatüre Minamata hastalığı olarak geçen ve yüzlerce insanın hayatına mal olan, bu hastalıktaki rolünü yıllarca reddediyor. Şaşırdık mı? Hayır. Smith’in balıkçı kasabasında çektiği fotoğraflar, özellikle “Tomoko and Mother in the Bath” isimli fotoğrafının Life dergisinde basılmasından sonra dünya çapında tepki oluşuyor ve Chisso sorumluluğunu kabul etmek zorunda kalıp, mağdurlara tazminat ödüyor.

1971’de basılıyor fotoğraf.
Bu arada basılı yayının sonunun başlangıcı mıydı bilmiyorum ama Life dergisi de bir sene sonra kapanıyor. Peki, aradan geçen 50 senede, yani yarım yüzyılda acaba denizlerimizi ve okyanuslarımızı korumayı başardık mı? Minamata vakası dünya kamuoyuna geldiğinde Birleşmiş Milletler, çevre meselesini ele alan ilk uluslararası konferans Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı’nı (United Nations Human Environment Conference) 1972’de Stockholm’de yapmayı planlamıştı bile.
O zaman “bir saniye, denize arıtmadan cıva ya da başka kimyasallar bırakmak çok da iyi bir fikir değil galliba” konusunda bir anlaşma oluştu. Aslında bu biraz da W. Eugene Smith’in yaptığı önemli gazetecilik faaliyeti sayesinde olmuştu.
Yine 50 sene ileri sarıyorum. Anlaşılan geçen senelerde deniz ve okyanusları korumak konusunda pek başarılı olamamışız ki; Birleşmiş Milletler bu sefer de okyanus konferansı düzenlemeye karar vermiş.
Biz neden, nasıl buradayız? Neden okyanus konferansı?
Minamata’nın 1971’de, Birleşmiş Milletler’in ilk çevre konferansından hemen önce dünya gündemine oturması iyi gazeteciliğin neler yapabileceğinin tarihe geçmiş bir örneği. Hâlâ çevre felaketleri, iklim krizinin etkileri ya da deniz kirliliği hakkında iyi gazeteciliğe ihtiyacımız var, maalesef. Çünkü? Çünküsünü biliyorsunuz. Acil durum ve eylem ihtiyacı! 50 senede endüstriyel toplumumuz çok iyi bir yere geldi diyemeyiz. İklim krizi kapımızda! Okyanus konusuna birazdan gireceğiz.
Çevre koruma hakkında gazeteciliğin öneminin devam ettiğini, hatta -belki de- gazeteciliğe hiç olmadığı kadar ihtiyaç olduğunu düşünen bir organizasyon olan Earth Journalism Network’ün verdiği destek ile Esmiyor olarak Lizbon’a gelebildik. Dünyanın birçok yerinden gazeteciyle birlikte. ABD, Birleşik Krallık, Brazilya, Arjantin, Guatemala, Endonezya, Mozambik, Angola, Bangladeş. Zaten Earth Journalism Network’ün getirdiği gazeteciler küçük bir Birleşmiş Milletler gibiydi.
Peki, 2022’de Birleşmiş Milletlerin okyanus konferansı düzenlemesine neden olan koşullar nasıl oluştu? Hepimiz 2015’te belirlenen sürdürülebilir kalkınma amaçlarına (SKA) aşinayız. Yoksulluğu bitirmekten, iklim eylemine kadar geniş bir yelpazedeki 17 amaç... Bunlardan on dördüncüsü “Sudaki Yaşam” (Life Under Water). 2017’de düzenlenen ilk okyanus konferansına liderlik eden ve Okyanus Özel Elçisi olan Peter Thompson’un konferansın başında yaptığı basın açıklamasına katıldığımızda öğreniyoruz ki; 14’üncü madde, meşhur sürdürülebilir kalkınma amaçlarının arasında neredeyse yer almayacakmış. Zamanında (kendisinin Fijili olmasının etkisi var mıdır acaba?) SKA’lar oluştururken yaptığı girişimler sayesinde “Sudaki Yaşam” 14. başlık olarak listeye girebilmiş.
Yine Thompson’un vurguladığı ve konferansta konuştuğumuz hemen hemen tüm Birleşmiş Milletler yetkilisinin de onayladığı bir diğer nokta ise; SKA'lar arasından en az fonlanan, destek alan kalkınma hedefinin, 2015’den bu yana “Sudaki Yaşam” olduğu.

Sudaki yaşamı tehdit eden - tabi ki insan kaynaklı - sebepleri hızlıca bir sıralayalım: aşırı avlanma, iklim değişikliği kaynaklı suların ısınması, okyanusun asitlenmesi, asitlenme kaynaklı mercan resiflerinin beyazlaması ve yok olması, sudaki oksijen oranının düşmesi, Endüstri Devrimi’nden bu yana biyoçeşitliliğin yarıya inmesi, plastik kirliliği, mikroplastikler, genel deniz kirliliğinin müthiş bir hızda artması.
İklim krizi hakkında bizi yıllardır uyaran bilim insanları, bunu -elbette- okyanus için de yapıyor. Dolayısıyla Birleşmiş Milletlerin okyanus için bir adım atması, yine Thomson’un sözleriyle ‘aslında çok da geç kalmış bir girişim’.
Bir de kafalardaki şu soruya açıklık getirelim; “Neden 'okyanus' da 'okyanuslar' değil?”. Sonuçta dünyada 5 tane okyanus var, değil mi? Pasifik, Atlantik, Artik, Antartik ve Hint Okyanusu. Hmm… Düşününce, aslında tek bir su kütlesinden bahsediyoruz. Yerkürenin yüzde 70'inden fazlasını kaplayan, devasa, tek bir küresel okyanusa sahip gezegende yaşıyoruz. O yüzden tek bir okyanus.

Bu tek okyanusu korumak için acilen neler yapılması gerektiğini “konuşmak” amacıyla toplanan, dünyanın 190 ülkesinden delegelerin ve yüzlerce bilim insanın bir araya geldiği 5 gündü Okyanus Konferansı. Her Birleşmiş Milletler konferansında olduğu gibi; ülke temsilcilerinin kararlar aldığı genel kurul toplantısı, iklim krizi dâhil okyanusu ilgilendiren tüm konuların konuşulduğu komite toplantıları, onlarca yan etkinlik, çok “konuşmalı” az “aksiyonlu” bir 5 gün...
Okyanus Acil Durumu!
Konferansın ilk gününde, Portekiz’in de eski başbakanı olan BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bir konuşma yaptı ve dünyanın “okyanus acil durumu”nun orta yerinde olduğunu söyledi.
Konuşmasında güzel bir de okyanus göndermeli çağrı yaptı: “We must turn the tide”.
"Ne yazık ki, okyanusun değerini bilemedik ve bugün okyanus acil durumu diyeceğim şeyle karşı karşıyayız. Durumu tersine çevirmeliyiz."
Guterres, bazı devletlerin “egoizminin” okyanusu korumak için uzun zamandır beklenen bir anlaşmayı da engellediğinden bahsetti. Atıf yaptığı anlaşma, açık denizlerin koruma altına alınması için bağlayıcı olacak bir Birleşmiş Milletler anlaşması olan ve müzakerelerinin yıllardır sürdüğü “Açık Deniz Antlaşması” (High Sea Treaty). Coğrafya derslerinden hatırlayanlarınız vardır; devletlerin kıta sahanlığı dışındaki sular, uluslararası hukuka tâbi ve kimsenin kontrolünde değil. O sular dediğimiz şey, okyanusun ta kendisi. Yerkürenin yüzde 70’i okyanus. Bu okyanusun yüzde 64’ü ise bu bahsedilen “açık denizler”. Peki, dünya üzerindeki, daha çoğunu bile keşfedemediğimiz biyoçeşitliliği barındıran bu ‘açık denizler’in ne kadarı koruma altında? Sadece yüzde 1.2’si.
Guterres, sadece açık denizlerin koruma altına olmamasından değil, okyanusun yaşadığı 4 önemli tehditten de bahsetti:
- Yükselen deniz seviyeleri,
- Okyanus ısınması,
- Asitlenme ve
- Plastik kirliliği!
Özetle; olay ciddi! Ve biz her gün gecikiyoruz!
UN UNfit for the purpose?*
*Bir kelime oyunu ile "Birleşmiş Milletler amacı için uygun mu?" sorusunu soran bir kalıp.
Konferans, takım elbiseli ülke delegasyonlarından ibaret değildi tabi ki!
Dünyanın dört bir köşesinden gelen aktivist, okyanus araştırmacısı ve bilim insanı da vardı. Ayrıca koruma altına alınması gereken bölgelerden gelen yerel hakların temsilcileri de. Şili’nin Patagonya bölgesinden gelen ve önemli biyoçeşitlilik merkezleri olan yarım adalarda yaşayan Telecuhe yerel haklarından, Yeni Zelanda'nın Maori azınlığının temsilcilerine bir çok kişiyle konuşma fırsatı bulduk.
Konferansın “rock star”ı ise, oşinografinin efsanevi ismi Sylvia Earle idi. Okyanus çalışmalarının “David Attenborough”u de diyebiliriz kendisine.

Sylvia’nın konuşmacı olduğu yan etkinliklerden birinde; Pasifik ada ülkeleri, Palau, Fiji, Saoma ve Guam’ın “derin deniz madenciliğine” geçici olarak yasak getirilmesi çağrısı yapıldı.
Okyanusu hali hazırda tehdit eden bu kadar şeyin arasında, “Derin deniz madenciliği de nereden çıktı?” diyebilirsiniz. Çünkü biz dedik! Konferansın üçüncü gününde, konferansın yapıldığı Altice Arena ’ın önünde toplanan 100’ü aşkın sivil toplum örgütü de!
İnsanlık olarak, önümüzdeki yıllarda okyanusa yönelik tehditlerimizin, onu ısıtmak ve plastikle doldurmaktan da öteye geçebileceği ihtimaliyle, bizi daha da büyük bir anksiyeteye sürükleyen durumun adı; “derin deniz madenciliği”. Okyanus tabanından yeni madencilik teknikleri kullanarak nadir ve değerli madenler çıkarmak antroposen çağın son “çılgın projesi” olabilir. Okyanus tabanın şu ana kadar sadece yüzde 5’inin haritasını çıkardığımızı düşünürsek, okyanus tabanları bize Mars’ın ya da Ay’ın yüzeyinden daha yabancı. Geri kalan yüzde 95’inde henüz biyoçeşitlilik olarak ne olduğunu bile bilmediğimiz bir alanda “madencilik” yapmak, gelişmiş bazı ülkelerin planları arasına çoktaaaan girmiş durumda.
Küçük ada ülkelerinin bu pratiği başlamadan bitirmek için yaptığı çağrının Birleşmiş Milletler ve küresel kuzey tarafından duyulup duyulmayacağı ise tartışmalı.
Derin deniz madenciliği ile yükselen endişeler ve Birleşmiş Milletlerin henüz “açık denizleri” korumak için bağlayıcı bir antlaşmaya varamamış olması; Lizbon’da protesto için toplanan insanların aklına -öyle tahmin ediyorum ki- okyanusu korumak için “Birleşmiş Milletler”in doğru adres olup olmadığı sorusunu getiriyor.
Konferansın sonucunda ortaya konan “Lizbon Deklarasyonu”’unda da çok umut veren bir sonuç çıkmadı. Deklarasyon 16 maddeden oluşuyor. Sadece 2 maddesi “taahhüt ediyoruz' diyor. Kalan 14 maddesinde herkesin ne kadar “endişeli” olduğunu ve bilim insanlarının bas bas bağırdığı gerçekleri sadece kabul ettiklerini görüyoruz.

Bir yandan da o kadar umutsuz dönmedik tabi ki Lisbon’dan. Yüzlerce aktivist ve bilim insanının okyanus koruma konusundaki kararlılığı, Rave Revolution’un “Onlar dinleyene kadar dans edeceğiz” diyerek Altice Arena önünde “rave parti protestosu” düzenlemesi, Maori lideri Debbie Ngarewa-Packer’ın yerel hakların gücünün nasıl uluslararası bir harekete dönüşebileceğini göstermesi bize iyi geldi.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
BÜLTEN SAYISI
Minamata’dan Lizbon’a BM Okyanus Konferansı notları...
07 Tem 2022

YAZARLAR

Utku Güven
Co-host at Esmiyor.
İLGİLİ OKUMALAR


