Politik ekonomi, sosyal demokrasi ve fikirlerin gücü

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
24 Ocak 1980'de, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ve Süleyman Demirel başbakanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti tarafından kabul edilen ekonomik reform programı, tarihe "24 Ocak Kararları" olarak geçen yapısal bir dönüşümün kamuoyuna ilanı niteliğindeydi.
İthal-ikameci sistem yerine neoliberalizm
1960'lardan beri başta Latin Amerika olmak üzere gelişmekte olan ülkelere bir kalkınma stratejisi öneren ithal-ikameci sistem Türkiye'de yaklaşık 20 yıl süreyle uygulanmış ancak büyük bir döviz krizinin ardından çöküşe geçmişti. Yine küresel ekonomik ve siyasi sisteme uyumlu bir şekilde ABD'de Ronald Reagan, Birleşik Krallık'ta da Margaret Thatcher'ın öncüleri olduğu neoliberal ekonomi politikalarını Türkiye'de hayata geçirmek isteyen Turgut Özal, bu doğrultuda hazırlanan köklü bir ekonomik reform paketini uygulamaya koydu.

AA
Ardından, 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle birlikte yaratılan yeni siyasi düzen ve ideolojik doktrin, ekonominin de neoliberal reformlara uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmasıyla birlikte 2022'de dahi hâlâ geçerliliğini koruyan yeni bir politik-ekonomi düzeni yarattı. İşçi haklarının sistematik şekilde daraltılması, sendikal faaliyetlerin baskılanması, sermayenin emek aleyhine sürekli olarak büyümesi ve emeği tahakküm altına alması, reel ücretlerin düşürülmesi gibi birçok hedefi ve sonucu olan bu yeni sistemin geçmiş dönemlere göre öne çıkan en büyük özelliklerinden biri devletin görev ve sorumluluklarının yeniden tanımlanması oldu.
İşçi ve işveren arasında veya anayasa ile vatandaşlar arasında bir arabulucu, hakem, köprü görevini yerine getirmesi gereken devlet aygıtı 1980'den beri hemen hemen her alanda işçinin, vatandaşın ve toplumun dezavantajlı kesimlerinin karşısında sermaye ile bir ittifaka girerken ekonomiyi, siyaseti ve toplumsal hayatı düzenleyen tüm kurum ve yasalar da bu görev tanımına uygun şekilde dizayn edildi.
Reform yerine yama yapmak
Cumhuriyetin 100. yılına gireceğimiz bu dönemde, 20 yıldır devam eden otoriter AK Parti iktidarını devirmek ve "demokratik-laik-eşitlikçi" bir Türkiye'yi yeniden inşa etmek isteyen muhalefet partileri, başta Altılı Masa olmak üzere, her ne kadar ekonomiyi, siyaseti ve toplumsal hayatı yeniden düzenleyecek politikalar üretseler ve köklü bir reform için anayasa değişikliği paketi hazırlasalar da 1980'de kurulan hâkim ideolojiyi ve politik-ekonomi düzenini kökten değiştirecek bir vizyon üretemedi. Bu tıkanıklık en çok ekonomi politikalarında ön plana çıkıyor.

Habertürk
2018'den beri devam eden ancak son bir yıldır toplumun orta ve alt sınıflarını açlık sınırına doğru sürükleyen ekonomik krizden çıkmak için muhalefet partileri tarafından önerilen politikaları temelde sistemi değiştirmiyor. Ortada hem gelir hem de servet dağılımını yeniden düzenleyecek, çökmekte olan refah devletini tekrar hayata geçirecek ve sermayenin yanında emeğe karşı olmaktansa emek ve sermaye arasında bir arabulucu/hakem olarak görev yapacak bir reform paketi yok. Başta CHP, İYİ Parti ve DEVA Partisi tarafından önerilen ekonomik reform paketleri ve krizden çıkış reçetelerinin yeni bir ekonomik model önermediğini ancak mevcut sistemin iktidarın yanlış politikaları yüzünden işlemediği, kendileri tarafından önerilen doğru politikalarla sistemin tekrar rayına oturtulabileceği fikrini ön plana çıkardığını görüyoruz.
Örnek vermek gerekirse, DEVA Partisi lideri Ali Babacan, kendi bakanlığı döneminde Türkiye'ye yüksek miktarda yabancı kaynak girişi yapıldığını ancak iktidarın otoriterleşmesi ve hukuk devletinin ortadan kaldırılması neticesinde yabancı kaynak girişinin durduğunu ve çıkışların başladığını ifade ediyor. Bu önerme kısmen doğru olmakla birlikte Babacan'ın Türkiye ekonomisine dair çözüm ve reform önerileri partisinin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye'ye sermaye girişinin yeniden artacağı ve kişi başına düşen milli gelirin yükseleceği önermelerinin ötesine gitmiyor.
Keza, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Türkiye'nin kronik işsizlik sorununa "Her muhtarın yanına üniversite mezunu bir yardımcı atayarak" çözüm getirebileceğini düşünüyor veya Türkiye'deki düşük tasarruf oranları veya cari açık problemlerine çareyi Londra'daki yabancı yatırımcıları Türkiye'ye çekmekte buluyor.
Bu örnekler bizlere gösteriyor ki 20 yıldır Türkiye'yi yöneten AK Parti iktidarını devirip yeni bir Türkiye inşa etmek isteyen muhalefet partileri aslında 1980'de hayata geçirilen ve AK Parti ile hem zirvesini hem de çöküşü yaşayan hakim politik-ekonomi düzeninin ve ideolojik tahakkümün bir adım bile dışına çıkamıyor. 42 yıl önce oluşturulan ve AK Parti iktidarı sürecinde sınırları her geçen gün daraltılan kısır ve dar bir siyasi arenada, gelir eşitsizliği sıralamasında dünyanın en ileri ülkelerinden biri olan Türkiye'de ekonomik hayatı düzenleyen mevcut kurumlarla köklü bir reform yapmanın ve yeni bir siyasi, sosyal, politik-ekonomi düzeni yaratmanın mümkün olmadığını bugüne kadarki süreçte defalarca kez deneyimledik.
İsveç modelinden çıkarılabilecek dersler
Köklü bir reform yapmanın, toplumsal aktörler arasında mutabakat sağlamanın ve sermaye ile emek arasında yeni bir denge yaratmanın ne kadar zor olduğu geçmiş tecrübelere bakılınca ortaya çıkıyor ancak bunların imkânsız olmadığına dair de birçok örnek göstermek mümkün. Bu anlamda, sosyal, siyasi, coğrafi ve ekonomik olarak Türkiye'den çok farklı bir ülke olsa da İsveç'te 1920'lerden 1990'lara kadar yaşanan siyasi ve ekonomik dönüşümler bizlere yeni bir sistem inşa etmenin nasıl mümkün olabileceği üzerine fikir verecektir.
Dünyanın en güçlü refah sistemlerinden birine sahip olan İsveç'te yaratılan eşitlikçi ve kapsayıcı ekonomi modeli, uzun yıllara dayanan bir devlet-sermaye-emek koalisyonuna dayanıyor. Sermaye ile emek arasında bir arabulucu/hakem rolüne sahip olan devlet, İsveç'te hayata geçirilen refah modelinin teminatı rolünü de üstleniyor.
1920’lerin sonlarında yaşanan ekonomik krize karşı çözüm üretmek ve tam istihdamın hedeflendiği bir ekonomik model yaratmak isteyen Sosyal Demokrat Parti bu yeni modelin dayandığı fikirlerin hem toplum hem de siyasetçiler ve bürokratlar nezdinde kabul edilmesini sağlamak için ülke genelinde açık oturumlar ve forumlar düzenledi. Tam istihdam, güçlü sosyal yardım mekanizmaları ve sermaye teşviklerinin ön plana çıktığı bu ekonomik modelde işçi ve işveren arasında bir arabulucu olarak görev yapan devlet aynı zamanda kurumları da bu ekonomik ve siyasi düzene uygun şekilde reforme etti ve yeni kurumlar oluşturdu.
Burada vurgulanması gereken nokta krize giren eski sistemi düzeltmek için öncelikle yeni bir sistemi hayata geçirecek bir fikrin oraya atılması, bunun toplumun tüm bileşenleri tarafından kabul edilmesi için forumlar, toplantılar ve açık oturumlar düzenlenmesi ardından da mevcut kurumların yeni düzene göre reforme edilmesidir. Köklü bir reform yapabilmek için gerekli olan öncelikle yeni bir sistemin üzerine yaratılacağı fikirlerin üretilmesi ve bunun da toplumda kabul görmesi ve benimsenmesidir.
Devletin bir diğer önemli rolü ise yeni ekonomik modelde işçi ve işverenler arasında yapılan gayri resmî mutabakatın resmîleştirilmesi ve korunmasıydı. İşverenler için istikrarlı ekonomik büyüme, işçi sınıfı için de tam istihdam hedefiyle yaratılan ekonomik düzende kurumlar da bu amaçlar doğrultusunda yapılandırıldı. Yaklaşık 20 yıl süreden kurumsal dönüşüm ve düzenin yerleşmesi sürecinin ardından 1950'lere gelindiğinde İsveç'te refah devleti modelini yaratan kurumlar istikrarlı bir şekilde işlevlerini yerine getirir durumdaydı. İsveç'teki sosyal demokrasi modelinin temelinde tam istihdam, eşitlik ve refah fikirleri yer alıyordu.
Politik ekonomi alanında önemli çalışmalar yapan Prof. Mark Blythe, İsveç’te hayata geçirilen sosyal demokrasiye dair "Modelin arkasındaki fikirler olmasa, böylesi bir kurumsal yapı asla hayata geçirilemezdi." diyor. Bugün CHP’nin de sosyal demokrat kimliğini ön plana çıkararak "eşit ve adil bir ekonomik düzen" yaratma iddiasında olduğunu görüyoruz. Oysa Türkiye'de sosyal demokrasinin hayata geçirilmesi ancak mevcut kurumların, siyasi ve ekonomik sistemin köklü bir değişimden geçmesi ve sosyal demokrasi fikrinin toplumsal aktörler tarafından benimsenmesiyle hayata geçirilebilir. Dolayısıyla, mevcut sistemde küçük değişiklikler yaparak veya hâlihazırdaki kurumlara yenilerini ekleyerek içinde bulunduğumuz derin eşitsizliklere dayanan ekonomik sistemin değiştirilmesi pek mümkün görünmüyor.

Sverige Radio
1970’lere gelindiğinde işçi sınıfının daha geniş haklar talep etmesi ve işverenlerin de mevcut düzendeki kâr oranlarının düşmesiyle birlikte İsveç’te 1930’larda hayata geçirilen sosyal demokrasi düzeni yavaş yavaş bozulmaya başladı. Başta petrol krizi olmak üzere küresel ekonomide yaşanan büyük gelişmelerin İsveç ekonomisinde etkileri olsa da sistemin dönüşümünü başlatan asıl olay işçi ve işveren arasındaki mutabakatın bozulmasıydı. İşverenler mevcut sistemi değiştirmek konusunda kendi aralarında bir mutabakata varmışken 1976 yılında sermaye yanlısı merkez-sağ koalisyon Sosyal Demokrat Parti’yi devirerek iktidara geldi. Normal koşullar altında, merkez-sağ koalisyonun sermaye sahiplerinin taleplerini dikkate alarak ekonomide köklü bir dönüşüm yapması bekleniyordu.
1930’larda oluşturulan kurumsal yapının işlevsel olduğu bir siyasi ve ekonomik sistemde sağ partiler kendilerinden beklenen reformları hayata geçiremedi ve sermaye sahiplerinin de yoğun tepkisiyle karşılaştı. "Sermaye yanlısı bir hükümetimiz olmasına rağmen neden hâlâ işçi sınıfı lehine politikalar üretiyoruz?" sorusuna dönemin başbakanının "Çünkü hâlâ işçi sınıfının fikirlerine mahkumuz" dediği aktarılıyor. Bu fikri ve kurumsal sıkışmışlığı aşmak için işverenler uzun vadeli politikalar izleyerek düşünce kuruluşları aracılığıyla sermayenin lehine sonuçlar üretecek yeni bir ekonomi modeli yaratıyor ve bunu kamuoyuyla paylaşıyor, aynı zamanda yeni modele dair fikirlerin hem siyasetçiler hem de toplumda kabul görmesi için büyük reklam bütçeleri ile tanıtım faaliyetleri yürütüyorlar. Akademiye de aynı şekilde kaynak aktararak sürekli olarak neoliberal politikaların etkileri ve faydaları üzerine yapılan çalışmaları fonluyorlar. Sonuç olarak İsveç’te hem sosyal demokrasinin kurulması hem de dönüştürülmesi ancak yeni bir ekonomik düzene dair güçlü fikirlerin yaratılarak toplum, siyaset ve ekonomik aktörler tarafından kabul edilmesiyle mümkün oluyor.
Hakim sınırların dışına çıkabilmek
2023 genel seçimlerinde demokratik bir Türkiye’yi yeniden inşa etme hedefiyle yola çıkan Altılı Masa'nın hem siyasi hem de ekonomik olarak 1980'lerde oluşturulan ve bugün hala hâkim olan siyasi sınırların dışına çıkamadığını görüyoruz. Toplumsal gelir eşitsizliğinin her geçen gün arttığı bir ekonomik düzende CHP’nin iddia ettiği gibi sosyal demokrasiye dayanan bir sistemin kurulması ancak yeni bir fikrin üretilmesi, toplumda kabul görerek işçi-işveren-devlet arasında bir mutabakata ulaşılması ve tüm kurumsal yapının bu yeni mutabakata göre reforme edilmesi ile mümkün olabilir.
Aynı değişimin anayasa değişikliği paketi için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Yapım aşamasında sadece parti kurmayları arasında bir mutabakat sağlanarak hazırlanan anayasa değişikliği paketi, toplumsal bir talebi yansıtmadığı ve toplumsal bir mutabakata varılamadığı sürece mevcut sisteme yapılan küçük bir yama olmaktan öteye gidemeyecektir. Siyasetin sınırlarını yeniden çizmek ve eşitlik-refah-üretime dayanan yeni bir ekonomik modeli inşa etmek istiyorsak öncelikle bunların üzerine kurulacağı güçlü ve yeni bir fikir üretmemiz gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Dünya Eşitsizlik Raporu, ortak adayın kriterleri, vatandaşın hisleri, dezenformasyon yasasına destek
30 Kas 2022

YAZARLAR

Abdullah Esin
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü mezunudur. Dış politika, diplomasi ve politik ekonomi alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Spektrum
Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.




