Nedeni ve Nasılıyla Ne Anlasak Bu İşten?

Geçtiğimiz haftadan bu yana, sese ve sessizliğe farklı yerlerden bakan etno/müzikoloji buluşmalarından, edebiyat ve felsefe soruşturmalarında irdelenen tercih edilmiş sessizliğe; ön kabul ile yargıların getirdiklerini düşünmeye uzanan bir dizi buluşmaya katıldım. Dolayısıyla, bu haftanın mevzusu benim için biraz, şaşkınlıkla takip etmekten geri duramadığım Erkan Oğur’un gündem oluşu ve birçoklarını türlü soru, kızgınlık ya da eleştirme ihtiyacıyla meşgul edişi…
Önce her zamanki gibi mevzumu buraya yöneltmeme yardım edenlerden başlayayım. Bu hafta, p4c yöntemi ile soruşturma yapmak üzere bir felsefe atölyesine katıldım. Atölyenin moderatörü - kurucusu Nazlı Gören Ülkü, akademisyen-hukukçu ve Eindhoven’a benim gibi son birkaç yıl içerisinde taşınmış. Aslında Nazlı, bu atölyeleri çocuklar için Minik Minik Felsefe adında çok güzel bir çatı kurarak başlattı. Çocuklarla buluşup felsefe yapma fikri, çocukların beklenmedik oluşundan, oldukça cesur bulduğum bir adım açıkçası. Belli aralıklarla buluşup edebiyat konuştuğumuz başka bir gruptan tanıdığım bu cesur kadının, yetişkin dediğimiz bizlerle nasıl bir soru serisine kapı aralayacağına merakla, atölyesine katıldım. Üstelik atölyede yalnız Hollanda’ya göçmüş bizler değil, başka yerlerden de misafirlerimiz vardı.
Nazlı’nın, edebiyat dünyasının üç büyük ismini seçerek kurguladığı üç haftalık soruşturmanın ilk ayağında; Gabriel Garcia Márquez’in “Kırmızı Pazartesi” isimli novelasından ve bu kitaptaki kavramlardan eşelediklerimizle yeni sorular edinmiş ayrıldık toplantıdan. Bu toplantıda moderatörümüzün hatırlattığı ilk şeyin “yargısız olmak” olduğunu da söylemeliyim. Herkesin en başından beri bildiği cinayeti maktul nasıl olur da duymaz diye başladığımız soru silsilesi hem romandaki sessizliği oyarak hem de bizlerin kendi zihinsel sessizliğini bozarak başladı. Arkası, herkesin o “sessizliğe” aradığı nedenli cevapla arada uğradığımız duraklarda rastladığımız kavramlarla ve en sonunda bir kavramda karar kılarak geldi. Ön yargı…
Bundan evvelki bültenlerimizden birinde bahsettiğim KODA çatısı altında gerçekleşecek atölye buluşmalarının ilkinde Evrim Hikmet Öğüt hocamız, yaptığı sunumda sesin ve sessizliğin iktidarını düşünmemizi sağlamıştı. Sessiz eylemlerden, müziğin şiddet unsuru olarak kullanılabileceğine dek aklınızı yoğurabileceğiniz bir sağlama… Dolayısıyla, sessizliği bir eylem çatısında düşününce; karşındakini çaresiz bırakan bir direnme halinden, kabule ya da sorumluluğun odağını çevirmeye ve tıpkı romanda olduğu gibi kodlanmış yargılarımızın getirdiği sessizliğin izin verdiği bir cinayet, aklımdan akanlar arasında…
Bu buluşmalar, düşünceler etrafında bir de müzikle ilişkisi yakın- mesafeli, müzisyeninden dinlerine hepimizi şaşırtan ve kızdıran gündemimize uğrayanı da düşünmeye koyuldum. Eleştirenler, sahip çıkanlar, hayal kırıklığı yaşayıp kalbi kırılanlar, üzülenler ve şaşıranlar hatta şaşırmayanlar… Hem konuştuklarım hem okuduklarımdan, herkes yaşadığı bu türden duygular etrafında Erkan Oğur’un Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile gerçekleştirdiği müzikal işbirliğine tepkisini dile getirdi. Ses verdi, ses çıkardı diyeyim kısaca… Yanı sıra, Youtube platformundaki “beğenmedim” butonuna basmış kişi sayısı da hiç yabana atılır değil, üstelik parçanın kim tarafından seslendirilmiş ya da yapıldığını bilmesek buram buram Erkan Oğur koktuğunu söyleyebiliriz. Zaten linç olduğu söylenen sosyal medya tepkilerinin odağındaki mesele de müzik ya da sanat değil; sesin kullanılış ve paylaşılış biçimi, paylaşıldığı kişi ile onun temsil ettiği “rol”. Bir şeylere, birilerine sözcü olmanın da sesle bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Her alanda yaşadığımız çöküşün, çekilmez bir hâl alan gündelik Türkiye yaşamının sorumlularının, bu satırları okuyanlarımızın aklında yığılan detayların sesi mesela... Dolayısıyla, birkaç satır evvelinde bahsettiğim duyguların aktığı eksen pek şaşırtıcı gelmiyor bana. Zira, sanatın bir dert anlatma, başka bir yoldan yürüme biçimi olduğunu ve sanatçının yaşadığı yerden etkilenmemesinin mümkün olmadığını düşündüğümden; Erkan Oğur’un uzun yıllardır müziği, icracılığı, hocalığı hatta müziğe bakış açısıyla inşa ettiği kimliği / profili düşündüğümde, tepkilere hak vermemek mümkün olmuyor.
Aslında benim ilgimi çeken de bütün bu tepkiler ve biçimleri. Ne Oğur’un ne Kalın’ın yaptıkları açıklamalar ne de Erkan Oğur’u ‘ne yapsa hakkıdır vardır bildiği’ gibi bir yerden savunmak için yazılmış talihsiz iletiler… Aklımda dönen birkaç soru var... Neden bu kadar büyük duygularla karşıladık bunu? Neden bir sanatçıya, üretene bu kadar bağlanma ihtiyacı duyuyoruz? İş müziğe gelince güç odakları nasıl bu kadar eğilip bükülür olabiliyor? Ve daha nicesi… En nihayetinde, neden Erkan Oğur’un sesle iştirakını bir sessizlik olarak algılayıp bu kadar kalbimiz kırıldı?
Bu sorular elbette cevapları olanlardan. Bazen, cevabını bildiğimiz soruları yinelemek etrafımıza örülü yargı ve gereğinden fazla kabul sarmalını buduyor; geriye kalan yalınlıkla yaşamak daha doğrudan gibime geliyor.
Son olarak, bir kurtçuk daha bırakayım buraya. Turna’nın geçen bültenimizde hazırladığı perdesiz Türkçe Pop listesini dinlemiş miydiniz? Kendi adıma, Oğur’un imzasını taşımasına şaşırdığım bir iki isim olmuştu… Her müzikal işbirliği müzisyenden beklediğimizi karşılıyor mu? En azından bugün tepki duyduğumuz yerden düşünerek bunu kendime de soruyorum.
Sesin ve sessizliğin yankısı her olayın kendi anlamında karşılık buluyor ona şüphe yok. Bu gündem de biz müzikseverlere, kendi sesinin önemine dair bir şey öğretmiştir umarım. Bizim anladığımız da bu olsun bu işten…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Hakarar
Müzikli Mevzular

Müzikli Mevzular
Müzik dünyalarının farklı bakış açılarını; tarzlardan ve kalıplardan bağımsız haberler, okumalar ve dinleme alışkanlıklarıyla tartıştığımız paylaşımlar e-posta kutunda!
İLGİLİ OKUMALAR




