Ruslarla dans: Trump neden kendi elini zayıflattı?

ABD Başkanı Trump, kendisini sık sık "usta bir müzakereci" olarak tanıtıyor ancak Putin'le görüşmeye hazırlanırken ardı ardına şaşırtıcı hatalar yaptı. Müttefikleriyle ters düşerek ve Ukrayna’nın güvenliğini tamamen Avrupa’ya bırakacağını söyleyerek kendi pozisyonunu zayıflattı. Esnaf kafasıyla bir hesap yaptığı aşikar. Şartlar bu hesabı uygulamasına imkan verir mi, şaibeli ancak kesin olan bir şey var: Putin bunun farkında.
Ruslarla dans: Trump neden kendi elini zayıflattı?

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

“Sovyetler Birliği’ni özlemeyenin kalbi yoktur, geri isteyenin ise beyni yoktur.” 

Rusya'nın devlet başkanı Vladimir Putin'e atfedilen bu cümle, Rusya'nın yayılmacılığından dem vuranlara cevaben sıklıkla tekrarlanır ve Putin'in nihai niyetinin yeni bir “imparatorluk” ya da Batılıların tanımıyla bir “çarlık” kurmak olmadığını savunmak için söylenir.

Ne var ki Putin ile kendisini “çarlık” kurmaya çalışmakla itham edenlerin “imparatorluk” tanımları oldukça farklı gibi görünüyor.

Putin’in 'imparatorluğu'

Putin'in kafasındaki Rusya’yı ve ideal sınırlarını anlamak için, göreve gelişinin 5. yılında yaptığı bir konuşmaya gidelim... Putin, Nisan 2005’teki bu Ulusa Sesleniş konuşmasında Sovyetler Birliği'nin çöküşünü “yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi” olarak tanımlıyordu. Bunun, "Rus halkı açısından gerçek bir trajedi olduğunu” söylerken “On milyonlarca vatandaşımız ve soydaşımız Rusya topraklarının dışında kaldı” diyordu.

Kastettiği, bağımsızlıklarını ilan eden eski Sovyet cumhuriyetlerindeki Ruslardı. Ancak asıl atıf yaptığı, Çeçenistan’ın Rusya’dan bağımsızlığı için verilen savaştı. Çöküşün “Rusya'nın kendisine de sıçradığını” söylüyordu. Yani aslında Putin’e göre Kırım’ın da eklenmesiyle sayıları 22’ye çıkan bağlı cumhuriyet ve 80’den fazla özerk bölgenin toplamı yasal olarak bir federasyon da olsa bütün olarak Rusya idi.

Belarus ve Ukrayna gibi 1991’de Bağımsız Devletler Topluluğu Anlaşması'nı imzalayan eski Sovyet cumhuriyetlerinde ise kendisine yakın yönetimler olduğu sürece sorun yoktu. Putin, Baltık’taki eski Sovyet cumhuriyetleri, Karadeniz ve Doğu Avrupa’daki Rusya etkisini ülkenin güvenliği ve Sovyetler sonrası yitirdiği gücünü yeniden toplaması için elzem görüyordu.

Liberalleşme yolunda krize giren Rusya

Zira 1992 sonuna dek Rusya’da “Transatlantikçi” bir ekip yönetimde etkiliydi. Başbakan Yardımcısı ekonomist Yegor Gaydar’ın ekonomideki liberalleşme temelli “şok terapisi” Rusya’nın 1990’lar boyunca yaşadığı ekonomik zorlukların temeli olarak görüldü. 

Gaydar’ı, politikalarını eleştiren Viktor Çernomırdin takip etti. Ancak Çernomırdin, Gaydar’a karşı olduğunu söylese de uygulamalarını devam ettirdi. Böylece, kamu yönetimi ve ekonomi alanlarında ciddi bir kriz yaşayan ülke, merkezî hükümet tarafından neredeyse kontrol edilemez hâle geldi. 

Hukuk sistemi işlemiyordu. Birinci Çeçenistan Savaşı’ndaki yenilginin sorumlusu kabul edilen Savunma Bakanı Pavel Graçev'in çevresindeki yolsuzluk davaları halkı daha da yordu. Ancak bu ekip, bir yandan da “Yakın çevre doktrini”nin oluşmasına neden olarak Rusya'nın tekrar eski Sovyet cumhuriyetleri üzerinde nüfuz sahibi olması gerektiği fikrini yeşertti. 

Putin, Rusya’ya onurunu iade etti

Sovyetler’in çöküşünde bayrağı Mihail Gorbaçov’dan devralan Boris Yeltsin, 1999’da gözyaşları içinde “Ona iyi bak” diyerek Rusya’yı Putin’e emanet etmişti. Putin’in 7 Mayıs 2000’de yönetimi devralmasıyla birlikte Rusya, yeniden kendi ayakları üzerinde duran, uluslararası arenada saygınlık sahibi bir ülke olmayı başardı.

Putin’in dikey güç inşası, demokrasi pratikleri açısından çok eleştirilse de ülkede birçok sorunun çözümünü sağladı. Putin, öncelikli olarak iki önemli konuya odaklandı: Ülkenin iç güvenliğinin sağlanması ve dış tehditlere karşı korunması. Bunun yanında ana mesele devletin varlığının güvence altına alınmasıydı. Güvenlikçi uygulamalar ile yönetim mekanizmalarının tam kapasiteyle çalışmasını sağlamaya yönelik çabalar eşzamanlı yürütüldü.

Putin, ilk önce “Çeçenistan sorunu” ile ilgilendi. Kafkasya, Sovyetler sonrası Rusya için en büyük güvenlik risklerinden biri olarak görülüyordu. Eğer Çeçenistan bağımsızlığını kazanmış olsaydı diğer Kafkas ülkeleri de benzer bir yol izleyerek bağımsızlıklarını ilan edebilir, bu da Rusya’nın bölünmesine zemin hazırlayabilirdi. Putin, bu tehlikeyi Çeçen bağımsızlık savaşını büyük bir güçle ve on binlerce sivili katlederek bertaraf etti.

Rusya’nın halledilmesi gereken bir diğer büyük sorunu, ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının belirli tekellerin elinde bulunmasıydı. Büyük servetleri kontrol eden “oligarklar” siyasi iktidar üzerinde ciddi bir etki sahibiydi. Ancak Putin güç kazandıkça oligarkların etkisi azaldı. Vergi yükümlülükleri ve hükümet baskısı ile özellikle bazı stratejik endüstriler üzerindeki “oligark” kontrolü kademeli olarak yeniden devletin ya da Putin’in kendi yakınlarının eline geçti. Elindekini bırakmak istemeyenler ya hapse atıldı ya da sürgüne gitti. 

Bu yeni ekonomik model, devleti güçlendirmeye başladıysa da o dönemde Rusya’nın hâlâ 90’larda aldığı dış borçları ödeyebilmesi için yeterli mali kaynağı bulunmuyordu. Kamuya para gerekiyordu. Putin ekonomi politikalarını, devletin rolünü daha da güçlendirme amacı doğrultusunda uygulamaya başladı. 2008 yılına kadar Rusya’da güçlü ve merkezî bir yönetim modeli oluşturuldu.

Rusya 'ayaklanıyor'

Ülke tek bir lider tarafından yönetilirken nihayetinde kendini koruma odaklı bir sistemden ekonomik ve siyasi kalkınmaya odaklanan bir yapıya geçti. Bu tarihten Ukrayna’daki savaşa kadar iç ve dış politikada nispi istikrar sağlandı. Mikro ve makro ekonomik göstergelerde ilerlemeler kaydedildi.

Ülkenin güvenliği, NATO’nun Baltık bölgesi, Doğu ve Orta Avrupa ile Karadeniz’deki faaliyetlerine rağmen güçlendirildi. Kafkaslardaki “Batı” etkisi dengelendi. Putin, siber saldırılar ve etki harekatlarıyla da “çevresini” ve “arka bahçesini” düzenlemeye çalıştı. Özellikle Cumhuriyetçi ABD Başkanı “oğul Bush” yönetimindeki “yeni muhafazakarların” dış politika başarısı olarak böbürlenerek anlattıkları “renkli devrimlere” karşı böylece mücadele edebildi.

Ancak Putin, tüm bunları yaparken bir yandan da muhalefeti suikastlara varan yöntemlerle bastırdı. Seçimlerdeki şaibeler iç demokrasiyi sakatladı. Medya ve gazeteciler hapis cezaları, saldırı ve suikastlarla susturuldu. “Dış güçlere” karşı ülkenin kültürü ve değerleri farklı mitlerle güvenlikçileştirildi. Tarihsel bir temelle yeniden üretilen “yerli ve millî” bir Rus kimliği, çoğunluğu yarı doğru ya da bağlamından koparılmış gerçeklere dayalı anlatılarla toplumsallaştırılmaya çalışıldı.

Batılı STK’ların ve hükümetlerin  desteklediği, “satılmış, hain ve ajan” STK’lar yerine “yerli ve millî” olanları kuruldu. Muhalif sivil toplum “şeytanlaştırıldı.” Putin, aile ve kilise vurgulu stratejik anlatılarla sadece ülkesinde değil dünyada da muhafazakarların mesihi oldu. Ve o ya da bu şekilde 20 yılda Rusya’ya “onurunu iade etti.”

Yeni Rusya dünyada kendine yeniden yer açtı

Rusya, yeterince kendine geldikten sonra ise silahtan enerjiye farklı güç unsurlarıyla Avrupa’dan Afrika’ya, Kuzey Pasifik’ten Arktik’e ve Ortadoğu’ya birçok alanda güç projeksiyonu uygulamaya başladı.

  • Putin, Rusya’yı ilgilendiren konularda aktör olan ülkelerdeki demokratik süreçleri etkilemek üzere çalıştı. Atlantik blokunun kırılması; ABD, AB ile Britanya üzerinden üçe ayrılması ve Pasifik yükselişini kendisi için fırsat olarak değerlendirdi.

Hindistan’ı da yanına alabileceğini hesap ederek, ileride kendisi için de Afrika, Sibirya ve Arktik’te daha fazla sorun çıkarması muhtemel Çin’e karşı Batı ile yeni bir pazarlığa oturmak istedi. Adeta yeni bir “Yalta” isteyerek dünyadaki yeni paylaşım şemasında hakkı olduğunu düşündüğü yerini talep ediyordu. Özellikle Avrupa’nın güvenliğini yeniden müzakere etmek istiyordu. Burnunun dibinde sürekli genişleyen bir NATO’yu dengelemek için elinde ciddi bir koz olduğunu düşünüyordu.

Avrupa Birliği ile entegrasyon yolundaki Ukrayna’da işler işte bu noktada karıştı. Batı’da bir kısım siyaset yapıcı, Ukrayna’ya vekalet verdikleri savaştan sonra Çin’e karşı masaya oturduklarında karşılarında “güçsüzleşmiş ve kendine söyleneni itirazsız yapacak bir Rusya” istiyorlardı.

Ancak öyle olmadı. Ukrayna savaşı kendi sorunlarını doğurdu. 

Savaş, Avrupa’nın 'birliğini' de etkiledi

Savaş, Avrupa’nın “birliğini” ve “değer bütünlüğünü” de etkiledi. Putin, dünyanın “Avrupa merkezli düşünmeyen” büyük bölümü bir yana, Doğu Avrupa’nın bazı bölgelerinde dahi emperyalizme karşı savaşan “adil” bir “halk adamı” ve “meşru” bir lider olarak kendi efsanesini yeniden üretti.

“Zorba” ve “tiran” olduğunu iddia ettikleri Putin’e karşı duran Avrupa’daki “çoğulcu ve özgürlükçü” politikacılar ise savaş koşulları, ekonomik zorlukları karşısındaki beceriksizlikleri ve sallantılı ideolojik duruşları arasında sıkıştı. Büyük çoğunluğu halklarının güvenini kaybetti. 

Rusya ile anlaşmak neden kolay olmayacak?

Dolayısıyla Batı’nın karşı karşıya olduğu Rusya ve Putin sorunu, görünenden biraz daha derin. Ukrayna'da bir çözüm bulunması veya ateşkese ulaşılmasıyla da basitçe ortadan kalkmayacak. Putin, elindeki gücü mümkün olan son sınırına kadar değerlendirecek ve Avrupa güvenliğini yeniden şekillendirme isteğinden vazgeçmeyecek.

Bir önceki ABD Başkanı Joe Biden’ınkinin aksine Trump yönetimi dünyada “stratejik istikrar”dan bahsediyor. Bir karşıtlık üzerine de kurulsa bu istikrar dengesine Çin’i de dahil etmek istiyorlar. Ancak bunun için bir planları var mı kimse emin olamıyor. 

Geleceğe yönelik ciddi stratejik planlama gerektiren bu süreç, özellikle bünyesinde “Çin donanması bizimkinden iyi” diyen, NATO’nun Avrupa’da zayıflamasını/gücünü korumasını, harcama pazarlığına endeksleyen bir savunma bakanı olan Trump kabinesinin şimdiki öngörülerinin ötesine geçecekmiş gibi duruyor. 

Öte yandan bu “stratejik istikrar”ın Rusya, hatta Hindistan olmadan başarılamayacağı da aşikar. Bu nedenle Trump yönetiminin önümüzdeki günlerde yapılması muhtemel Putin-Trump görüşmesinde biraz da hayretle fark edeceği ilk şey, büyük ihtimalle sadece Rusya-Ukrayna savaşı için bir politikaya ihtiyaç duymadıkları olacak.

Bir Rusya ve buna bağlı bir Hindistan politikasına da ihtiyaçları var. Ve bu Trump’ın “esnaf politikacılığından” çok daha fazla beceri ve çalışma gerektiriyor.

Trump durduk yerde neden elini açtı?

ABD Başkanı, kendisini sık sık "usta bir müzakereci "olarak tanıtıyor ancak bu görüşmeye hazırlanırken ardı ardına şaşırtıcı hatalar yaptı. Karşı tarafı dengesizleştirmek veya tavizler koparmak için avantaj yaratmaya çalışmak bir yana Trump, Putin’in birçok hedefine şimdiden ve tamamen bedelsiz bir şekilde ulaşmasını sağladı.

Örneğin, Putin’in savaşın başında tanımladığı stratejik hedeflerden biri olan “Ukrayna hükümetini itibarsızlaştırma ve nihayetinde devirme” niyetini hatırlayalım. Putin, amacının Ukrayna’yı "Nazilerden arındırmak" olduğunu söylemişti. Zelenski’nin meşru bir başkan olmadığını ve seçime gidilmesi gerektiğini iddia ediyordu. Trump da geçen günlerde X hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda Putin’in bu iddiasını destekleyerek Zelenski’nin genel seçim yapmadığı için bir "diktatör" olduğunu ima etti ve aslında savaşın çıkmasından onun sorumlu olduğunu söyledi.

Bir diğer örnek olarak Ukrayna’yı askerî açıdan zayıflatıp Rusya’nın bölgedeki hâkimiyetini sağlamlaştırma hedefini düşünelim. Trump yine geçen günlerde kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Ukrayna’nın güvenliği yerine Rusya’nın güvenliğine odaklandı ve Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına asla izin veremeyeceklerini belirtti. Sanki bu, Rusya’nın izin verip vermemesine bağlı bir konuymuş gibi.

Peki ya Ukrayna’nın güvenliği? Ukrayna’nın güvenliğini nasıl sağlayacağı ve ABD’nin buna nasıl katkıda bulunabileceği konusunda neredeyse hiç konuşmadı. Üzerine ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı yardımın aslında Zelenski’nin bir oyunu sonucu verildiğini ve bu yardımların tamamen geri ödenmesi gerektiğini söyledi. Bu geri ödemenin de ABD’ye Ukrayna’nın doğal kaynakları üzerinde kontrol hakkı tanınarak yapılması gerektiğini belirtti ki bu da Zelenski’ye desteğinin maliyet endeksli olduğunu göstermesi açısından Putin’e verilmiş başka bir taviz anlamına geliyor.

Trump neden 'kendi ayağına sıktı?'

Herhangi bir müzakerede en önemli konulardan biri, hangi tarafın anlaşmaya daha çok ihtiyaç duyduğudur. Hangi tarafın karşı tarafın şartlarını kabul etmeye daha yatkın olduğu da buradan anlaşılır. Bu durumda açık bir fark var.

Trump, yaptığı her açıklamada çatışmayı sona erdirme konusunda büyük bir aciliyet hissettiğini gösteriyor. Öte yandan, Putin “zorda olduğu” iddiasına rağmen oldukça rahat bir tavır sergiliyor.

Başarılı bir müzakerenin diğer kilit noktası ise kendi tarafını birarada tutmak ve karşı tarafın sizi ve müttefiklerinizi birbirinize düşürmesini engellemektir.
Ancak Trump, müttefikleriyle ters düşerek ve Ukrayna’nın güvenliğini tamamen Avrupa’ya bırakacağını söyleyerek kendi pozisyonunu yine zayıflattı.

  • Esnaf kafasıyla bir hesap yaptığı aşikar. Gücü ya da uluslararası yazılı olmayan kurallar o hesabı uygulamasına imkan verir mi, şüpheli. Ancak kesin olan bir şey var: Putin bunun farkında.

Bu yüzden Putin, önümüzdeki günlerde yapılması beklenen görüşmeyi büyük bir heyecanla beklediğini söylüyor. Gelinen noktada ABD Başkanı Trump’ın danışmanlarının çok daha endişeli olması gerekiyor. Çünkü Trump, her geçen gün müzakerelerde iyi bir sonuç alma ihtimalini daha da zora sokuyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Spektrum

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

YAZARLAR

Utku Başar

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudu. Aynı bölümde yüksek lisans yaparken Mehmet Ali Birand’ın teklifiyle gazeteciliğe başladı. 32. Gün belgeselleri ile birlikte CNN Türk Dış haber servisinde çalışırken CNN International ve farklı uluslararası yayın organizasyonları için prodüktörlük yaptı. 2004’te muhabir olarak girdiği 32. Gün’ den 2013’te genel yayın yönetmeni olarak ayrıldı. 2013-2015 arası CNN Türk’te kendi haftalık belgesel programını hazırlayıp sundu. Ulusal ve uluslararası şirketler için kıdemli pazarlama iletişimi danışmanı olarak çalıştı. Maya Vakfı’nın diplomasi ve operasyon direktörlüğünü, Deniz Temiz Derneği Turmepa’ nın genel müdür yardımcılığını yaptı. Aralarında 140 Journos, Reflekt, Habertürk gibi kurumların bulunduğu geleneksel ve dijital yayıncılar için strateji - içerik - yayın danışmanlığı ve yöneticilik yaptı. Aralarında Al Jazeera, Maclean’s, DW/+90 ve 12 Punto’nun da bulunduğu çeşitli ulusal ve uluslararası yayın kuruluşlarına serbest gazeteci olarak katkıda bulundu. Kampanya bazlı siyaset ve stratejik iletişim danışmanlığı yapıyor, uluslararası ve ulusal askeri tatbikatlarda StratCom ve medya SME olarak çalışıyor. resaid’in kurucularından.

Spektrum

Her perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

SpektrumSpektrum

HİKAYE

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?

Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

Başka bir kader yoksa: Çocuklara verilecek cezaların artırılmasının sonuçları ne olabilir?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.

16 Tem 2026

Zalim iyimserlik: İktidar, muhalefet ve topluma Anadolu’dan bakmak
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Pelin Cengiz

·

15 Tem 2026

Ahbap Derneği olayı: Türkiye’de dernek ve vakıflar nasıl denetleniyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Melisa Gülbaş

·

13 Tem 2026

İstanbul Barosu raporu: Kuyu tipi cezaevlerinde neler yaşanıyor?
SpektrumSpektrum

HİKAYE

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.

Uraz Kaspar

·

12 Tem 2026

Bir bakışın arkası: İzlanda'nın 'ekonomist' başbakanı Kristrún Frostadóttir'i anlamak