
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
Bugünkü yazımızın konusu: mutluluk. Tesadüf, biz bu bülten üzerine çalışırken geçtiğimiz hafta perşembe günü Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) 2003'ten beri düzenli olarak gerçekleştirdiği Yaşam Memnuniyeti Araştırması’nın 2021 sonuçlarını yayımladı. Hürriyet, haberi "Mutluluk oranı arttı" başlığıyla verdi, Cumhuriyet ise "Mutlu olanların oranı %50'nin altında kaldı" başlığını tercih etti.

Kaynak: TUİK
Biz bu yazıda Türkiye'de yaşam memnuniyeti ve mutluluk ölçümlerinin yorumlanmasına dair tartışmaya girmeyeceğiz. Derdimiz, esas itibarıyla meselenin özüyle. Yani mutluluğu ölçme fikri ve genel olarak mutluluğun popüler bir araştırma alanı hâline gelmesiyle...
Son yıllarda mutluluk üzerine popüler yayınlar epeyce arttı. Daha çok okuma araçlarının, hediyeliklerin, oyunların ve daha bir sürü ıvır zıvırın satıldığı zincir kitapçıların bireysel gelişmeye ayrılmış raflarında size nasıl mutlu olacağınız konusunda ipuçları veren kitaplara bolca rastlayabilirsiniz. Giderek zorlaşıp sıkışan hayatlarımızda bu kitapların artması anlaşılır. Kıt olanı pazara çıkarmaya dayalı, orijinalini değil de sahtesini, içi boş olanı, plastikleştirerek satmaya çalışan bir dünyadayız ne de olsa. Daha önce Zappa Zamanlar’da bu konuda bir yazı yayınlanmıştı, hemen hatırlatalım:
"Mutluluk artık sadece kişisel bir mesele olmaktan çıktı, özel alanın dışına taşındı ve araştırılması, çalışılması ve müdahalelerle düzenlenmesi gereken bir alan hâline geldi... İktisatçılar, psikologlar, doktorlar, nöro-bilimciler, pazar araştırmacıları, yayıncılar harıl harıl mutluluğun bilgisine erişmek ve yaygınlaştırmak üzere çalışmaya başladılar."
Gelir ile mutluluk ilişkisini sorgulayan çalışmalarıyla ekonomistler, mutluluk araştırmacıları arasında ilk başı çekenlerden. Başta sosyal psikologlar olmak üzere psikoloji uzmanlarının ve sayısal değerlendirmelere meraklı sosyal bilimcilerin de katılımıyla mutluluğun araştırılmasına dair akademik ilgi zamanla çoğalmış durumda. 2020’lerde mutluluk çalışmaları, kendine has akademik dergileriyle, uluslararası konferanslarıyla, üniversitelerde sertifika programlarıyla kurumsallaşma yönünde oldukça büyük mesafe almış başlı başına bir araştırma alanı.
Geçenlerde bu alanın önde gelen isimlerinden Arthur C. Brooks’un "Nasıl Daha Azı İstenir?" başlıklı yazısı yayımlandı The Atlantic dergisinde. Bu yazı, geçtiğimiz hafta içinde 15 Şubat'ta raflara çıkan yazarın "From Strength to Strength: Finding Success, Happiness, and Deep Purpose in the Second half of Life [Bir Güçten Diğerine: Hayatın İkinci Yarısında Başarı, Mutluluk ve Hakiki Anlamı Bulmak]" başlıklı yeni kitabının özeti mahiyetinde. Harvard Üniversitesi profesörlerinden (Kennedy School ve Business School) ve muhafazakârlığıyla da bilinen Brooks'un 2008 tarihli Gross National Happiness: Why Happiness Matters for America—and How We Can Get More of It [Gayrisafi Ulusal Mutluluk: Mutluluk Amerika için Neden Önemli —ve Nasıl Fazlasına Sahip Olabiliriz?] kitabı da oldukça çok tartışılmıştı.


Brooks yazısında Mick Jagger’ın (I Can’t Get No) Satisfaction şarkısıyla başlayarak tatmin ve mutluluk ilişkisini değerlendiriyor. Jagger’dan Thomas Aquinas’a, Buda’ya tatmini dünyevi şeylere sahip olmakta aramanın nasıl tatminsizlik ve mutsuzluk yarattığı vurgusunun ortaklığının altını çiziyor. Bir kıyafet olabilir, bir eşya olabilir ya da bir başarı olabilir, çok istediğimiz herhangi bir şey... Brooks’a göre, bu şeye sahip olduğumuz anda mutlu oluruz, isteğin ve şeyin büyüklüğüne bağlı olarak bu mutluluğumuz bir süre devam eder; ama illa ki bir müddet sonra başka bir şeyi istemeye başlarız. Brooks bu gayet isabetli gözlemi yaptıktan sonra dünyevi şeyleri ve başarıları da tamamen kenara atmıyor tabii ki. Yani soylu ve zengin ailesini arkada bırakıp Dominiken rahibe dönüşen Thomas Aquinas ya da ağacın altında oturarak mutluluğu bulan Buda gibi bir hayatı yaşamaya davet etmiyor bizi. Tüketim toplumuna ve zamanımızın ruhuna uyumlu bir çözüm sunuyor. Bizi bir kısır döngüye sokup nihayetinde tatminsizlik ve mutsuzluk getiren "Tatmin = istediğini elde etmek" denkleminden vazgeçerek yeni bir denklemi benimsemeye davet ediyor:
Tatmin = Sahip Oldukların ÷ İstediklerin
Brooks, Dalai Lama’nın bile Mutluluk Sanatı kitabında süpermarketlerde dolaşıp güzel şeylere bakmayı sevdiğini anlatmasını örnek göstererek, sorunun dünyevi şeyleri istemekte olmadığını, esas meselenin bu istekleri idare etmekte olduğunu belirtiyor. Brooks’un kendi hayatı da bütün bu savlarının en büyük ispatı, kırk yaşına bastığı gün hayattaki beklentilerine dair yaptığı listedeki isteklerinin hepsine kavuşmuş: kitaplar, köşe yazıları yazmış, Harvard gibi bir üniversitede profesörlük kariyerine başarıyla davet etmiş, konferanslar ve konuşmalar vermiş, çok prestijli bir araştırma merkezinin (American Enterprise Institute) direktörü olmuş. Yine de 48 yaşına geldiğinde kalıcı mutluluğu yakalayamadığını fark etmiş. Peki çare olarak ne mi yapmış? Çevresinde gördüğü diğer pek çok insan gibi hayatını geçirdiği "hedonik koşu bandından" inmeye karar vermiş. Hayatını küçültmeye gitmiş. Artık hiç tanımadığı insanların gözünde onu daha özenilir ve gıpta edilir yapacak tecrübeler ya da işlerden ziyade onu tanıyanlar ve sevenler için daha da değerli kılacak beklentilerini listeliyormuş. Böylece artık başarılarının başkalarının gözündeki değeriyle tatmin olmaktan vazgeçtiği için iç huzuruna ve "gerçekten tatmin edici şeylere" ulaşabilir hâle gelmiş.
Brooks’un kalıcı tatmin ve mutluluğa ulaşmak için arzularımızı ve beklentilerimizi yeniden düzenleme fikri çerçevesinde minimalizme yaptığı vurgu bize son dönemde çok popülerleşen evdeki ve hayatımızdaki fazlalıkları temizleme (decluttering) dalgasını hatırlatıyor. Bu dalganın en baş guruları arasında Marie Kondo var. Kondo yıllardır KonMari yöntemiyle bütün dünyada sayıları milyonları aşan takipçilerine kıyafet dolaplarını nasıl düzenlemeleri gerektiğini, manevi değeri yüksek objeleri en iyi nasıl saklayacaklarını, eşyalarının nasıl "farkına varacaklarını" anlatıyor. Böylelikle yerden tasarruf edebilmek, hayatları daha düzenli yaşayabilmek ve daha mutlu olmak mümkün hâle geliyor.
Yani bugün artık 1990’lardaki ve 2000’lerdeki gibi daha çok almayı öğrenme ve isteme zamanı geride kaldı. Şimdi gereksiz olanları atarak ya da daha düzenli olarak eşyalarımızla daha mutlu yaşam sürmeyi öğrenmeye çalışıyoruz. Eşyalarımızı tek tek elimize alıp, onlara bakıp "sen beni mutlu ediyor musun?" diye sormamız, eğer cevabımız olumlu değilse onlardan kurtulmamız gerekiyor. Bu ön elemeden geçip de bizimle beraber yoluna devam etmeye hak kazanan ve bizi mutlu etmeyi sürdürebilen eşyalarımız hâlâ o kadar çok ki, bir de onları en iyi şekilde organize etmenin yollarını öğrenmeye çalışıyoruz. Sizler de herhâlde çoktandır giysilerinizi katlayarak değil de yuvarlayarak dolaplarınızda tutuyorsunuzdur. Peki evinizde yeterince yer düzenleyiciniz var mı? Artık ayakkabılarınız, bardaklarınız, buzdolabınız, sebzeleriniz, meyveleriniz için özelleşmiş çeşit çeşit kutuları, sepetleri, rafları, ayraçları, torbaları bir sürü dükkanda kolayca bulabilirsiniz. Yani Brooks’un önerdiği gibi isteklerimizi idare etmek üzere ne kadar zaman harcadığımızı görmek için belki biraz erken ama eşya düzenleme konusunda epey yol aldığımız çok net. Decluttering başlı başına bir konu, yeni bir Zappa Zamanlar yazısı gerektiren. Önümüzdeki bültenlerde tekrar geri dönmek üzere şimdilik Marie Kondo’yu katlayarak "potansiyel yazılar kutusuna" koyalım.
Hem Brooks’un mutluluğa yaklaşımına hem de genel olarak mutluluk araştırmalarına bizi mesafeli durmaya iten düşünce bulutunun merkezinde eşya düzenlemek ve isteklerimizi idare etmek arasında kurduğumuz bu paralellik yatıyor. Şöyle açalım:
Brooks, Taoizmin temelini oluşturan milattan önce 4'üncü yüzyıla ait Tao Te Ching kitabından günlük hayatta basitliği, uyumu ve arzulardan arınmayı salık veren ve bu yolla huzur bulunabileceğine işaret eden bir alıntı yapıyor.

Bu alıntı bu eserin en güvenilir İngilizce çevirilerinden kabul edilen Stephen Mitchell'inkinden. Enteresan olan şu: Alıntı yapılan paragrafta Mitchell "happy" yerine "content" kelimesini tercih ediyor. Ancak Brooks bu ayrıntıya hiç dikkat bile etmiyor ve "mutluluk" kavramını kullanarak alıntıyı yorumluyor. Mutluluk konusu üzerine bu kadar düşünmüş ve yazmış birisi olarak Brooks’un bu tercihi/ayrımı kaçırıyor olması (ya da hiç dikkate almaması) bize çok manidar geldi çünkü bu çok kritik bir ayrım aslında.
İngilizcede happiness (mutluluk) ve Türkçe’ye genellikle "memnuniyet" veya "hoşnutluk" diye çevrilen contentment birbirine yakın ama iki ayrı hâli anlatan kavramlar. Contentment hem gönül tokluğu/tatmini hem de mutluluğu birleştiren bir kelimedir. Durum gereği alçakgönüllü ve sakin bir hâle işaret etse de memnuniyet ve hoşnutluktan çok daha güçlü bir varoluşa tekabül eder. Mutluluksa hem biraz daha taşkın, geçici, uçucu bir duyguyu anlatıyor hem de sanki tarihsel anlamının yükünü atamamış üstünden. Cermen ve Latin dillerinin hepsinde mutluluk kelimesinin kökünde şans, refah ve bereket var. Mutluluğun maddi bir yanı var. Content ise köken itibarıyla sınır çizen bir kavram. Varoluşundan memnun olma hâli. Birisi malla mülkle çok yakından alakalı bir hazzın peşinde, diğeri hazza sınır çekince yaşanan memnuniyetin.
Brooks’un yazısındaki bu atlama ilk bakışta basit ve önemsiz kabul edilebilecek hata gibi görünebilir; ama söylenmeyen ve görülmeyenin boğuk sesini duymak istersek manzara değişebilir. Önce mutluluk çalışmalarının tarihiyle ilgili birkaç küçük hatırlatma.
Mutluluk çalışmaları 1970'lerde ekonomi profesörü Richard Ainley Easterlin’in mutluluk ve gelir arasındaki ilişkiyi sorguladığı araştırmalarıyla büyük bir ivme kazandı. Easterlin 1974'te yayımlanan ve büyük etki yaratan "Does Economic Growth Improve the Human Lot?" başlıklı makalesinde "Ekonomik büyüme insanlığın durumu düzeltir mi?" sorusuna "hayır" yanıtını veriyordu. 19 ülkeden toplanan verilere bakan Easterlin, bir ülkenin içinde zenginlerin fakirlerden daha mutlu olduğunu ama ülkenin toplu refahının yükselmesinin ülkenin toplu mutluluğunu artırmadığını söylüyordu.
1970’ler İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde devletin refah politikalarının da desteğiyle Batı'da oluşan tüketim toplumunun krize girdiği yıllar. Yani, kapitalizmin altın çağının ve o dönemin "mutluluğunun" da sonuna gelindiği zamanlar. Sonradan yuvarlanmaya dönüşecek olan, zirveden aşağı doğru inişin başlangıcı olan bu yıllarda tüketimin yarattığı tatmini devam ettirmek giderek zorlaşmaya başlıyor.
1980'lerin başında Dünya Değerler Anketi’nin (World Values Survey) mutlulukla ilgili sorularıyla mutluluğun ölçülüp biçilebilir bir sosyal bilim konusu ve sosyal/ekonomik politika nesnesi hâline gelmesi iyice perçinlenmiş oluyor. Öte yandan Easterlin'in ortaya attığı soru ve dikkat çektiği paradoks hâlâ bu alandaki temel yönelimleri ve yöntemleri belirlemeye devam ediyor. Yani ekonomik büyüme, gayrisafi hasıla, gelir, tüketim gibi ekonomik gelişme değişkenlerinin mutlulukla olan ilişkisi araştırmacıların gündemlerinde hâlâ baş sırada yer alıyor. Neredeyse iki yüzyıldır bütün enerjinin sadece ekonomik büyümeye aktarıldığı bir dünyada bu durum pek şaşırtıcı değil. Böyle bir dünyada "Ekonomik büyüme tek başına kâfi mi?" sorusunu sormak bile elbette önemli. Ama hazin olan şu, bu sorunun peşine düşen mutluluk çalışmaları bile mutluluk ve ekonomik büyüme ilişkisinin tanımladığı alanda büyümeye devam ediyor. Bir anlamda bu çalışma alanını başlatan Easterlin’in ortaya koyduğu paradokstan çıkamıyor.
Sadece kalplerin birleşmesinin samanlığı seyran edemediği bir dünyadayız ve bu dünyada sağlık, barınma, eğitim gibi maddi koşulların yoksunluğunun mutsuzluğa giden yolda çok önemli bir rol oynadığını gayet iyi biliyoruz; ama Brooks’un yazısının da gösterdiği gibi kapitalist Pazar dinamikleri ve söylemi içinde kalan bir perspektif mutluluğu hayal ederken, kurgularken, anlamaya, tanımlamaya çalışırken haz-tüketim-tatmin-yeni haz arayışı döngüsü içinde dönüp durmamıza yol açıyor. Tao Te Ching’in bunlardan çok uzak olan bir durumu anlatmaya çalıştığı tasvire bile ancak haz ve tatminle artık iç içe geçmiş bir mutluluk penceresinden bakabiliyor bu işin en "uzmanları" bile. Kelimelerin ve kavramların gücünü görmek önemli. Bu döngüden çıkmanın bir yolu daha sakin, daha kalıcı, daha gündelik hayatın içinde ve pazarın dışında bir hâli hayal etmeye başlayarak mutluluktan vazgeçmek olabilir mi?
2021’de yayınlanan Thoughtlines podcast serisi sayesinde keşfettiğimiz Anna Alexandrova’nın A Philosophy for the Science of Well-Being [Esenlik Bilimi için Bir Felsefe] (2017, Oxford University Press) kitabı bu soru etrafında örülmüş bir çalışma.

Alexandrova, mutlulukla ilgili araştırmaları esenlik (well-being) çalışmaları başlığı altında değerlendiriyor. Kitabının iki ana savı var: Bir, farklı yaşam pratikleri ve değerleriyle farklı toplumsal grupların esenlik ve mutluluk anlayışları farklılaşabilir. İki, bu farklılıklar illa da genellenebilir ve sayısallaştırılabilir yöntemlerle açıklanamaz. Başka bir deyişle Alexandrova kitabında esenlik alanında "araştırma", "bilme" ve "uzmanlaşma" kategorilerini mercek altına alırken, farklı öğrenme ve esenlik hâllerini/ihtimallerini irdeliyor. Ayrıca bu kitap bizim yazımızda çok çok hızlı geçtiğimiz bu alanın tarihsel gelişimini takip edebilmek için de çok iyi bir kaynak. Alexandrova, Cambridge Üniversitesi’nde Bennett Institure for Public Policy’de "Esenliğin Çok Çeşitli Boyutları" projesi çerçevesinde araştırmalarına devam ediyor.
Ayrıca Thoughtlines podcast serisini de hararetle tavsiye ederiz. Thoughtlines, Cambridge Üniversitesi’nin araştırma merkezlerinden CRASSH (Centre for Research in the Arts, Social Sciences and Humanities) tarafından 2021'de yapılmış 12 programlık bir seri. Programların hepsi birbirinden iyi ve dinlemesi çok zevkli. Yemekten yapay zekâya, edebiyattan politikaya birçok alanda bugün çok konuşulan konular hakkında yolu Cambridge’den geçen akademisyenler, gazeteciler ve bilim insanlarıyla yapılmış söyleşilerden oluşuyor. Söyleşilerin başlıkları felsefeci Ludwig Feuerbach’ın "Ne Yersek Oyuz" cümlesine referansla oluşturulmuş: Ne Okursak Oyuz, Ne Yaparsak Oyuz, Ne Harcarsak Oyuz... Anna Alexondrava’yla yapılan söyleşinin başlığı "Neyi Sorgularsak Oyuz."

Bitirirken hatırlatmalarımızı yapalım: Bu bülteni çevrenize iletebilir, apos.to/n/zappa-zamanlar adresi üzerinden ücretsiz kayıt olmalarını söyleyebilirsiniz. [email protected] adresinden bize ulaşabilirsiniz, düşüncelerinizi, okuma ve dinleme önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.
Hepinize şimdiden iyi haftalar dileriz. 6 Mart’ta görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Zappa Zamanlar“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Zappa Zamanlar
“So many books so little time...” Frank Zappa’dan ilhamla: Zappa Zamanlar: Kitaplar ve podcastler üzerine uzunlu kısalı… Doğadan yemeğe, edebiyattan ekonomiye okuma ve dinleme notları…
İLGİLİ OKUMALAR



