Sonlardan bir son beğenmek: Yeni yıla nasıl gireceğiz?

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Yeni yıla girerken "2025 Türkiye için neye benziyor?" diye soracak olsalar Jan Matejko’nun Stańczyk adlı tablosunda resmettiği, sarayda hüzünlü biçimde oturan soytarıyı gösterirdim. Bir yandan her geçen gün yoğunlaşan gündemin ağırlığından melankoliye hapsolmuş, öte taraftan da her türlü kitlesel tüketim ve şenlik koşturmacasından geri duramayıp yorgun düşmüş bir ruh hâlinden bahsediyorum.
Gündemin geriye dönük kaba bir muhasebesi yapıldığında ortaya çıkacak bir tablo bu. Geleceğe dair beklentilerimizi dile getirdiğimizde–dünyanın gidişatı ile kişisel gündemimiz arasındaki ayrımın giderek kapandığı bir dönemde politik ve sosyal gelişmelerden kaçabilme lüksüne sahip olan küçük bir azınlığın dışında–çoğumuz için geleceğin parlak olduğunu söylemek büyük bir kandırmaca olur.
Tarihin sonu?
1980’lerin sonuna doğru Margaret Thatcher’ın "Başka alternatif yok" söyleminin ortalığı kasıp kavurduğu ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla Soğuk Savaş'ın sona erdiği dönemde liberal entelektüeller “tarihin sonunu” ilan etmişti.
Yeryüzünde büyük anlatıların ölümü duyurulmuş, kapitalist formasyon artık önünde onu dizginleyecek herhangi bir alternatif ihtimali olmaksızın hâkim güç hâline gelmişti. İnsanlığın kan, gözyaşı ve büyük savaşlarla katettiği “ilerleme” yolculuğu, nihai uğrağına varmıştı. Artık sırada insanlığın baş etmesi gereken kasvetli bir sıkıntı duygusu vardı. Ancak sonunun geldiği söylenen tarih, kısa süre içerisinde büyük krizler ve yeni savaşlarla gömülmeye fırsat bulmadan dirilecekti.
Tarih, her ne kadar hareket etmeye devam etse de insanlık, içine düştüğü "son" duygusuyla boğuşmayı sürdürüyor. Yeninin ufukta görünmediği, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak geleceksizliğin baskın olduğu bir ahvalin içindeyiz.
Durmadan üzerimize fırlatılan kıyamet anlatılarından savaşlara, ekonomik buhranlardan deneyim krizinin insanlığı sürüklediği hedonist nihilizme kadar başlangıcını tam kestiremediğimiz, muhtemel sonunu da göremediğimiz bir "şimdi"nin içinde hareket ediyoruz. Bir "son" duygusu var ama ufukta bu sona dair belirgin işaretler yok.
Krizin sıradanlığı
Laurent Berlant’ın Zalim İyimserlik adlı kitabında bahsettiği “krizin sıradanlığı” kavramı, içinde yaşadığımız kültürel uğrağı oldukça iyi ifade ediyor. Berlant'a göre artık ekonomik ve toplumsal krizler istisnai bir durum değil, gündelik hayatın doğal akışının yerleşmiş bir parçası. Artık şiddetli, çağ açıp çağ kapatan, toplumsal yapıyı tümden dönüştüren köklü krizler yerine, gündelik hayatımızın her noktasına sinmiş, bir şekilde yönetmek zorunda olduğumuz krizin sıradanlığı var.
Bu sürekli kriz hâlinin beklenen sonu ve doğal olarak yeni başlangıçları ertelediğini söyleyebiliriz. Zaman sanki bu çağın özelinde çizgisel bir zeminde ilerlemek yerine, döngüsel bir hareketle bizi kıpırdayamadığımız bir bugünün içine sıkıştırmış gibi duruyor. Türkiye’nin mevcut hâline ve kolektif reaksiyonlarına bakınca bu sıkışmışlığı az çok görebiliyoruz.
Korkunç bir manipülasyonla gündeme sokulan köpek katliamı yasası, herkesin kısa süreli bir şoka uğratan yenidoğan bebek skandalı, dehşetle karşılanan kadın cinayetleri ve artık iktidarın çok da saklamaya gerek duymadığı çeşitli hukuksuzluklar gibi ağır gündemlere yönelik kolektif tepkiler ise duygusal reaksiyonlar ve anlık öfkelerle karşılandı; çoğunlukla çaresizlik hissiyle sönümlendi.
Hâl böyle olunca “Bu nesil neler gördü” yakınmasıyla sonuçlanan bir bıkkınlık ifadesinin hâkim olduğu, “yitik nesil” anlatısının sürekli dile getirildiği bir kültürel hava baskın hâle geldi. Çoğunlukla gündemin ağırlığı karşısında eylemsiz ve çaresiz kalmanın getirdiği dipsiz bir melankoliyle veya tamamen iç dünyaya kapanmayla sonuçlanan bir süreç işliyor.
Burada “dünyaya bir kere gelmenin” meşruiyetiyle kafayı çevirmek, görmezden gelmek ve hazcı bir nihilizmle hareket etmek, bir başa çıkma mekanizması olarak beliriyor.
Kötümserlik tuzağı
Kısa bir muhasebe yaparak genel resme baktığımızda en azından kolektif olarak geleceğe dair iyimser olmak için pek bir sebep yok gibi duruyor. Bu en azından hâlâ kayıtsız kalmayı seçmemiş insanların uzun süredir içinde bulundukları melankolinin pekişeceğini gösteriyor.
Fakat burada melankolinin oynadığı role dair birkaç söz söyleyebiliriz. Fransız filozof Jacques Rancière, melankolinin kendi güçsüzlüğünden beslendiğini söyler ve ekler:
“Sistemin eleştirel yorumunun bizzat sistemin bir parçasına dönüştüğü bu dünyaya ‘küskün gözlerle bakan berrak zihin’ konumunu kendine ayırmak yeter ona.”
Burada hiçbir şeyin değişmeyeceğine, ufukta bizi yalnızca bir felaketin beklediğine ve eninde sonunda içinde bulunduğumuz krizin çarkları arasında ezileceğimizi ileri süren kötümser bakışın da mevcut ahvali yeniden üreten bir pozisyonu işgal ettiğini söyleyebiliriz.
Evet, iyimser bakmak her ne kadar bir kandırmaca olsa da mutlak kötümserliğin de başka bir tuzak olduğunu belirtmekte fayda var.
Yalnızlık salgını
Alain Badiou, dünyanın 2000’lere girdiği bir dönemde yazdığı Yüzyıl adlı kitabında "Yapay bir bireyciliğin tahakkümü altındayız" diyordu. Bu denklemde yalnızca parayla ilişki, ekonomik ve toplumsal başarıyla ilişki ve cinsellikle ilişki olmak üzere “üç ilişki”nin ilgiye layık olduğunu belirtiyordu. Bu özne, “eşyanın doğası” altında ezilen ve “dünyayı ciddi felaketlere bırakmak hariç” son derece ihtiyatlı olması gerektiği yönünde bir dayatmayla hayatını sürdüren bir özneydi.
Aradan geçen 25 yılda bu resim daha radikalleşti. Mutlak kötümserliğin ve gündemin ağırlığı altında ezilen bu ihtiyatlı öznenin kolektif her türlü bağdan yoksun olduğu bu resim, ona korumak bir tarafa insandaki en temel arzulardan birinin, yani işitilme arzusunun dahi karşılıksız kalmasıyla sonuçlandı.
Bugün her yerde konuşulan yalnızlık salgının başlıca nedenlerinden biri bu. Bıkkınlık ve küskünlükle dünyaya bakan melankolik özne, kendi dünyasına kapanarak korunmaya çalışsa bile, bahsi geçen üç ilişki biçiminin döngüsünden de mağlup ve yorgun bir şekilde çıktı.
Yeni bir yıl her seferinde başka bir milat beklentisiyle geliyor. Bir taraftan her şeyin sonunun ilan edildiği, öbür taraftan bir sona ulaşamadığımız bir denklemde, arzulanan bir kırılma için en azından nominal bir eşik sunuyor.
Coşkulu bir arzuya duyulan ihtiyaç
İtalyan Marksist Antonio Gramsci, “Muntazam bakiyesi, ödenmemiş borçları ve yeni yönetim bütçesiyle hayatı ve insan ruhunu ticari bir kaygıya dönüştüren sabit vadeli hesaplar gibi kapanan yılbaşlarından nefret ediyorum” diyordu.
Ancak onun yaşadığı 20. yüzyıl, başka ihtimallerin çok daha yakın olduğu bir dönemdi. İçinde bulunduğumuz on yılın tam ortasına giriş yaparken bu zor zamanlarda çatlaklara ve kırılmalara hiç olmadığı kadar ihtiyacımız var.
En azından üstümüze sinen son duygusunun ağırlığından ve geçmişin hareketsiz bırakan kalıntılarından sıyrıldığımız bir ihtimaller dünyasını daha coşkulu şekilde arzulayabilmek yeni bir başlangıç olabilir. Bunun için de gevşeyen kolektif bağları yeniden tesis edecek farklı imkanlar yaratmak gerekiyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
YAZARLAR

Enes Köse
Aposto'da sorumlu editör.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





