Nisan Yalancılığından Usandık!
Dün hava nasılsa güzeldi, fakat bu yalancı nisanın yalancı güneşine aldananların vay haline!
Mehmet Selahattin, 18 Nisan 1931
Tepemde istihza eder gibi sırıtan takvimden bir yaprak daha kopardım: 17 Nisan! Kendi kendime “Hadi oradan, yalancı sen de!” dedim. Birisi o dakika “Yalancı kim?” diye sorsa vereceğim cevap şu olurdu: “Kim olacak, nisanın ta kendisi!”
Her sene şerefine bir hayli yalanlar dinlediğimiz nisanın bu defa her gün bir yalanını tutuyoruz. Hava ha açtı ha açıyor derken haydi bir tepeden inme fırtına, haydi bir sulu sepken, haydi bir kar. Mevsim de insanlar gibi kararsız oldu. Bu gidişle kış galiba günün birinde mayıs ortalarına filan tesadüf edecek. O zaman mart yaklaştı mı herkeste bir telaş; “Eyvahlar olsun, kış geliyor!”
Aile babaları arasında bir faaliyet, “şu nisan girmeden eve biraz kömür, odun atabilsek!” kabilinden sözler. Sonra da mesela kanunusani ortalarında bir sıcak oluyor ki neuzübillah! Hep buram buram ter döküyoruz.
Şimdi siz beni mübalağa ile itham edersiniz. Hâlbuki hiç de mübalağa değil. Nisan ayı İstanbul halkının mesirelere döküldüğü aydır. Şerbetçilerin, limonatacıların “Hani ya buzdan içen!” feryatlarıyla meydanlarda dört döndükleri günlerde biz hâlâ sabahları salep, akşamları boza ve geceleri ıhlamur içiyoruz, sobalarımız harıl harıl yanıyor. Paltolarımızı sırtımızdan, lastiklerimizi ayağımızdan, sargıları boynumuzdan çıkarıp atamıyoruz. Havaların kararsızlığı yüzünden hafta tatillerimizi şöyle hoşça geçirmek kısmet olmadı.
Hele şükür bugün hava açık. Güneş yakmıyorsa da hafif ısıtıyor. Fakat aldanmamalı bu yalancı nisanın yalancı güneşine! Niyeti paltoları attırıp bizi âlâ bir nezleye yakalatmaktır.
***
Öğleden sonra tramvayla Beyoğlu’na kadar çıkmıştım. Oh, ne iyi etmişim de çıkmışım! İnsan köprünün öte yanına geçmeyince açık havanın zevkine varamıyor.
Etrafımda güle oynaya dolaşanların neşesi yavaş yavaş bana da sirayet etti. Yanımda geveze birini bulsam bol bol laf edeceğim. Hele Taksim’e kadar yürüyelim. Galatasaray’la Taksim arası bazen pek kısalır. Bazen de âdeta yürümekle bitmeyecek sanırsınız. Bu, caddenin kalabalık ve tenha oluşuna göre değişiyor olmalı. Sağa sola bakarak, üzerinde fazlaca dinlemeye değer simaları temaşa ederek yürürken bir de baktım ki Taksim Bahçesi’nin önündeyim.
Hayret! Ben buraya ne vakit geldim? Eğer az evvel Taksim Bahçesi’ne kadar yaya yürüyeceğimi haber verselerdi epeyce düşünürdüm. Fakat mademki gelmişiz, içeri girip biraz dolaşmak fena olmayacak.
Ben bu bahçeyi pek severim. Bir kere Boğaz’ın en güzel parçasını görür. Sonra da duhuliyeli olduğu için rast gelen giremez. Gülhane Parkı gibi ceketi kolunda, tespihi elinde, ağzı leş gibi ispirto kokan, atak, şirret, belalı heriflerle karşılaşmak ihtimali yoktur. Fakat bugün nedense kalabalık azdı. İki gün evvelki yağmurun nemini iyice içine çeken tahta kanepelerde oturmak pek ihtiyatlı olmadığı için ayakta dolaşmayı tercih ettim.
Garsonun biri esneyerek yanıma geldi:
“Bir şey içmeyeceksiniz?”
“Eh, getir bir gazoz da ayakta içiverelim.” dedim.
“Ayakta niçin?
“Kanepeler ıslak da ondan.”
Adamcağız kuytu bir ağaç dibini işaret etti. Buradaki kanepeler bizim gibi ıslanmış kurumuş cinsinden olacaktı. Bacak bacak üstüne atıp yan geldik. Bir de sigara tellendirince dokunmayın keyfime!
Etrafıma çember çeviren birkaç çocuk… İleride, ağaç altlarında kol kola gezinen bir iki aşna fişne… Hasılı biz bizeyiz. İçimizde yabancı kimse yok! Yalnız tek başına, burada saatlerce oturulmaz ya. Gazozu içtikten sonra artık yapacak başka bir şey kalmamıştı. Ağır ağır yola düzüldük.
***
Beyoğlu’nun bazı sinemalarında cuma, pazar sabahları ucuz fiyatlı birer matine seansı var. Bu matineler ne kadar da rağbet görüyorlarmış meğerse.
Ucuz etin yahnisi tatsız olur derler amma bu söz sinemalara göre değil. Gösterdikleri film aynı olduğuna göre bunu sabah seyretmekle öğleden sonra seyretmek arasında ne fark olabilir. Hem bu matinelerin bir iyiliği daha var. Gece uykunuza doyamamışsanız, karanlıkta tatlı tarafından kestirirsiniz. Yalnız uyku değil bazen gözünüze kestirdiğiniz de olur! Hoş bunun gece faslının daha tatlı olduğunu rivayet ederler ya. Neyse sinemalar mıntıkasında çok kısa bir süre dinlenmek suretiyle ağır ezgi, fıstıkî makam Galatasaray’a kadar geldik. Tünel-Galatasaray-Tepebaşı üçlüsünün ortasında çok dikkat etmeli. Yüksek mevkiden gelip geçenlere amirane işaret veren demir külahlı memuru âdeta cankurtaran vazifesini üzerine almış bir kahramana benzetirim. Bir an gaflet edecek olsan birkaç otomobilin aynı zamanda kafa kafaya gelip tos etmeleri işten değildir hani.
Matbaaya geldikten sonra yazacağım şeyleri zihnimde toplamakla meşgulken arkadaşlardan biri acele acele sordu:
“Sigara var mı, sigara?”
“Bulunur. Niçin sordun?”
“Bende yok da…”
“Vereyim istersen?”
“Hayır, teşekkür ederim. Versen versen bir sigara, nihayet iki sigara verirsin. O da nasıl olsa biter. Hem seni zahmete sokmak istemem.”
“Peki ne yapayım?”
Kulağıma eğildi:
“Sen bana bir bira ver. Cigaramı kendim aldırırım.”
Nasıl beğendiniz mi?
*Mehmet Selahattin Güngör’ün yazılarındaki bazı kelimelerin yerine, okumayı kolaylaştırmak için günümüzdeki karşılıkları yazıldı. Selahattin’in tüm ifadelerine katılmasak da anlamı ve anlatımı bozacak ya da değiştirecek herhangi bir değişiklik yapılmadı. Dönemin anlam dünyasına sadık kalındı. ‘İstanbul’da Nasıl Eğleniyorduk’un amaçlarından biri de, yazara hak ettiği değeri vererek İstanbul’un geçmişine dair zengin bilgiler içeren bu yazıları gün yüzüne çıkarmak.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
YAZARLAR

İstanbul'da Nasıl Eğleniyorduk?
1920 ve 30'ların İstanbul eğlence hayatını bir gazetecinin röportajlarından takip eder, her salı yayımlanır.
İLGİLİ OKUMALAR



